Normal görünüm

Dünden önceki gün alınanlar

Neye Şaşıracağımızı Şaşırdık


Son yıllarda eğitim hayatında öyle görüntülerle karşılaşıyoruz ki, insan gerçekten neye şaşıracağını şaşırıyor.

Anaokulu mezuniyet törenlerinde çocuklara kına yakılıyor, sanki mezuniyet değil de kına gecesi düzenleniyor. Daha hayatlarının başındaki çocuklar, yetişkinlere özgü ritüellerin içine çekiliyor. Bir yanda sahte gözyaşlarıyla sosyal medyada gündem olmaya çalışan öğretmenler, diğer yanda cüppe giydirilen anaokulu, ilkokul, ortaokul ve lise öğrencileri…

Oysa cübbe, akademik bir semboldür. Lisans ve lisansüstü eğitimlerini tamamlayan bireylerin emeklerini temsil eder. Bugün ise anlamını kaybederek neredeyse her kademedeki öğrenciye giydirilen bir kostüme dönüştürülmüş durumda.

Daha da düşündürücü olan ise bütün bunların çoğu zaman eğitim amacıyla değil, sosyal medya uğruna yapılmasıdır. Takipçi kazanmak, beğeni toplamak ve fenomen olmak için öğrencilerin kullanılması ciddi bir sorundur. Öğretmenin görevi; öğrenciyi eğitmek, öğretmek ve korumaktır. Çocukları sosyal medya içeriklerinin bir parçası hâline getirmek değildir.

“Fenomen öğretmenler” konusunu yıllardır gündeme getiriyorum. Bu konuda defalarca yazılar yazdım. Milli Eğitim Bakanlığı da zaman zaman genelgeler yayımlayarak öğrencilerin görüntülerinin sosyal medyada paylaşılması konusunda uyarılarda bulundu. Ancak görünen o ki bu uyarıları dikkate alanların sayısı oldukça az.

Bir başka önemli tehlike ise çocukların görüntülerinin internet ortamında kontrolsüz şekilde yayılmasıdır. İnternete yüklenen bir fotoğraf ya da video, dünyanın herhangi bir yerindeki kötü niyetli kişilerin erişimine açık hâle gelebiliyor. Çocukların mahremiyetini ve güvenliğini korumak hepimizin ortak sorumluluğudur.

Bugün eğitim kurumlarında yaşanan bu gösteri kültürü yarın daha farklı boyutlara ulaşabilir. Bu nedenle eğitimin özüne dönmek, çocukları sosyal medya malzemesi hâline getiren anlayışa dur demek zorundayız.

Çocuklarımız beğeni ve takipçi uğruna değil, bilgi, ahlak ve karakter sahibi bireyler olarak yetiştirilmelidir.

Yok mu bu gidişe “dur” diyecek bir babayiğit?

Çünkü gerçekten neye şaşıracağımızı şaşırdık.

Hoşça kalın…

Aydın Benli

Siyaset Bilimci-Yazar

Neye Şaşıracağımızı Şaşırdık
Screenshot

ANTİMADDE

Antimaddeyi eminim ki daha önce hiç duymadınız, yada çok azınız duydunuz. Antimadde nedir?

1928 yılında İngiliz fizikçi Paul Dirac, denklemlerinde maddenin bir “ayna görüntüsü” olması gerektiğini öngördü. Dört yıl sonra elektronun karşılığı olan pozitron keşfedildi ve antimaddenin yalnızca teorik bir fikir olmadığı anlaşıldı.Antimadde, maddenin karşıtıdır.

Antimaddeyi basitçe anlatmak gerekirse; normal maddenin zıt özelliklere sahip eşidir. Elektron negatif yüklüyse, onun karşılığı olan pozitron pozitif yüklüdür. Proton pozitif yüklüyse, antiproton negatif yüklüdür. Bir araya geldiklerinde birbirlerini yok ederler ve kütleleri bütünüyle enerjiye dönüşür.

Bu yüzden antimadde, doğadaki en yoğun enerji dönüşümlerinden birini temsil eder.

Peki neden etrafımızdaki dünya antimaddeden oluşmuyor?

Bilim insanlarına göre Büyük Patlama’nın ilk anlarında madde ve antimadde neredeyse eşit miktarda oluşmuş olmalıydı. Eğer tam anlamıyla eşit olsalardı, birbirlerini yok eder ve bugün ne yıldızlar, ne gezegenler, ne de insanlar var olurdu. Ancak bilinmeyen bir nedenle madde çok küçük bir üstünlük sağladı. İşte bizler, o küçücük fazlalığın çocuklarıyız.

Gelelim en çok merak edilen soruya,”İnsanlığın sonu antimaddeyle mi gelecek? Dünyada depolanmış, şehirleri yok edecek miktarda antimadde bulunmamaktadır. Antimadde üretmek son derece zordur. Bilim insanları onlarca yıl süren çalışmalar sonucunda ancak atom altı ölçekte, gözle görülemeyecek kadar küçük miktarlar elde edebilmiştir. Üstelik bu parçacıklar özel manyetik tuzaklar içinde tutulmak zorundadır. En küçük temas anında yok olurlar.

Teorik olarak antimaddeyle son derece güçlü silahlar yapılabilir. Ancak bunun için gramlarca antimadde üretmek gerekir. Böyle bir üretimin maliyeti, dünyanın toplam ekonomik gücünü aşacak seviyelerdedir, üreten ülke dünyaya hükmeder!

Bununla birlikte tarih bize şunu öğretmiştir ki İnsanlık çoğu zaman keşiflerini önce savaşlarda kullanmıştır. Barutu bulanlar onu silaha dönüştürdü. Atomun sırları çözüldüğünde ortaya atom bombası çıktı. Yapay zekâdan biyoteknolojiye kadar her yeni güç, beraberinde ahlaki sorumluluklar getirdi.

Bu nedenle asıl tehlike antimaddenin kendisi değildir.

Asıl tehlike, bilimin insan vicdanının önüne geçmesidir. Önce Ahlak ve maneviyatlı bilim insanları olmalıdır. Kötü niyetli vicdansız bilim insanlarının elinde Antimadde kıyamet olur.

İnsanlığın sonu bir gün antimaddeyle gelebilir mi? Teorik olarak evet; çünkü fizik buna engel değildir. Fakat bugünün gerçekliği açısından böyle bir senaryo ile yakın zamanda oldukça uzak görünmektedir ama şimdilik!

Belki de sormamız gereken soru şudur:

Evreni yok edecek gücü elde ettiğimizde, onu kullanmayacak olgunluğa da sahip olacak mıyız?

Bilim bize “nasıl” sorusunun cevabını verir. Fakat “neden” ve “hangi amaçla” sorularının cevabı hâlâ insanın vicdanında saklıdır.

Ümmetin ve Devletin yararı için ülkemizde de Antimadde üretilmesi için çalışmalar başlatılmalı diye düşünüyorum. Allah’a ısmarladık.

Aydın Benli

Siyaset Bilimci-Yazar

ANTİMADDE

BAZI İNSANLAR ÖDÜL ALMAZ, EMEKLERİNE ŞAHİTLİK EDİLİR

Bir insanın zenginliği, sahip olduğu makamlarla mı ölçülür; yoksa dokunduğu hayatlarla mı?

Haymana’da düzenlenen BY Akademi Lansman Programı ve Yılın Enleri Ödül Töreni, bu sorunun cevabını adeta haykırdı.

O gece sahnede sadece ödüller verilmedi!
Yılların emeği alkışlandı.
Fedakârlık ayağa kalktı.
Vefa, unutulmadığını gösterdi.

Kalabalığın arasında birçok isim vardı. Bürokratlar, siyasetçiler, eğitimciler, sivil toplum temsilcileri, kanaat önderleri ve ancak gecenin ilerleyen saatlerinde salonda esen rüzgârın adı değişti.

Bu, “Enver Yurtdaş rüzgârıydı.”

Çünkü bazı insanlar vardır ki görevlerini yaparlar ve unutulurlar. Bazıları ise görevlerinin ötesine geçer, insan yetiştirir, iz bırakır ve yaşadıkları şehrin hafızasına dönüşür.

Eğitimci-yazar Enver Yurtdaş, yıllardır Haymana’nın çocuklarına, gençlerine ve kültürel hayatına sessiz sedasız emek veren isimlerden biri oldu. Gösterişten uzak durdu. Alkış peşinde koşmadı. Ancak insan yetiştirmeyi, kalplere dokunmayı ve geride güzel eserler bırakmayı kendisine dava edindi.

Belki de bu yüzden, “Zarif Dokunuşlar” isimli kitabı üzerine gerçekleştirdiği söyleşi, sıradan bir kitap tanıtımının çok ötesine geçti. Çünkü o kitapta insanlar kendilerinden bir parça buldu; kaybetmeye başladığımız nezaketi, inceliği ve insan olmanın zarafetini yeniden hatırladı.

Bugün teknoloji çağında yaşıyoruz. Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Fakat iyi insan yetiştirmek hâlâ en zor iş…

Bir çocuğun yüreğine umut ekmek. Bir gencin yolunu aydınlatmak. 
Bir topluma değerlerini yeniden hatırlatmak.

İşte gerçek liderlik budur.

Enver Yurtdaş’a verilen “Topluma Katkı ve Liderlik Ödülü”, bir plaketten ibaret değildir. Bu ödül, eğitime adanmış ömrün, sessizce verilen mücadelenin ve insan yetiştirmenin toplum vicdanındaki karşılığıdır.

Çünkü öğretmenlik sadece ders anlatmak değildir.
Yazarlık sadece kitap yazmak değildir.
Liderlik ise sadece makam sahibi olmak değildir.

Asıl mesele, arkanızdan kaç insanın hayır duasını taşıdığınızdır.

Haymana o gece bir kez daha gösterdi ki; şehirleri büyüten beton yapılar değil, gönüllere dokunan insanlardır.

Yıllar sonra o geceden geriye belki fotoğraflar kalmayacak.
Fakat bir gerçeğin hatırası yaşamaya devam edecek:

İnsan ömrü sınırlıdır.
Ama bir insanın yetiştirdiği insanlar, bıraktığı değerler ve yaptığı zarif dokunuşlar ölümsüzdür, bazı insanlar ödül almaz.

Onların emeklerine, bir toplum hep birlikte şahitlik eder.

Enver Hocaya başarılar dilerim… Allah’a ısmarladık.

Aydın Benli

Siyaset Bilimci-Yazar

BAZI İNSANLAR ÖDÜL ALMAZ, EMEKLERİNE ŞAHİTLİK EDİLİR

GEBZE ADLİYESİ PERSONELİNDEN SIKANDAL SÖZLER!

GEBZE ADLİYESİ PERSONELİNDEN SIKANDAL SÖZLER!

Memuriyet makamı hizmet makamıdır.
Gebze Adliyesi’nde görev yaptığı belirtilen bir personelin sosyal medya paylaşımı kamuoyunda büyük tepki topladı. Paylaşılan videoda, adliye kapılarındaki isimliklerin nasıl okunacağını anlatan personelin, videonun sonunda kullandığı “Siz okumayı söktüğünüz zaman bunların hepsini anlatacağız bir sonraki derste” ifadesi, birçok vatandaş tarafından küçümseyici ve aşağılayıcı bulundu.
Elbette herkes hata yapabilir. Ancak kamu görevi yapan insanların, özellikle de vatandaşla doğrudan temas halinde bulunan memurların kullandıkları dile ve tavırlara çok daha fazla dikkat etmeleri gerekir. Çünkü memuriyet makamı üstünlük makamı değil, hizmet makamıdır.
Devlet kurumlarının varlık sebebi vatandaşa hizmet etmektir. Memurlar da bu hizmet zincirinin en önemli halkalarından biridir. Görevleri vatandaşın işini zorlaştırmak değil, kolaylaştırmak; insanları küçümsemek değil, yardımcı olmaktır.
Unutulmamalıdır ki devletin gelir kaynağı millettir. Vatandaş vergisini verir, devlet bu vergilerle kamu hizmetlerini yürütür ve memurların maaşlarını öder. Bu nedenle kamu görevlilerinin vatandaşa karşı kibirli, küçümseyici veya alaycı bir üslup kullanması kabul edilemez.
Bir kamu görevlisinin görevi insanlara “okuma dersi”vermek değil, onların işlerini en hızlı ve en doğru şekilde sonuçlandırmaktır. Adliyeye gelen insanlar zaten çeşitli sıkıntılar, davalar ve sorunlar nedeniyle kurum kapılarını aşındırmaktadır. Böyle bir ortamda vatandaşın kendisini değersiz hissettirecek söylemlerle karşılaşması, kamu hizmeti anlayışıyla bağdaşmaz.
Tepkilerin ardından Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından idari soruşturma başlatıldığı yönündeki haberler kamuoyuna yansımıştır. Elbette soruşturmanın sonucunu ilgili makamlar belirleyecektir. Ancak bu olayın tüm kamu görevlilerine önemli bir hatırlatma yaptığı açıktır.
Devlet vatandaş için vardır. Memur da vatandaşın hizmetkârıdır. Hiçbir makam, hiçbir unvan ve hiçbir görev, insanları tepeden görme, hor görme veya aşağılamaya hak vermez. vatandaşı sözleriyle aşağılayan bu hanımefendiye önerim bu mesleği yapmasın istifa etsin, layıkıyla hizmet edecek o kadar çok işsiz insanımız var ki, bari onlardan bir tanesi bu işi severek yapar.
Kamu görevlisinin en büyük sermayesi makamı değil, vatandaşın gönlünde bıraktığı güzel izdir
Allah’a ısmarladık…
Aydın Benli
Siyaset Bilimci- Yazar

BU FİYATLA OLMAZ TMO!


Çiftçi Kara Kara Düşünüyor
! Tarlada Emek Var, Karşılığı Nerede?

Toprakla uğraşan insanın hesabı sadece yağmurla, güneşle değildir. Mazotla, gübreyle, ilaçla, işçilikle ve biçerdöver masrafıyla da mücadele eder. 2026 yılı hububat alım fiyatlarının açıklanmasının ardından Anadolu’nun dört bir yanında çiftçiler yine aynı soruyu sormaya başladı: “Bu fiyatlarla nasıl ayakta kalacağız?”

Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından açıklanan fiyatlara göre ekmeklik ve makarnalık buğdayın ton fiyatı 16 bin 500 lira, arpanın ton fiyatı ise 12 bin 750 lira olarak belirlendi. Desteklerle birlikte buğdayda ton başına 19 bin 514 lira, arpada ise 15 bin 764 lira gelir elde edileceği ifade ediliyor.

Kağıt üzerinde rakamlar yüksek gibi görünse de tarlanın gerçeği bambaşka. Son bir yılda mazot fiyatları arttı, gübre fiyatları arttı, zirai ilaç maliyetleri yükseldi. Biçerdöver ücretleri, nakliye giderleri ve sulama maliyetleri çiftçinin omzuna ağır bir yük bindirdi.

Bugün birçok üretici, bir ton buğdayın maliyetinin açıklanan fiyatların üzerinde olduğunu söylüyor. Kar marjının her geçen yıl daraldığını belirten çiftçiler, emeklerinin karşılığını alamadıklarını dile getiriyor. Bu nedenle sahadan yükselen talep net: Arpanın kilogram fiyatı en az 21 lira, buğdayın kilogram fiyatı ise 25 lira olmalı.

Çiftçinin bu talebi sadece daha fazla kazanmak için değil, üretime devam edebilmek için ortaya çıkıyor. Çünkü tarımdan çekilen her üretici, ülkenin gıda güvenliği açısından da bir kayıp anlamına geliyor.

Bugün tarlada alın teri döken üretici kara kara düşünüyor. “Seneye yine ekecek miyim?” sorusu birçok köyde yüksek sesle konuşuluyor. Eğer çiftçi üretmekten vazgeçerse, bunun bedelini sadece çiftçi değil, sofradaki ekmeğe ihtiyaç duyan herkes öder.

Tarım stratejik bir sektördür. Üreticinin ayakta kalması, ülkenin geleceğinin de güvencesidir. Çiftçinin yüzünün güldüğü bir Türkiye, tüketicinin de rahat nefes aldığı bir Türkiye olacaktır. İvedilikle fiyatlar düzeltilmeli yoksa çiftçiayakta kalamaz. Allah’a ısmarladık.

Aydın Benli

Siyaset Bilimci-Yazar

BU FİYATLA OLMAZ TMO!
BU FİYATLA OLMAZ TMO!
Screenshot

HAYAT ÇOK ADİL(!)


Hayatın adil olup olmadığı yüzyıllardır tartışılır. Kimi zaman yaşadıklarımız bize büyük bir haksızlık gibi gelir, kimi zaman da başkalarının hayatına bakıp kendi yükümüzü ağır sanırız. Ama bazen olaylara farklı bir açıdan bakmak gerekir.

Şaka yollu söylenen bir söz vardır: “Hayat çok adil; erkekler sünnet oluyor, kızlar ise burun estetiği yaptırıyor.” Elbette bu sözün altında ciddi bir hayat dersi değil, insanın her zaman kendine düşen yükü daha ağır görme eğilimi yatar.

Aslında hayatın en büyük adaletsizliği, insanların sabırsızlığıdır. Günümüz insanı yaşadığı kötü bir olayın hemen bitmesini ister. Borcu varsa yarın kapanmasını, hastalığı varsa bir anda geçmesini, kırılan kalbinin ise birkaç gün içinde iyileşmesini bekler. Oysa hayatın ve zamanın kendi kuralları vardır. Nasıl ki bir ağacın büyümesi zaman alıyorsa, insanın yaralarının iyileşmesi de zaman ister.

Sabırsızlık, çoğu zaman acıyı büyütür. İnsan kötü günlerin hiç geçmeyeceğini sanır. Oysa geriye dönüp baktığımızda, bir zamanlar dünyanın sonu gibi gördüğümüz birçok olayın bugün yalnızca bir hatıradan ibaret olduğunu fark ederiz.

Hayatta bazen susmak zayıflık değil, olgunluktur. Kimi insanlar bunu yanlış anlar; sessizliği korkaklık, sabrı çaresizlik sanırlar. Oysa insanın içinde verdiği mücadeleyi bilmeden hüküm vermek kolaydır.

Bir söz vardır: “Eden bulur.” Gerçekten de hayatın şaşmaz bir terazisi vardır. Kimi zaman geç işler, kimi zaman yıllar sürer; ama sonunda herkes ektiğini biçer. Bu yüzden intikam almak hiçbir zaman tarzım olmadı. Çünkü intikam öfkenin eseridir; adalet ise zamanın.

Ben kimseye kötülük dilemiyorum. Ancak yapılanın karşılıksız kalmasını da beklemiyorum. Hayatın kendisi en büyük hâkimdir. Bugün gücüne güvenenler, yarın kaderin karşısında hesap verirler.

İntikam almak tarzım değil; ama ödeşmek adalettendir. Çünkü adalet, kin tutmak değil; herkesin yaptığının karşılığını görmesidir.

Kurt kışı geçirdi, artık yaz geldi…

Şimdi mevsim değişti. Sabredenle acele edenin, haklıyla haksızın, samimi olanla maskesinin arkasına saklananın daha net görüleceği günler geldi. Hayat acele etmez ama unutmaz da.

Belki de hayatın adaleti tam burada gizlidir. Herkesin sınavı farklıdır ama zaman, herkes için aynı hızla ilerler. Gün gelir, geçmeyecek sandığımız her şey geçer; unutulmayacak sandığımız her şey yerini sessizliğe bırakır.

Hayat çok adil olmayabilir. Ama hayatın hafızası güçlüdür. Gün gelir, herkes yaptığının gölgesinde yürür.Allah’a ısmarladık…

Aydın Benli

Siyaset Bilimci-Yazar

HAYAT ÇOK ADİL(!)

Maviliğe Uzanan Bir Miras “Yolun Maviden Geçerse Beklerim”

Bazı kitaplar vardır ki yalnızca okunmaz, hissedilir. Bazı eserler vardır ki satır aralarında yalnızca kelimeler değil, nesiller arasında kurulan görünmez köprüler taşır. İşte “Yolun Maviden Geçerse Beklerim”, tam da böyle bir eser…

Günümüz dünyasında miras denildiğinde çoğu zaman maddi değerler akla gelir. Oysa bir babanın evladına bırakabileceği en kıymetli miras; düşünmeyi, hissetmeyi ve ifade etmeyi öğretmesidir. Ahmet Egin ile oğlu Taha Eray Egin’in ortak imzasını taşıyan bu eser, tam da bu nedenle sıradan bir şiir kitabı olmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor.

Sanat hayatı boyunca sözün büyüsüne inanmış, duyguları mısralarla ve ezgilerle insanlara ulaştırmış Ahmet Egin’in kaleminden süzülen şiirler; yılların birikimini, hayat tecrübesini ve insan ruhuna dair derin gözlemleri yansıtıyor. Bunun yanında genç yaşına rağmen dikkat çekici bir duyarlılık ve şiir yeteneği sergileyen Taha Eray Egin’in dizeleri ise geleceğe dair umut veriyor. Baba ile oğulun aynı kitapta buluşması, yalnızca bir edebi birliktelik değil; aynı zamanda kültürün, sanatın ve sevginin kuşaktan kuşağa aktarılışının da en güzel örneklerinden biri.

Kitabın adı bile başlı başına bir şiir: “Yolun Maviden Geçerse Beklerim…”

Mavi; huzurun rengidir. Umudun, sadakatin ve sonsuzluğun rengidir. Bu kitapta da okuyucu her sayfada o maviliğin içinde yol alıyor. Kimi zaman aşka uğruyor, kimi zaman özleme, kimi zaman da insanın kendi iç dünyasına. Her şiir, okuyucuyu kendi duygularıyla yüzleştiren bir durak gibi karşımıza çıkıyor.

Ancak kitabı özel kılan yalnızca şiirlerin gücü değil. Ahmet Egin’in oğluna duyduğu güven ve ona bırakmak istediği sanat mirası da eserin ruhuna işlemiş durumda. Bir babanın, evladının kaleminden çıkan dizeleri aynı kitapta gururla okuyucuya sunması; günümüzde pek rastlanmayan kadar anlamlı ve kıymetli bir tablo ortaya çıkarıyor.

Belki de bu yüzden “Yolun Maviden Geçerse Beklerim”, yalnızca şiir sevenlerin değil; aile bağlarının, kültürel mirasın ve sanatın birleştirici gücüne inanan herkesin kütüphanesinde yer almayı hak ediyor.

Çünkü bazı yollar gerçekten maviden geçer…

O yolun sonunda bizi bekleyen şey, yalnızca şiir değil; sevgiyle örülmüş bir baba-oğul hikâyesidir.

Yolunuz şiirden, sanattan ve maviliklerden geçsin…

Ben de çiçeği burnumda genç Yazar Taha Eray Egin’e ve Ahmet Egin’e bu güzel eserlerinden dolayı teşekkür eder başarılarının devamını dilerim… Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

Aydın Benli

Siyaset Bilimci-Yazar

Maviliğe Uzanan Bir Miras “Yolun Maviden Geçerse Beklerim”

38. CHP Kurultayının Bedelini Kim Ödüyor?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı sonrası başlayan dava süreci, Türkiye’de siyasetin nasıl bir çıkmaza sürüklendiğini bir kez daha gösterdi. İlginç olan şu ki; bugün meydanlarda “siyasi operasyon”, “demokrasiye müdahale” sloganları atanların bir kısmı, bu sürecin fitilini ateşleyen isimlerin kendi partilileri olduğunu görmezden geliyor.

Şikâyet edenler kim?
Eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş ve CHP delegeleri Hatip Karaaslan, Levent Çelik, Kamile Bahar Önal, Yılmaz Özkanat…

Yani mesele dışarıdan başlayan bir saldırı değil; doğrudan parti içindeki güven krizinin yargıya taşınmasıdır. Bir başka ifadeyle, CHP’nin kendi iç hesaplaşması bugün Türkiye’nin ekonomik ve siyasi gündemine dönüşmüş durumda.

Üstelik bu tartışmalar yalnızca siyasi polemik olarak kalmadı, ekonomik sonuçlar da doğurdu. 21–25 Mayıs 2026 arasında piyasalarda yaşanan sert hareketler bunun somut göstergesi oldu:

• BIST 100 endeksi bir günde %6’dan fazla düştü.

• Bankacılık endeksindeki kayıp %8,63’e ulaştı.

• Borsa İstanbul’da devre kesici sistemi çalıştı.

• Türkiye’nin 5 yıllık CDS risk primi 250 baz puanın üzerine çıktı.

• Dolar/TL 45,7 seviyesine yaklaşarak tarihi zirve bölgelerinde işlem gördü.

• Yurt dışındaki Türkiye ETF’lerinde yaklaşık %10 düşüş yaşandı.

• Devlet tahvilleri sert değer kaybetti.

• BIST 100’de 10 günlük kayıp %13’e ulaştı.

• Analistlere göre Borsa İstanbul’da yaklaşık 60 milyar dolarlık piyasa değeri erimesi oluştu.

• Merkez Bankası’nın kuru dengelemek için yaklaşık 9 milyar dolar rezerv kullandığı iddia edildi.

• Artan CDS ve faiz baskısıyla Türkiye’nin borçlanma maliyetleri yükseldi.

Ekonomistlerin değerlendirmelerine göre oluşan toplam finansal baskının yaklaşık 70 milyar dolar seviyesine ulaştığı konuşuluyor. Elbette bunun tamamı doğrudan “nakit kayıp” değil; önemli kısmı piyasa değeri düşüşü, rezerv baskısı ve risk maliyetinden oluşuyor. Ancak sonuç değişmiyor: siyasi belirsizlik ekonomiyi doğrudan etkiliyor.

Peki bedeli kim ödüyor?

Ne dava açan siyasetçiler.
Ne Ankara’daki koltuk savaşları.
Ne televizyon ekranlarında birbirine suç atan parti yöneticileri.

Bedeli ödeyen; yükselen dövizle ezilen vatandaş, artan faizle borçlanan esnaf, düşen borsayla zarar eden yatırımcı ve her kriz döneminde biraz daha yoksullaşan halk oluyor.

Dün birlikte yol yürüyenlerin bugün birbirini mahkemeye vermesi, ardından ortaya çıkan ekonomik faturanın tamamını “iktidar”, “yargı” veya “başkaları” üzerinden açıklamaya çalışması toplumun önemli bir kesiminde ciddi bir güven sorunu oluşturuyor.

Hem dövüyorlar, hem ağlıyorlar, hemde suçluyorlar… Bir kişi çok bağırıyorsa kusurlarımı kapatmak, karşı tarafı suçlu göstermek içindir.

Allaha’a ısmarladık.

Aydın Benli

Siyaset Bilimci-Yazar

38. CHP Kurultayının Bedelini Kim Ödüyor?

Türk Siyasetinde “Mutlak Butlan” Depremi ve Erken Yerel Seçim


Türkiye siyaseti son yılların en kritik kırılma noktalarından birine doğru sürükleniyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı ve ardından yapılan 21. Olağanüstü Kurultay hakkında verilen “tedbirli mutlak butlan” kararı, yalnızca bir siyasi partinin iç meselesi olmaktan çıkmış,doğrudan Türkiye’nin demokrasi, hukuk ve seçim sistemi tartışmalarının merkezine oturmuştur.

Türk Siyasetinde “Mutlak Butlan” Depremi ve Erken Yerel Seçim

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin verdiği karar, siyasi tarihe geçebilecek ağırlıkta sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Kararda; mevcut CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve yönetiminin tedbiren görevden uzaklaştırıldığı, eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile önceki parti organlarının yeniden görevi devralacağı belirtilmektedir. Bununla birlikte yalnızca kurultay değil, kurultay sonrasında alınan olağan ve olağanüstü kararların da iptal edildiği ifade edilmektedir.

Eğer bu süreç hukuken kesinleşirse, Türkiye siyasetinde çok daha büyük bir tartışmanın önü açılacaktır.

Çünkü mesele yalnızca bir genel başkanlık yarışı değildir.

Asıl tartışma, mevcut yönetim döneminde alınan siyasi kararların hukuki meşruiyetidir.

Özellikle yerel seçim süreci burada kritik hale geliyor. Bilindiği üzere belediye başkan aday listeleri, parti organları ve resmi imzalar doğrudan dönemin genel merkez yönetimi tarafından Yüksek Seçim Kurulu’na sunulmuştu. Bu nedenle siyasi kulislerde şu soru yüksek sesle sorulmaya başlandı:

“Eğer yönetim yok hükmündeyse, o dönemde alınan adaylık kararlarının hukuki durumu ne olacak?”

İşte tam bu noktada Ankara’da “erken yerel seçim” senaryoları konuşulmaya başlanmış durumda.

Siyasi araştırmalarıyla tanınan Mehmet Ali Kulat tarafından yapılan açıklamalar da siyaset kulislerini hareketlendirdi. Kulis bilgilerine göre önümüzdeki süreçte Yüksek Seçim Kurulu’nun seçim takvimine ilişkin yeni değerlendirmeler yapabileceği konuşuluyor.

Elbette hukuk teknik bir alandır ve yerel seçimlerin otomatik şekilde iptal edilmesi ya da bir anda yeniden seçime gidilmesi kolay değildir. Ancak Türkiye’de siyaset bazen hukukun önünde hareket eder. Özellikle kamuoyunda oluşan güven tartışmaları, siyasi sistemi yeniden seçime zorlayabilir.

Bu süreçte dikkat çeken bir diğer açıklama ise Dr.Fatih Erbakan cephesinden gelmektedir. Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Dr.Fatih Erbakan, iktidarın seçimleri kazanabilmek adına “siyasi mühendislik” faaliyetleri yürüttüğünü ve Türkiye’nin “kontrollü bir erken genel seçim” sürecine doğru sürüklendiğini ifade etmektedir. Erbakan’a göre özellikle Cumhur İttifakı dışında kalan sağ muhalefet üzerinde yeni siyasi dizayn çalışmaları yapılmakta, muhalefetin parçalanması ve seçmen tabanlarının yeniden şekillendirilmesi hedeflenmektedir. Bu açıklamalar, Ankara kulislerinde seçim senaryolarına ilişkin tartışmaları daha da artırırken, önümüzdeki dönemde siyasi ittifakların ve parti dengelerinin ciddi şekilde değişebileceğine yönelik yorumları güçlendirmektedir.

Ben bir siyaset bilimci olarak genel seçim ile yerel seçimin aynı tarihte yapılacağı kanaatinde değilim.

Muhtemel senaryo şudur: Önce yerel seçim atmosferi oluşur, ardından kısa süre içerisinde erken genel seçim süreci başlar. Türkiye’nin ekonomik ve siyasi gerçekliği bunu işaret ediyor. Benim öngörüm; siyasal tansiyonun özellikle 2026 sonbaharında zirve yapacağı yönündedir. Bu nedenle 15 Ekim 2026 ile 22 Ekim 2026 tarih aralığı siyaset açısından kritik bir kırılma dönemi olabilir.

Ancak burada çok daha önemli başka bir sorun vardır.

Siyasete olan güven meselesi…

Türkiye’de seçilmiş kişilerin, halkın oy aldığı partiden ayrılarak başka siyasi yapılara geçmesi uzun süredir ciddi tartışma yaratmaktadır. Belediye başkanları, belediye meclis üyeleri veya milletvekilleri seçildikleri partinin teşkilat gücüyle, o partinin logosuyla ve seçmenin verdiği destekle makam sahibi olmaktadır. Daha sonra farklı siyasi hesaplarla parti değiştirmeleri toplum vicdanında ciddi rahatsızlık oluşturmaktadır.

Bu nedenle acilen kapsamlı bir Siyasi Etik ve Siyasi Partiler Yasası çıkarılması gerektiğini düşünüyorum.

Seçilen kişinin parti değiştirmesi halinde yeniden milletin hakemliğine gitmesi demokrasiyi güçlendirecektir. Aksi durumda halkın verdiği oyun manevi karşılığı zedelenmektedir.

Öte yandan Türkiye’nin ekonomik tablosu da ortadadır.

Emekli geçim sıkıntısı yaşamaktadır.
Asgari ücretli ay sonunu getirememektedir.
Çiftçi mazot, gübre ve tohum maliyetleri altında ezilmektedir.
Köylü ürettiği mahsulü değerinin altında satmaktadır.

Bütün bunlara rağmen olası erken seçimlerin devlete ve millete getireceği ekonomik yük de ciddi bir tartışma konusudur. Seçim maliyetleri, kamu harcamaları, artan dış borç faizleri ve yüksek enflasyon baskısı zaten kırılgan olan ekonomik dengeyi daha da zorlayabilir.

Bir diğer önemli nokta ise uluslararası algıdır.

Dünya basını Türkiye’de yaşanan siyasi gelişmeleri artık anbean takip ediyor. Hukuki krizler, parti içi savaşlar ve seçim tartışmaları yabancı yatırımcının Türkiye’ye bakışını doğrudan etkileyebilir. Çünkü yatırımcı güven ister. Hukuki öngörülebilirlik ister. Siyasi istikrar ister.

Bugün Türkiye’de gündem artık 24 saatte değil, bazen birkaç saatte değişiyor.

Siyaset sertleşiyor.
Ekonomi kırılganlaşıyor.
Toplum kutuplaşıyor.

Böyle bir dönemde siyaset kurumunun kendisini yeniden sorgulaması gerekiyor.

Belki de Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; daha fazla kavga değil, daha fazla şeffaflık…
Daha fazla kriz değil, daha güçlü hukuk…
Daha fazla polemik değil, millete güven veren yeni bir siyaset anlayışıdır.

Önümüzdeki günler yalnızca CHP açısından değil, Türk siyaseti açısından da tarihi günler olabilir. Çünkü bazen bir mahkeme kararı yalnızca bir dosyayı değil, bir ülkenin siyasi geleceğini de değiştirir.

Allah’a ısmarladık…

Aydın Benli

Siyaset Bilimci-Yazar

TARIM POLİTİKASI DEĞİŞTİRİLMELİ!


Türkiye’de tarım politikalarının yeniden ele alınması artık bir tercih değil, mecburiyettir. Dünyanın hiçbir yerinde üretici, alın teriyle yetiştirdiği ürünün fiyatını belirleyemez durumda bırakılmaz. Ancak Türkiye’de maalesef çiftçi üretiyor, fiyatı ise başkaları belirliyor.

Bugün sıcak bölgelerimizde arpa ve buğday hasadı başladı. Peki açıklanan ya da piyasada oluşan fiyatlar ne durumda?

Arpa yaklaşık 14,50 ₺…
Anadolu Beyaz Sert Buğday ise 14,85 ₺ civarında…

Peki çiftçinin maliyeti ne kadar?

Mazot olmuş 69,41 ₺…
Taban gübresi 4.400 ₺…
Yaprak gübresi 3.800 ₺ civarında…
Bunun içerisinde yabancı ot ilaçları, tohum maliyeti, sulama giderleri, işçilik ve bakım masrafları henüz yok.

Bir tarla sadece ekilerek ürün vermez. Önce nadas yapılır, ardından tarla tesviyesi gerçekleştirilir. Defalarca traktör çalışır, ekipman kullanılır. Bunların hepsi emek, zaman ve büyük masraftır.

Tarım Kredi Kooperatifleri’nden alınan veresiye ürünlerin harman dönemindeki faiz yükü ise çiftçinin belini daha da bükmektedir. Çiftçi daha tohumu toprağa atmadan borçlanıyor, hasat ettiğinde ise kazandığını borca veriyor.

Bugün çiftçi kafadan zarar etmektedir.
Hatta birçok üretici, “Ekmemek daha kârlı” düşüncesine gelmiştir. Ancak Anadolu insanı toprağı boş bırakmaya utanıyor. “Komşu ne der?” düşüncesiyle zarar edeceğini bile bile ekim yapıyor.

Şimdi köylerde birçok çiftçi kasketini önüne koymuş, “Borçlarımı nasıl ödeyeceğim?” diye kara kara düşünüyor.

Üstelik tüm bunlar yetmezmiş gibi ithal arpa ve buğday politikalarıyla yerli üreticiye bir darbe daha vuruluyor. Kendi çiftçisini koruyamayan bir ülkenin tarımda güçlü olması mümkün değildir.

Bir zamanlar “Köylü milletin efendisidir” deniliyordu.
Bugün ise köylü ayakta kalma mücadelesi veriyor.

Bir çiftçi olarak açıkça ifade ediyorum:

2026 yılı için beyaz arpanın en az 23,00 ₺,
2. sınıf Anadolu sert buğdayın ise en az 25,00 ₺ olması gerekmektedir.

Aksi hâlde önümüzdeki yıl birçok çiftçi traktörünü, tarlasını ve elindeki son mal varlığını borçlarını kapatabilmek için satışa çıkarmak zorunda kalacaktır.

Yetkililer artık çiftçinin feryadını duymalıdır. Çünkü tarım çökerse sadece çiftçi değil, bir ülkenin geleceği çöker.

Allah’a ısmarladık, hoşça kalın.

Aydın Benli
Siyaset Bilimci-Yazar

TARIM POLİTİKASI DEĞİŞTİRİLMELİ!

ANALIK SADECE DOĞURMAK DEĞİL!

Bazı kadınlar vardır ki; Bir evin içinde yaşarlar ama aslında bir milletin geleceğini büyütürler. Ellerindeki nasır sadece yoksulluğun değil, fedakârlığın mührüdür. Yüzlerindeki çizgiler yaşlılıktan değil; uykusuz gecelerden, saklanan gözyaşlarından, evlat telaşından kalmıştır.

Bu haftaki köşemde “anne” demeye dilimin yetmediği, “ana” dediğim o kutlu makamı yazmak istedim.

Benim anam…

Şehriban Benli…

Oğuz boyundan gelen, Seyhbızın (Şêxbizin) aşiretinin yeğenlerinden Hacı Cemali’nin kızı… Namı diyar Camal Ağa’sının en küçük kızı Şero Sultan…

Ana tarafından Kürt Mustafa’nın yeğeni, baba tarafından Alâeddin Keykubat Han’ın soyundan gelen bir Anadolu kadını.

Ama onu büyük yapan soyadı değildi. Onu büyük yapan; nasırlı elleriydi.

Ağılında koyunları, ahırında inekleri, tarlasında çapasını eksik etmeyen bir Anadolu anasıydı o. Kıyafeti kirliydi belki ama yüreği tertemizdi, yedi çocuk anasıydı. Bir çocuğunu ise daha doğmadan kaybetmişti. Aile içi şiddetin, baskının ve çaresizliğin içinde.

Beş kız çocuğu doğurduğu için yıllarca tehdit edildi.

“Erkek doğuramazsan üzerine kuma getiririz” dediler.

Düşünün…

Bir kadının anneliği bile erkek çocuk üzerinden ölçülüyorduama anam boyun eğmedi.

Sessizdi belki!

Fakat içinde dağ gibi bir direniş vardı. Kendisi yemedi, evladına yedirdi. Kendisi giymedi, evladına giydirdi. Bu söz çoğu zaman klişe gelir insanlara ama Şero Sultan, bu cümlenin yaşayan karşılığıydı.

Benim gözümde o bir halk kahramanıydı.

Beni ve erkek kardeşimi okutabilmek için ineklerini sattı, koyunlarını sattı. İlçede küçücük bir ev tuttu. Sabah biz okula gitmeden önce erkenden kalkar, sofrayı hazırlardı. Bir gün olsun bizi aç göndermedi.

Kendisi hasta yatağında olsa bile, bizi ihmal etmezdi. Sayısız ameliyat geçirdi. Defalarca ölümün kıyısından döndü. Ama hasta yatağından kalkıp yine bizimle ilgilenirdi, çünkü analık böyle bir şeydi.

İlkokulu ancak okutmuşlardı ona… “Kız uşağı okumaz”demişlerdi. Daha çocuk yaşta, on beşinde evlendirmişlerdi.

Hani cahiliye döneminde kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlermiş ya! Belki bizim topraklarda kadınları diri diri gömmediler ama yıllarca onların hayallerini, ruhlarını, umutlarını toprağa gömdüler. Ama Şero Sultan o toprağın içinden bir çınar gibi çıktı.

Okumamıştı belki…

Ama nice diplomalı insandan daha entelektüeldi.

Kibardı, vakurdu, bilgiliydi.

Girdiği her ortamda saygı görürdü.

İsteseydi marka kıyafetler giyerdi.

Lüks mekânlarda kahve içebilirdi.

Ama o; yedi evlat vatana, millete faydalı olsun diye kirli önlüğünü çıkarmadı.

Nasır tutmuş elleriyle bir ömür mücadele etti.

Töreye rağmen, yoksulluğa rağmen, kadının ikinci sınıf görüldüğü anlayışa rağmen!

Bugün ben bu satırları yazabiliyorsam, aslında yazan ben değilim. Şehriban Benli’nin emeğidir bu satırlar.

O mücadeleyi vermeseydi bugün benim fikirlerim de olmazdı, kalemim de olmazdı.

Ablalarım da anam gibiydi, sevgilerini, emeklerini eksik etmediler. Bazen bir insanı sadece bir anne değil, bir evin bütün kadınları büyütürmüş, bunu öğrendim.

Bugün düşünüyorum da bazı kadınlar sadece doğuruyor ve sonra “anne” deniliyor onlara. Oysa analık sadece doğurmak değildir.

Bir çocuğun ateşi çıktığında sabaha kadar başında beklemektir.

Uykusuz gecelerdir.

Kendi canından vazgeçip evladının canını düşünmektir.

Açken tokmuş gibi davranmaktır.

Ağlarken gülümsemektir.

Bir de anne olma aşkıyla yanıp tutuşan ama evlat sahibi olamayan kadınlar var!

İnanın bana, onlar da annedir. Hem de dünyanın en güzel anneleridir çünkü annelik sadece bedenle değil, yürekle olur.

Bir de sadece beş dakikalık bir heves uğruna dünyaya getirilen çocuklar var. Sevgisiz büyüyen, ilgisiz bırakılan, sokaklara terk edilen çocuklar var!

Sonra toplum dönüp soruyor, “Bu gençler neden böyle oldu?”

Çünkü bazıları doğurdu ama ana olamadı.

Ne güzel söylemiş Peygamber Efendimiz: “Cennet anaların ayakları altındadır.”

Çünkü hiçbir makam, analık makamından daha büyük değildir.

Bu vesileyle başta şehit ve gazi anneleri olmak üzere; benimkahraman anam Şehriban Benli’nin, Evladı için ömrünü tüketen bütün anaların, Anne adaylarının ve yüreği anne sevgisiyle dolu tüm kadınların Anneler Günü’nü kutluyorum.

Bir milletin kaderini değiştirenler çoğu zaman tarih kitaplarına girenler değil, sessizce çocuk büyüten analardır. Şero Sultan sana kurban olurum, annelerimizi seçme şansımız olsaydı, vallahi ben Şeriban anamı seçerdim. Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

Aydın Benli

Siyaset Bimci-Yazar

ANALIK SADECE DOĞURMAK DEĞİL!

MEMLEKET GİBİSİN!


Müzik dünyasında ezberleri bozan bir çıkış gündemde! Yapımcı Ahmet Egin imzası taşıyan Memleket Gibisin, henüz sahne yüzü görmeden dijital platformlarda büyük bir başarı yakalayarak sektörün dikkatini üzerine çekti.

YouTube’da 2,7 milyon izlenmeyi aşan, Spotify’da ise 500 bin dinlenmeye ulaşan parça, üstelik hiçbir konser, televizyon programı ya da geleneksel tanıtım desteği olmadan bu rakamlara ulaştı. Tamamen dijitalde büyüyen bu başarı hikayesi, müzik sektöründe alışılmış kalıpları sarsmış durumda.

Şarkının sözleri Serpil Yalçın, bestesi ise Ayşe Güden imzası taşıyor. Duygusal yoğunluğu ve samimi anlatımıyla dinleyicinin kalbine dokunan eser, sosyal medyada kullanıcıların paylaşımlarıyla kısa sürede organik bir akıma dönüştü.

Kulislerde konuşulanlara göre bu başarı kesinlikle tesadüf değil. Ahmet Egin’in dijital odaklı stratejisi, sahneye çıkmadan da “hit” olunabileceğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Geleneksel müzik tanıtım yöntemlerini adeta ters yüz eden bu yaklaşım, sektörde yeni bir dönemin başlangıcı olarak yorumlanıyor.

Şimdi ise herkesin aklında tek bir soru var:
Henüz sahnede hiç seslendirilmeyen “Memleket Gibisin”, canlı performansla buluştuğunda bu rüzgâr daha da büyür mü?

Gözler, bu dijital fırtınanın sahneye taşınacağı o ilk ana çevrilmiş durumda… 

Başarılar dilerim, tebrik ederim, yolunuz açık, emeğiniz daim olsun.
Allah’a ısmarladık, hoşça kalın…

Aydın Benli

Siyaset Bilimci-Yazar

MEMLEKET GİBİSİN!

MERHAMETSİZLER…


Merhamet, insanı insan yapan en yüce değerlerden biridir. Bir kalbi diğer canlılara yaklaştıran, vicdanı diri tutan, toplumu ayakta tutan görünmez bir güçtür. Ancak çıkarın, menfaatin ve hızla tüketilen değerlerin hâkim olduğu bu çağda, merhamet giderek sessizleşiyor yerini soğuk, hesapçı ve taşlaşmış kalplere bırakıyor.

Bugün etrafımıza baktığımızda, insanın insana yabancılaştığı bir düzenin içinde yaşıyoruz. Bir yardım çağrısı, çoğu zaman “bana ne kazandırır?” sorusuna takılıyor. Bir gözyaşı, artık herkeste aynı yankıyı uyandırmıyor. Oysa merhamet tam da burada kendini gösterir ki karşılık beklemeden, hesap yapmadan, insan olduğu için insana dokunabilmekten geçiyor.

Ne var ki modern hayatın dayattığı yarış, insanı kendi merkezine hapsetti. Kazanmak, yükselmek, daha fazlasına sahip olmak işte bu döngü içinde geride kalan en büyük kayıp ise kalpler oldu. Taşlaşan kalpler, sadece başkasına değil, zamanla kendine de yabancılaşır. Çünkü merhametini yitiren insan, aslında insanlığından eksilir.

Toplumlar yalnızca yasalarla değil, merhametle ayakta kalır. Bir çocuğun başını okşayan el, bir yaşlının yükünü hafifleten gönül, bir mazluma uzanan sessiz destek, bunlar görünmez ama en güçlü bağlardır. Bu bağlar zayıfladığında ise geriye sadece kalabalıklar kalır; ama içinde ruhu olmayan kalabalıklar.

Belki de en acı olan, merhametsizliğin artık sıradanlaşmasıdır. Bir haberin birkaç saniyede unutulması, bir acının ekranlar arasında kaybolması, insanı duygudan değil alışkanlıktan uzaklaştırıyor, alışmak, en tehlikeli duyarsızlıktır.

Unutulmamalıdır ki merhamet kaybolduğunda sadece birey değil, toplum da kaybeder. Çünkü merhamet, bir lütuf değil insan kalabilmenin temel şartıdır ve insanlık, ancak merhametin yeniden hatırlandığı yerde yeniden yeşerir.

Ferah Diba İzgi, kalbi, yüreği ve merhametiyle vicdan kavramının somut bir yansıması olarak öne çıkan, Almanya’da yaşayan ender sunucularımızdan biridir. Onun duruşu, sadece mesleki başarıyla değil; insanlara yaklaşımındaki samimiyet, adalet duygusu ve hassasiyetiyle vicdanın ne denli güçlü bir değer olduğunu hatırlatır. Bu yönüyle, vicdanın sadece bir duygu değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olduğuna örnek teşkil eder.

Kime iyilik yaptıysan, onun kötülüğünden koru kendini, çünkü insan, bazen en büyük yarayı en yakınından alır. Sevgi, saygı ve vefa ile yoğrulmamış bir iyilik, zamanla yük olur.

Sevgi; karşılık beklemeden verilen ama istismar edilmemesi gereken bir emanettir.

Saygı; insanı insan yapan en ince çizgidir.

Vefa ise, unutmayan kalbin imtihanıdır.

İyilik yap, ama kendini de ihmal etme. Çünkü merhamet, kör bir teslimiyet değil, bilinçli bir duruştur.

Yüreğinizden merhamet ve sevgi hiç eksik olmasın, Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

Aydın Benli

Siyaset Bilimci-Yazar

MERHAMETSİZLER…

CHP’nin Ara Seçim Hamlesi ve Siyasette Yeni Denge Arayışı


Türkiye siyaseti yeniden seçim tartışmalarının merkezine oturmuş durumda. CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarafından yapılan ara seçim çağrısı, muhalefetin yalnızca gündem oluşturma hamlesi değil, aynı zamanda yeni siyasi döneme hazırlık işareti olarak okunmalıdır. Ankara kulislerinde konuşulan asıl mesele ise sadece CHP’nin ne istediği değil, iktidarın ne zaman sandığa gitmeyi tercih edeceği ve muhalefet dışındaki alternatif aktörlerin nasıl güçleneceğidir.

CHP açısından ara seçim çağrısı, yerel seçimlerde elde edilen başarının devamı niteliğinde görülmektedir. Parti, özellikle büyükşehirlerde kazandığı ivmeyi korumak ve bunu genel siyasete taşımak istemektedir. Bunun yanında ekonomik sıkıntılar, yüksek enflasyon, adalet, makul sürede yargılanmave hayat pahalılığı üzerinden iktidara baskı kurma hesabı da dikkat çekmektedir.

CHP içinde zaman zaman kurultay, liderlik ve yönetim tartışmaları yaşanıyor. Böyle dönemlerde dış siyasi gündem oluşturmak, parti tabanını ortak hedef etrafında toplar. Ara seçim çağrısı, bu açıdan iç birlik hamlesi de olabilir. Ayrıca tutuklu belediye başkanları için dokunulmazlık alması açısından milletvekilliği bir siyasi hamle olacaktır. Tutuklu belediye başkanları için bir dokunulmazlık hanlesi olarak okuna bilir.

Ancak siyasetin yeni döneminde denklemi yalnızca CHP ve iktidar üzerinden okumak eksik olur. Çünkü sağ seçmende dikkat çekici bir arayış ortaya çıkmaktadır. Bu arayışın en güçlü adreslerinden biri hiç şüphesiz Fatih Erbakan’dır.

Merhum Necmettin Erbakan Hocanın siyasi geçmişteki öngörüleri günümüzde gerçek olmuşken, Hocanın siyasi mirasını taşıyan Fatih Erbakan, son yıllarda istikrarlı yükselişiyle dikkat çekmektedir. Özellikle dürüst, sakin ve polemikten uzak üslubu, sert kutuplaşmadan yorulan seçmende karşılık bulmaktadır. Türk siyasetinde bağıran değil anlatan, kavga eden değil proje sunan lider profili olarak öne çıkmaktadır.

Fatih Erbakan’ın en önemli avantajlarından biri, ideolojik omurgasını korumasıdır. Günlük siyasi rüzgârlara göre yön değiştirmeyen, Milli Görüş çizgisindeki üretim ekonomisi, ağır sanayi, denk bütçe ve adil paylaşım vurgusunu sürdürmesi, onu diğer birçok aktörden ayırmaktadır. Özellikle genç seçmen nezdinde “temiz geçmişe sahip yeni nesil lider” algısı giderek güçlenmektedir.

Ekonomik meselelerde ortaya koyduğu öneriler de dikkat çekmektedir. Faiz merkezli ekonomik modele eleştirel yaklaşımı, üretim odaklı kalkınma modeli, adalet, eğitim, çiftçi, esnaf ve dar gelirliye yönelik söylemleri toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulmaktadır. Televizyon programlarında sergilediği sakin ama kararlı tavır, siyasi olgunluk göstergesi olarak yorumlanmaktadır.

Muhafazakâr tabanda da önemli bir sempati alanı oluşmuştur. Özellikle mevcut iktidara kırgın fakat muhalefete mesafeli seçmen için Fatih Erbakan, güvenli ve tanıdık bir alternatif olarak görülmektedir. Bu yönüyle sadece bir parti lideri değil, geleceğin kilit siyasetçilerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Öte yandan Recep Tayyip Erdoğan hâlâ siyasetin en güçlü ve en tecrübeli aktörüdür. Ancak her güçlü liderlik döneminde olduğu gibi, sonrası için alternatif isimler de toplum tarafından dikkatle izlenmektedir. Bu noktada Fatih Erbakan’ın yükselişi, sıradan bir çıkış değil, merkez sağ ve muhafazakâr siyasetin geleceğine dair önemli bir işarettir.

Zaman zaman Bilal Erdoğan üzerinden gelecekte liderlik senaryoları konuşulsa da kısa vadede Türk siyasetindeki ana rekabet mevcut parti liderleri üzerinden yürümektedir.

Ara seçim olmaz, genel seçim ise 2026 yerine 2027 ilkbahar veya sonbahar senaryoları, siyasal zamanlama açısından daha mantıklı görülebilir. Özellikle ekonomi toparlanmadan yapılacak seçim, iktidar açısından gereksiz risk anlamına gelir.Tahminimce erken seçim 2027 Mayıs ayı ve Ekim ayı içerisinde olabilir, çünkü doğu ve güneydoğu illerindeki seçmenin katılımını arttırmak için, kışın sona ermesi, bahar başı daha uygun. Diğer taraftan yaz tatilinde tatilcilerin üç aylık süreçte memleketlerinden ayrılması seçime katılımı azaltacaktır, bu nedenle halkın katılımını arttırmak için, Mayıs ve Ekim ayı bana göre bu tarihler daha uygun gibi öngörüyorum.

CHP bütün milletvekilleri ve belediye başkanları, belediye meclis üyeleri dahil hepsi istifa da etse bu tarihlerden önce seçim olasılığı imkansız gibi.

Netice itibari ile CHP’nin ara seçim çağrısı gündemi hareketlendirse de, Türkiye’nin yakın siyasi geleceğinde asıl dikkat çeken başlıklardan biri Fatih Erbakan’ın yükselen profili olacaktır. İlkeli duruşu, temiz siyasi dili, köklü mirası ve genç lider enerjisiyle önümüzdeki yıllarda Türk siyasetinin en belirleyici figürlerinden biri olma potansiyeli taşımaktadır.

Allah’a ısmardık sağlıcakla kalın.

Aydın Benli

Siyaset Bilimci-Yazar

CHP’nin Ara Seçim Hamlesi ve Siyasette Yeni Denge Arayışı

KAHRAMAN BAŞSAVCI EBRU CANSU

Gülistan Doku…

Hayatının baharında, hayata sımsıkı tutunmuş bir genç kız! Ama 5 Ocak 2020’de bir anda ortadan kayboldu.

Tunceli Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi 2. sınıf öğrencisiydi. Aslen Diyarbakırlıydı. Hayalleri vardı! Geleceğe dair umutları vardı! O soğuk cümle kuruldu “Kızınız intihar etti, gidin.”

Bir ailenin yüreğine saplanan bu söz, yıllardır dinmeyen bir acının başlangıcı oldu. Ama ailesi başından beri buna inanmadı.

“Kızımız öldürüldü, üzeri örtülüyor” diyerek hak arayışlarını sürdürdüler.

Yıllar geçti, dosya kapatılmadı belki ama adeta tozlu raflara kaldırıldı. İddialar ise her geçen gün daha da ağırlaştı.

Delillerin karartıldığına dair şüpheler ayan beyan ortadaydı. Bazı kayıtların silindiği iddiaları, soruşturmanın özellikle “intihar” ihtimali üzerinde yoğunlaştırıldığına dair eleştiriler, dosyayı kapatma çabaları ve kamuoyunun zihninde tek bir soru Gülistan Doku’ ya ne oldu?

İşte tam bu noktada bir isim öne çıktı, Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu.

Her şey, 2022 yılında müdafi avukatının kapısına bırakılan, daktilo ile yazılmış bir notla yeniden gündeme geldi. Dosya yeniden tartışılmaya başlandı.

2024 yılında HSK kararıyla Tunceli’ye atanan Ebru Cansu, göreve gelir gelmez bu karanlık dosyayı devraldı. Onun yaklaşımı farklıydı. Bu dosyaya sadece bir soruşturma olarak bakmadı.

“Bir başsavcıdan önce ben bir anneyim. Gülistan benim de kızım. Bu yola başımı koyarım, Gülistan’a ne olduğunu bulacağım.”

Bu söz, sıradan bir açıklama değil, bir kararlılıktı. Hemen özel bir ekip kuruldu. Gülistan’ın kaybolduğu günlere ait 700 saatlik kamera kayıtları ve plaka tanıma sistemi verileri bizzat incelendi. Dönemin Tunceli valisinin arama çalışmalarını yanlış yönlendirdiği yönündeki iddialar da mercek altına alındı.

Dosya artık yeniden açılmış değil, yeniden yazılmaya başlanmıştı. Gülistan’ın ailesi yıllardır aynı cümleyi kuruyordu “Gerçeği istiyoruz.”

Bugün, o gerçeğin peşinde kararlı bir irade var.

Peki kimdir Ebru Cansu?

4 Temmuz 1976’da Çorum Alaca’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara Özel Yükseliş Koleji’nde, lise eğitimini Özel Antalya Koleji’nde tamamladı. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2001 yılında mezun oldu. Yaklaşık 13 yıl avukatlık yaptıktan sonra savcılığa geçti. İstanbul’da Cumhuriyet savcısı olarak görev aldı, ardından Denizli Çameli’nde görev yaptı. 2022’de Seferihisar Cumhuriyet Başsavcısı oldu. 2024 yılında ise Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atandı.

Onu farklı kılan sadece kariyeri değil, zor dosyalardan kaçmayan cesareti.

Tarih, cesur kadınları unutmaz.

Nene Hatun’u unutmadı.

Şerife Bacı’yı unutmadı.

Bugün de adalet için mücadele eden kadınları yazıyor. Gülistan Doku dosyası yalnızca bir kayıp vakası değildir. Bu dosya, adaletin üzerinin örtülüp örtülemeyeceğinin sınavıdır.

Benzer acılar başka dosyalarda da yaşanıyor.

Rojin Kabaiş cinayeti gibi!

Orada da beklenti aynı, delilleri karartan, gücünü kötüye kullanan kim varsa ortaya çıkarılsın.

Çünkü adalet, güçlü olanı koruduğunda değil, gerçeği ortaya çıkardığında anlam kazanır.

Eylül-Cumhuriyet Savcısı” romanımda bir kadın savcıyı anlatmıştım. Eylül Romanımda savcı Diyarbakırlıydı, burada kurban Diyarbakırlı ama hayat bazen romandan daha çarpıcıdır.

Eğer Ebru Cansu’nun bu mücadelesi romanlaştırılsa… İnanın, onlarca cilt yetmez. Çünkü bu hikâye sadece bir savcının değil, karanlığa karşı yürüyen bir vicdanın hikâyesidir. Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

Aydın Benli

Siyaset Bilimci- Roman Yazarı

KAHRAMAN BAŞSAVCI EBRU CANSU
Screenshot

Cengiz Zor Okul Saldırılarını Sert Bir Dille Lanetledi

Şanlıurfa’da ve Kahramanmaraş’ta ki eğitim yuvalarımızı hedef alan, masum evlatlarımızın ve fedakâr öğretmenlerimizin canına kasteden menfur saldırıları en şiddetli şekilde lanetliyoruz. Eğitim kurumları, bir milletin umudu ve aydınlık geleceğidir. Eğitim yuvalarımıza saldıracak kadar alçalan zihniyet, şunu bilmelidir ki ne Devletimizin sarsılmaz bütünlüğünü ne de Milletimizin birlik ve beraberlik iradesini sekteye uğratamayacaktır. Şu dabilinmelidir ki çocuklarımızı bu olaylara alet edenzihniyetlerin üzerine gideceğiz…

Tüm bu gelişmeler, çocuklarımızın en güzel yıllarını esir alan sanal dünyalara karşı ne kadar savunmasız olduğumuzu gösteriyor. Sosyal medya ve oyun platformlarıyla ilgili kontrolü sağlayacak adımlar vakit kaybetmeden atılmalıdır.

Millî görüşün manevi kalkınma hamlesinin ne kadar önemli olduğu bir kez daha bu olaylarda           kendini göstermiştir.

Aziz milletimizin başı sağa olsun.

Cengiz ZOR

Yeniden Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı

Geciken Adalet, Yıllarca Süren Dava dosyaları ve Mazlumun Bekleyişi

Adalet, bir toplumun omurgasıdır. Eğildi mi devlet sarsılır, kırıldı mı millet dağılır. Bugün Türkiye’de sokakta, kahvede, adliye koridorlarında en çok konuşulan meselelerden biri artık açıkça şudur ki “Adalet var mı, yok mu?”

Çünkü ortada inkâr edilemez bir gerçek var ki yıllarca süren davalar, iftirayla hayatı kararan insanlar, kendini doğru dürüst savunamadan cezaevlerinde çürüyen mazlumlar.

Şahsımın da mağdur oldu bu durum, ülkemizin adalet konusunda dinmeyen acısı ve ağrısıdır. Dosyalar kabarıyor, bitmeye dosyalar ve her yıl klasörler büyüyor ama adalet yerinde sayıyor. Yeni adliye binaları inşa ediliyor, personel sayıları artıyor ama davalar yıllarca uzuyor.

Bir boşanma davasının 7 yıl sürdüğü bir sistemden bahsediyoruz. Üstelik ortada maddi deliller varken! İstinafı, Yargıtay’ı derken bu süre 10 yılı aşıyor. Peki bu süreçte ne oluyor?

Bir ömür gidiyor, insan biyolojik ve maddi olarak yıpranıyor. Aileler dağılıyor, çocuklar travmayla büyüyor, insanlar hayatlarının en verimli yıllarını mahkeme kapılarında tüketiyor ve yeni hayat kuramıyor. En basit bir hukuk davasının bile yerelde 5 yılın üzerine çıktığı bir düzen, artık sadece “yavaş işleyen” değil, hakkı geciktirerek fiilen ortadan kaldıran bir düzendir.

Çünkü hukukta değişmeyen bir gerçek vardır Geciken adalet, adalet değildir.

Bugün halkın en büyük serzenişlerinden biri de şu ki “Güçlü olan kazanıyor, zengin olan kurtuluyor.”

İşte bu algı, adalet sisteminin karşı karşıya olduğu en büyük tehlikedir. Çünkü adalet sadece dağıtılan bir hüküm değil, aynı zamanda toplumun devlete olan güvenidir.

Eğer vatandaş mahkemeye umutla değil korkuyla giriyorsa,eğer haklı olan değil güçlü olan kazanıyor algısı yerleşmişse,orada sadece hukuk değil, devletin meşruiyeti yara alır.

Bir diğer büyük sorun ise uygulamadaki keyfilik hissidir.Reddi hâkim talepleri, kâğıt üzerinde var, pratikte yok gibi.

Vatandaş “Bu hâkim tarafsız değil” dediğinde, çoğu zaman bu talep ciddiyetle ele alınmıyor. Oysa bir hâkimin hatasını, önyargısını ya da ihmalini yıllarca çeken yine vatandaş oluyor.

Hâkim karar verir, ama o kararın yükünü bir insan ömür boyu taşır.

Bu yüzden mesele sadece teknik bir yargı sorunu değil, doğrudan insan hayatına dokunan bir adalet meselesidir.Bunun birde ilahi adalet boyutu vardır, dünya fani her insan ölümlüdür ya peki Yüce Allah bunu sormaz mı?

Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek, sistemin içinden gelen bir isim. Sahayı bilen, sorunları teoriden değil pratiğin içinden tanıyan bir isim. Bugün halkın beklentisi şu, sorunları görmek değil, çözmek. Çünkü artık sabır sınırına gelinmiş durumda.

• Yıllarca süren davalara üst sınır getirilmeli.

• Geciken dosyalarda sorumluluk mekanizması işletilmeli.

• Hâkimlerin performansı sadece karar sayısıyla değil, adaletin zamanında tecellisiyle ölçülmeli.

• Reddi hâkim müessesesi gerçekten işler hale getirilmeli.

• Maddi delile rağmen uzayan davalar özel denetime tabi tutulmalı.

En önemlisi, hesap verilebilirlik sağlanmalı, bir dosya 7 yıl sürüyorsa bunun bir izahı olmalı. Bir insan 10 yıl adalet bekliyorsa bunun bir sorumlusu olmalı.

Makul sürede yargılanma hakkı hem Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda hem de taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerde açıkça güvence altına alınmıştır!

Anayasa m.36: Herkesin adil yargılanma hakkı vardır.

Anayasa m.141: “Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.6: Herkes, davasının makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.

Bu hükümler bir araya geldiğinde ortaya net bir tablo çıkıyor, yargının görevi sadece karar vermek değil, o kararı zamanında vermektir. Bende bu durumdan çok mağdurum ve bu kanun ve anayasalları alenen çiğneyenler var!

Unutulmamalıdır ki; Adalet sarayları ne kadar büyük görkemliolursa olsun, eğer içinde adalet gecikiyorsa o binalar sadece beton yığınıdır. Devletin gücü tankıyla, topuyla değil, mazlumun yanında durabilme cesaretiyle ölçülür. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni kanunlardan önce, mevcut hukukun hızlı, adil ve eşit uygulanmasıdır. Çünkü bir devletin temeli sarsılırsa, onu ayakta tutan tek şey adalettir.

Sayın Gürlek halkın bu sorununu ivedilikle çözmeli, halkı mağdur eden yargı mensupları hakkında idari işlem yapılması adalete olan ve sayın Gürlek’e olan güveni artıracaktır, umudumuz sayın Gürlek’e tamdır. Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

Aydın Benli

Siyaset Bilimici Yazar

İNSANLIK HAKİKATEN ÖLMÜŞ MÜ?

Son günlerde gündeme düşen bir olay, toplum olarak nerede durduğumuzu yeniden sorgulamamıza neden oldu. Mersin’de belediyeye bağlı bir aşevinde ihtiyaç sahiplerine dağıtılan kavurmanın içinden çıkan bir çip, akıllara durgunluk veren bir gerçeği ortaya çıkardı. İddiaya göre kavurmadaki etin, bir dönem yarışlarda şampiyonluklar kazanmış olan Smart Latch adlı yarış atına ait olduğu anlaşıldı.

Olayın hikâyesi daha da düşündürücü. Yarış sırasında sprint yaparken ayağındaki acı fark edilen atın, ayağında kırık olduğu tespit ediliyor. Sonrasında sahibi tarafından bir çiftliğe veriliyor. Ancak bu hikâye burada bitmiyor. O çiftlikten çıkan etin kavurma haline getirilerek aşevine kadar ulaştığı iddia ediliyor. Bir vatandaşın yemeğinden çıkan çip sayesinde durum fark ediliyor ve incelemeler sonucunda etin bir yarış atına ait olduğu öne sürülüyor.

Bu olayın doğruluğu veya ayrıntıları elbette ilgili kurumların incelemeleriyle netleşecektir. Ancak ortada çok daha büyük bir soru var! Eğer bir şampiyon yarış atının eti bir şekilde insanların sofrasına kadar gelebiliyorsa, acaba bilmediğimiz daha kaç gıda skandalı sofralarımıza ulaşmıştır?

İnsan bu noktada neye üzüleceğini şaşırıyor. Bir zamanlar yarış pistlerinde alkışlanan bir şampiyonun akıbetine mi? Yoksa insanların farkında olmadan ne yediğini bilmeden sofraya oturmasına mı?

Gıda güvenliği, herhangi bir ticari mesele değil, doğrudan doğruya halk sağlığı meselesidir. Bu nedenle gıda üretimi ve denetimi konusunda çok daha güçlü, caydırıcı ve kararlı adımlar atılması şarttır. Sadece para cezalarıyla geçiştirilen yaptırımların ne kadar etkili olduğu ortada. Halkın sağlığıyla oynayanlara karşı çok daha ağır ve caydırıcı cezaların gündeme gelmesi gerektiği açıktır.

Bu tartışma bana başka bir olayı da hatırlattı. Sosyal medyada dolaşan bir videoda, Kazakistanlı bir vatandaş İstanbul’da bir restoranda et yediğini ve tadından bunun at eti olduğunu anladığını söylüyordu. Restoran sahibine “Geçen seferki attan istiyorum” dediğinde aldığı cevap ise daha da düşündürücüydü: “Sen nereden biliyorsun?” Ardından “Tamam, sus… sana getireyim.” denildiği iddia ediliyordu.

Elbette bu tür iddiaların doğruluğu ayrı bir tartışma konusudur. Ancak toplumda böyle bir güvensizlik oluşmuşsa, bu bile başlı başına ciddi bir sorundur.

İnsan sağlığıyla bu kadar kolay oynanabilir mi? Gıda güvenliği konusunda daha ne kadar olay yaşanması gerekiyor ki kalıcı ve güçlü bir yasal düzenleme yapılsın?

Bugün mesele sadece bir atın hikâyesi değildir. Mesele, soframıza gelen lokmanın güvenilir olup olmadığıdır. Çünkü güven kaybolduğunda, sadece gıda değil, toplumun vicdanı da zarar görür.

Bu haftaki köşe yazımda sizlerle bu buruk duygularımı paylaşmak istedim. İnsanlığın, vicdanın ve ahlakın para hırsına yenilmediği bir dünya dileğiyle…

Hoşça kalın, sağlıcakla kalın.

Aydın Benli

Siyaset Bilimci Yazar

Zarif Dokunuşlarla Bir İlçenin Hikâyesi

Toplumların kaderini çoğu zaman büyük projelerden çok, inançla çalışan insanların küçük ama kararlı adımları değiştirir. İşte eğitimci ve yerel yönetici Enver Yurtdaş’ın kaleme aldığı Zarif Dokunuşlar tam da bu gerçeği anlatan, yaşanmışlıklarla dolu bir eser olarak karşımıza çıkıyor.

Bu kitap, yalnızca bir kişinin anılarını anlatan sıradan bir hatırat değildir. Aynı zamanda Anadolu’nun bir ilçesinde, eğitim başta olmak üzere sosyal ve kültürel alanlarda verilen mücadelenin belgesidir. Yazarın uzun yıllar görev yaptığı Haymana’da yaşanan değişim süreci; eğitim, kültür ve yerel kalkınma ekseninde ele alınmaktadır.

Kitabın merkezinde eğitim vardır. Çünkü Yurtdaş’a göre bir toplumun gerçek dönüşümü ancak eğitimle mümkündür. Özellikle kız çocuklarının okullaşması konusunda yürüttüğü çalışmalar, eserin en dikkat çekici bölümlerini oluşturur. Yazar bu süreci “kardelenler” metaforuyla anlatır. Zorlu şartlara rağmen karın altından filizlenen kardelen çiçekleri gibi, okula gitmek için engelleri aşan kız çocukları da toplumun geleceğini aydınlatan birer umut sembolü olarak tasvir edilir.

Bu anlatılar yalnızca duygusal hatıralar değildir; aynı zamanda Anadolu’nun pek çok yerinde yıllarca süren eğitim mücadelesinin somut örnekleridir. Ailelerin ikna edilmesi, sosyal engellerin aşılması ve kız çocuklarının eğitim hayatına kazandırılması için verilen çabalar kitapta samimi bir dille aktarılmaktadır.

Eserin bir diğer önemli yönü ise kültürel ve doğal mirasa verilen değerdir. Yurtdaş, görev yaptığı bölgede yalnızca eğitim alanında değil, tarih ve doğa konusunda da farkındalık oluşturmak için çalışmıştır. İlçedeki tarihi yapıların restorasyonu, geçmişten kalan eserlerin korunması ve gelecek nesillere aktarılması için yürütülen projeler kitapta detaylarıyla anlatılmaktadır. Bu çalışmalar, yerel yönetim anlayışının yalnızca altyapı hizmetlerinden ibaret olmadığını, aynı zamanda kültürel kimliği koruma sorumluluğu taşıdığını da göstermektedir.

Doğal miras konusundaki çabalar da dikkat çekicidir. Özellikle Haymana Zarif Akyıldızı adlı endemik bitkinin tanıtılması ve korunması için yapılan çalışmalar, yazarın doğaya olan duyarlılığını ortaya koymaktadır. Bu bitkinin tanıtımı sayesinde bölgenin biyolojik zenginliğine dikkat çekilmiş ve yerel farkındalık artırılmıştır.

Kitap aynı zamanda bir yerel kalkınma hikâyesidir. Bir öğretmenin bakış açısıyla ele alınan bu süreçte, eğitimle başlayan değişimin zamanla sosyal ve kültürel gelişime nasıl katkı sağladığı gözler önüne serilmektedir. İnsanların bilinçlenmesi, kültürel değerlerin sahiplenilmesi ve yerel kimliğin güçlenmesi gibi konular, eserin ana temaları arasında yer almaktadır.

Zarif Dokunuşlar, bireyin doğup büyüdüğü topraklara karşı hissettiği sorumluluğun güçlü bir ifadesidir. Enver Yurtdaş, kendi yaşam hikâyesini anlatırken aslında bir öğretmenin azim ve vicdanla çalıştığında neleri değiştirebileceğini göstermektedir. Kitaptaki her hatıra, eğitimin dönüştürücü gücünü ve insanın memleketine olan gönül borcunu simgeleyen birer örnek niteliğindedir.

Sonuç olarak bu eser, yalnızca geçmişe dair bir hatıra kitabı değil; aynı zamanda geleceğe bırakılmış bir mesajdır. Eğitimle başlayan değişimin toplumun her alanına yayıldığını anlatan kitap, okura umut, kararlılık ve sorumluluk duygusu aşılamayı amaçlamaktadır.

Belki de bu yüzden Zarif Dokunuşlar, bize şu gerçeği hatırlatır.

Bir toplumun kaderi, çoğu zaman büyük sözlerle değil; samimiyetle atılan küçük ama kararlı adımlarla değişir. Enver Yurtdaş hoca bu eserle Hayata güzellikler katmış, yolu açık olsun. Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

İçi Boşaltılmaya Çalışılan İslam

Kıymetli dostlar,

Bu hafta sinema ve dizi sektöründe sıkça karşımıza çıkan, “İslam’ı sevdirmek” iddiasıyla sunulan fakat içi boşaltılmış bir anlayışı konuşalım istiyorum. Ekranlarda bolca “hoşgörü”, “iyi niyet”, “insanlık” vurgusu görüyoruz, ancak mesele ayete, hadise, hükme gelince derin bir sessizlik hâkim. Sormak gerekiyor: Ayetsiz, hadissiz bir İslam anlatısı mümkün mü? Mümkünse bu anlatı neyi temsil eder?

En çok izlenen dizilerde ya da gişe rekorları kıran filmlerde Yüce Allah’ın ayetlerinin Türkçe olarak senaryoya işlendiğini hiç gördünüz mü? Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hadis-i şeriflerinin diyaloglarda doğal biçimde yer aldığını hatırlayan var mı? Din, yalnızca yumuşak bir dil, genel bir ahlak çağrısı ve belirsiz bir “iyi insan olma” söylemine indirgeniyor. Oysa İslam; hükmüyle, ölçüsüyle, ahlakıyla, ibadetiyle bir bütündür. Bir parçasını alıp diğerini görünmez kılmak, sevdirme değil; seyrelterek etkisizleştirmedir.

Burada kasıtlı bir tercih olduğunu düşünmemek saflık olur. Bir dönem bu yaklaşımın, dini “zararsız” bir folklor unsuru hâline getirmeyi hedefleyen projelerin parçası olduğu açıkça konuşuldu. Hoşgörü vurgusu, elbette İslam’ın özündedir; fakat tek başına bırakıldığında hakikatin üzerini örten bir perdeye dönüşebilir. İslam yalnızca “kimseyi incitmeyen” bir duygu değil, hayatı düzenleyen ilahi bir ölçüdür.

Son yıllarda sinema, dizi ve popüler kültürde tekrar eden bir şablon var. İmam, hoca ya da din adamı figürü çoğu zaman cahil, çıkarcı, ikiyüzlü, baskıcı, hatta kimi zaman suçla iç içe bir karakter olarak resmediliyor. Buna karşılık dindar olmayan ya da dine mesafeli karakterler “özgür”“vicdanlı” ve “aydın” olarak konumlandırılıyor. Bu bir tesadüf değil, bilinçli bir algı inşasıdır.

Gelin bir de mekânlara bakalım. AVM’lerde mescitler neden çoğu zaman kapalı garajların en atıl köşesinde, tuvaletlerin bitişiğinde, rutubet ve kokuyla iç içe? Dua ederken el açıp Rabbimizden en güzelini isteriz, peki iş ibadete gelince neden en kötüsüne razı oluruz? Bu çelişki tesadüf mü? Yoksa ibadetin hayatın merkezinden yavaş yavaş itilmesinin mekânsal bir yansıması mı?

Mahalle camilerinde ise başka bir uçla karşılaşıyoruz. Bina ne kadar görkemliyse, içinin o kadar boş olduğu acı bir gerçek hâline geliyor. Mermerler, avizeler, kubbeler, ama cemaat az, sohbet yok, ilim halkası yok. Camiler birer “seyirlik yapı”ya, din de “gösterişli ama etkisiz” bir dekor unsuruna dönüşme riskiyle karşı karşıya.

Oysa kıymetli dostlar, ayetsiz ve hadissiz İslam olmaz. Allah sevgisini işleyecekseniz, O’nun kelamını da işlemek zorundasınız. Peygamber sevgisinden söz edecekseniz, O’nun sünnetini de hayata katmak zorundasınız. Sinema ve dizilerde “maneviyat” adı altında sunulan şey, ölçüsüz bir duygusallıktan ibaret kalıyorsa bu, sevdirme değil, boşaltmadır.

Bu noktada bir örneği özellikle anmak isterim. Celal Karatüreve arkadaşları Yüce Allah’ı anlatırken hiçbir yapaylığa kaçmadan, riyasız ve çıkarsız bir şekilde, okudukları ilahilerle İslam’ı dünyaya sevdirdiler. Allah ismini her yerde duyurdular. Ne büyük prodüksiyonlar ne karmaşık senaryolar, sadece samimiyet, sadece hakikat. İşte gerçek etki böyle doğar. Allah onlardan razı olsun.

Son söz şu olsun, İslam’ı sevdirmek, onu inceltmekle değil,aslını, özünü ve ölçüsünü cesaretle ortaya koymakla mümkündür. Hoşgörü, ayetle ve hadisle birlikte anlamlıdır. Mekânlar, niyetin aynasıdır. Ekranlar, mesajın taşıyıcısıdır. Eğer biz içini boşaltırsak, bir gün geriye sadece kabuk kalır ve kabuklar, fırtınaya dayanmaz. Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

Aydın Benli

Siyaset Bilimci Yazar

İRAN’A SALDIRI, BÖLGEYE SALDIRIDIR!


Ortadoğu yeniden bir ateş çemberine sürüklenmek isteniyor. İran’a yönelik askeri müdahale ihtimali konuşuluyor. Tehdit dili yükseliyor, savaş senaryoları servis ediliyor. Oysa açık bir gerçeği görmek gerekiyor, İran’a yönelik bir saldırı, yalnızca bir devlete değil, bölgesel istikrara yönelmiş bir hamledir.

İran, 90 milyona yaklaşan nüfusuyla, köklü devlet geleneğiyle ve bölgesel etkisiyle sıradan bir ülke değildir. Tarih boyunca işgale karşı direnmiş, dış müdahalelere karşı kendi siyasal sistemini korumuş bir devlettir. Eleştirilecek yönleri olabilir,ancak hiçbir ülkenin egemenliği dış güçlerin askeri operasyonlarıyla dizayn edilemez.

Uluslararası hukukun temel ilkesi açıktır, egemenlik ve toprak bütünlüğü dokunulmazdır. Bir ülkeye yönelik tek taraflı askeri saldırı, Birleşmiş Milletler sistemi açısından da meşruiyet sorunu doğurur. “Önleyici savaş” ya da “güvenlik tehdidi”gibi kavramlar, geçmişte Irak örneğinde olduğu gibi milyonlarca insanın hayatına mal olmuş felaketleri meşrulaştırmak için kullanılmıştır.

İran’a yapılacak bir müdahale yalnızca Tahran’ı hedef almaz. Irak’ı, Suriye’yi, Lübnan’ı, Körfez’i ve doğrudan Türkiye’yi etkiler. Hürmüz Boğazı’nın kapanması ihtimali küresel ekonomiyi sarsar. Petrol fiyatları fırlar, enerji krizi derinleşir. Küresel tedarik zincirleri kırılır ve en önemlisi milyonlarca sivil yerinden olabilir.

Olası bir savaşın en ağır sonuçlarından biri kitlesel göç olacaktır. İran gibi büyük ve nüfus yoğunluğu yüksek bir ülkede yaşanacak geniş çaplı bir çatışma, milyonlarca insanı sınır hatlarına yönlendirebilir. Bu insanların önemli bir kısmının rotası Türkiye olacaktır. 5 milyonluk bir göç dalgası ihtimali, sadece insani değil; ekonomik, sosyal ve güvenlik boyutları olan devasa bir kriz anlamına gelir.

Türkiye zaten uzun yıllardır göç yükünü taşıyan bir ülke. Suriye savaşı bunun en somut örneğidir. Böyle bir tabloda barınma, istihdam, kamu hizmetleri, sosyal uyum ve sınır güvenliği yeniden ağır baskı altına girer. Bu mesele artık yalnızca dış politika başlığı değil doğrudan milli güvenlik meselesidir.

Unutulmamalıdır ki savaşın kazananı yoktur. En ağır bedeli siviller öder.

İran’ın güvenlik kaygıları, bölgesel rekabetleri ve nükleer programı elbette tartışılabilir. Ancak çözüm askeri yıkım değil diplomatik müzakeredir. Nükleer anlaşma masası yeniden kurulabilir. Bölgesel güvenlik mekanizmaları güçlendirilebilir. Sert güç yerine akıllı diplomasi tercih edilebilir.

Türkiye açısından tablo nettir, komşumuz İran’ın istikrarsızlaşması Türkiye’nin güvenliğini doğrudan etkiler. Sınır güvenliği, ticaret yolları, enerji arzı ve göç riski hayati başlıklardır. Türkiye’nin çıkarı İran’ın bombalanmasında değil, bölgede barışın korunmasındadır.

Peki İslam dünyası nerede?

İslam coğrafyası zaten ateş hattında. Gazze yanıyor, Yemen kan ağlıyor, Suriye yıllardır toparlanamıyor. Şimdi İran ihtimali konuşuluyor. Ancak güçlü ve ortak bir diplomatik refleks ortaya konulamıyor. “Savaşa hayır” diyen sesler neden bu kadar cılız? Neden ortak bir caydırıcı diplomasi üretilemiyor?

Bu suskunluk, parçalanmışlığın ve jeopolitik bağımlılıkların sonucudur. Oysa İslam ülkeleri nüfus, enerji kaynakları ve stratejik konum itibarıyla küresel siyasette ciddi bir ağırlık oluşturabilecek potansiyele sahiptir. Eğer ortak tavır alınamazsa, krizler sırayla her başkenti yoklamaya devam eder.

Dünya da büyük ölçüde sessizdir. Küresel güçler çoğu zaman krizleri yönetilebilir araçlar olarak görür. Silah endüstrisi büyür, enerji piyasaları dalgalanır; fakat sınır hattındaki çocuklar, kadınlar ve siviller kaybeder.

Bugün ihtiyaç olan şey güç gösterisi değil diplomatik cesarettir.

Ortadoğu’nun ihtiyacı yeni bir savaş değil, kalıcı bir barıştır.

Mesele yalnızca İran değildir.

Mesele bölgenin geleceğidir.

Mesele milyonlarca insanın yerinden edilme ihtimalidir.

Mesele Türkiye’nin sosyal ve ekonomik dengeleridir.

Bölgemizin geleceği askeri hesaplarla değil, ortak güvenlik ve karşılıklı saygı ilkesiyle inşa edilebilir. Türkiye de bu anlayışın güçlü savunucusu olmalıdır. Çünkü barış yalnızca İran’ın değil, Türkiye’nin ve tüm bölgenin çıkarınadır.

Savaşa hayır.

Dış müdahaleye hayır.

Bölgesel yıkıma hayır.

Aksi halde ateş yalnızca bir ülkeyi değil, bütün bir coğrafyayı yakar.

Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

Aydın Benli

Siyaset Bilimci Yazar

SİYASİ ANALİZ, DEĞİŞEN DENGELERDE YENİDEN REFAH GERÇEĞİ!


Kıymetli dostlar,

Türkiye siyaseti yine tarihi bir eşikten geçiyor. Ankara kulisleri kaynıyor, parti içi dengeler yeniden tartılıyor, kamuoyu yoklamaları her hafta yeni bir tablo ortaya koyuyor. Siyasetin doğasında rekabet vardır ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, sadece bir rekabeti değil, aynı zamanda bir yön arayışını da işaret ediyor.

Ana muhalefet cephesinde yaşanan tartışmalar bunun en somut örneği. CHP’de kayyım iddiaları, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden göreve gelip gelmeyeceğine dair söylentiler, kurultay sonrası oluşan iç dengeler. Tüm bu başlıklar partinin enerjisini iç tartışmalara yöneltiyor. Üstelik buna bir de devam eden hukuki süreçler ve mahkeme gündemleri eklendiğinde ortaya farklı bir tablo çıkıyor.

Eğer bir siyasi parti kamuoyu önünde sürekli savunma pozisyonunda kalırsa, gündem belirleyen değil gündeme cevap veren konuma düşer. Mahkeme salonları ile siyasi meydanlar arasında sıkışan bir görüntü, seçmen psikolojisini doğrudan etkiler. Seçmen kriz değil çözüm görmek ister polemik değil proje duymak ister iç hesaplaşma değil gelecek vizyonu arar.

Siyaset boşluk kabul etmez. Tam da bu noktada Yeniden Refah Partisi’nin yükselişi dikkat çekiyor. Son genel seçimlerde Türkiye’nin üçüncü büyük partisi olarak önemli bir çıkış yakalayan YRP, bugün geldiği noktada yalnızca bir “sürpriz parti” değil, kalıcı bir aktör olduğunu gösteriyor. Üstelik bu yükseliş gürültülü değil, istikrarlı ve adım adım ilerleyen bir büyüme şeklinde gerçekleşiyor.

Özellikle sahada konuşulan bir gerçek var, Yeniden Refah Partisi’nden seçilmiş olup daha sonra farklı tercihler yapan bazı belediye başkanları ve milletvekillerinin yeniden Refah çizgisine yönelmesi ya da partiye yakın durması. Siyasette seçilmiş isimlerin yön değiştirmesi, sadece kişisel karar değil,aynı zamanda tabandaki eğilimin işaret fişeğidir. Bu durum, YRP’ye olan teveccühün arttığı şeklinde yorumlanıyor.

Bugün sandık kurulsa Yeniden Refah Partisi’nin yüzde 7,5 bandını rahatlıkla aşabileceğine dair değerlendirmeler ciddiyetle konuşuluyor. Daha da önemlisi, anketlerde yüzde 20’lere yaklaşan kararsız seçmen kitlesinin önemli bir bölümünün muhafazakâr hassasiyet taşıyan ve ekonomik kaygıları yüksek seçmenlerden oluşmasıdır. Bu kitle, ideolojik savrulmalardan ziyade netlik ve güven arıyor.

Yeniden Refah Partisi’nin yükselişinin arkasında üç temel dinamik öne çıkıyor.

Birincisi: Net kimlik ve söylem tutarlılığı.

Siyasi yelpazede konumunu belirsizleştirmeyen, tabanına güven veren bir çizgi. Seçmen, nerede durduğunu açıkça gösteren partilere yönelme eğilimindedir.

İkincisi: Ekonomik vurgunun merkezde olması.

“Milli ekonomi”“üretim odaklı kalkınma”, “adil paylaşım” ve dar gelirliyi önceleyen sosyal politikalar.Ekonomik sıkıntının hissedildiği dönemlerde bu mesajlar karşılık buluyor.

Üçüncüsü: Liderlik profili.

Dr. Fatih Erbakan’ın polemikten uzak, sakin ama kararlı dili,Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın mirasını güncel sorunların çözümü doğrultusunda tecrübe ile çözüm arzusu. Bu profil, özellikle yorgun seçmen üzerinde güven duygusu oluşturuyor.

Burada bir başka önemli başlık daha var, miras ve ruh meselesi.

Dr. Fatih Erbakan’ın siyasetteki yürüyüşü, yalnızca bir parti liderliği değil, aynı zamanda Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın temsil ettiği Millî Görüş geleneğinin yeniden yorumlanması olarak görülüyor. 54. Hükümet döneminde ortaya konulan “havuz sistemi”, denk bütçe yaklaşımı, üretim ve sanayi hamleleri bugün yeniden hatırlatılıyor. O dönemin ekonomik disiplini ve yerli üretim vurgusu, günümüz ekonomik tartışmalarında referans noktası haline geliyor.

Yeniden Refah Partisi, 54. Hükümet ruhunu güncelleyerek siyaset sahnesine taşıma iddiasında. Bu iddia sadece nostaljik bir gönderme değil, ekonomik bağımsızlık, ahlaki siyaset ve sosyal adalet ekseninde yeni bir politika üretme arayışı olarak sunuluyor. Parti tabanı da tam olarak bu süreklilik duygusuna sahip çıkıyor.

Bugün Türkiye’de seçmen davranışı üç temel başlık etrafında şekilleniyor, ekonomi, güven ve istikrar.

Ana muhalefetin iç tartışmalar ve hukuki mücadelelerle meşgul olduğu bir atmosferde, Yeniden Refah Partisi teşkilat yapısını güçlendirmeye, saha çalışmalarını artırmaya ve söylemini sadeleştirmeye odaklanıyor. Bu strateji, kararsız seçmen üzerinde etkili oluyor.

Unutmayalım ki kararsız seçmen homojen değildir. İçinde küskünler vardır, protesto oyuna meyilli olanlar vardır, bekle-gör diyenler vardır. Ancak ortak noktaları şudur, güven ararlar. Eğer bir siyasi hareket güven duygusunu pekiştirirse, kararsızların önemli bir bölümünü kendine çekebilir.

Yeniden Refah Partisi bugün tam da bu eşiğe dayanmış görünüyor. Artık soru “barajı geçer mi?” değil, “hangi dengeleri değiştirir?” sorusudur. Çünkü yüzde 7–10 bandı Türkiye siyasetinde kilit bir alan demektir. Bu oran, sadece Meclis aritmetiğini değil, ittifak dengelerini ve yerel seçim stratejilerini de doğrudan etkiler.

Önümüzdeki süreçte CHP’nin enerjisini mahkeme süreçlerine mi yoksa saha çalışmalarına mı vereceği, iktidar kanadının ekonomik tabloyu ne ölçüde toparlayacağı ve Yeniden Refah Partisi’nin yükseliş ivmesini ne kadar sürdürebileceği belirleyici olacak.

Ancak bugünden görünen tablo şudur ki;

Türkiye’de seçmen yeni bir denge arıyor ve Yeniden Refah Partisi bu arayışın merkezinde yer alıyor. Siyasette 24 saat uzun bir zamandır. Fakat istikrarlı yükseliş, günübirlik tartışmalardan daha güçlüdür. Allah’a ısmarladık, hoşça kalın.

Aydın Benli

Siyaset Bilimci Yazar.

Eskişehir Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Güneş’e yönelik skandal sözleri Kınıyorum!

Bir toplumun en köklü hafızası, diliyle, inancıyla, örfüyle ve elbette ki kıyafetiyle yaşar. Asırlardır taşınan yöresel kıyafetleri “aşağılayıcı” sözlerle hedef almak, yalnızca bir kumaş parçasını değil, o kumaşın içindeki tarihi, emeği ve kimliği küçümsemektir. Daha da acısı, bunu yaparken kendini milliyetçi olarak tanımlayanların ortaya koyduğu bu çelişkidir.

Milliyetçilik, köküne saygı duymaktır, değerini korumaktır, milletin onurunu savunmaktır. Kendi milletinin kıyafetine dudak büküp, kendi insanının kültürünü hor gören bir anlayışın milliyetçilikle uzaktan yakından ilgisi olamaz. Medeniyeti çıplaklıkta, ilerlemeyi köksüzlükte arayan bu zihniyet, aslında ne bu toprağı tanır ne de bu milletin ruhunu anlar.

Toplumu ayrıştıran, insanları inancı ve yaşam biçimi üzerinden hedef gösteren dil özgürlük değil, sorumsuzluktur. Eleştiri başka şeydir, hakaret başka. Fikir beyanı başka şeydir, kin ve düşmanlığı körüklemek başka. Hukukun devreye girmesi de tam bu çizginin aşıldığı noktada anlam kazanır.

Bugün gelinen noktada, Eskişehir Mihalgazi Belediye Başkanı Sayın Zeynep Güneş hakkında yürütülen süreç üzerinden yapılan tartışmalar bize şunu bir kez daha göstermiştir ki  bu milletin değerleri sahipsiz değildir. Kültürüne, inancına ve kimliğine yönelen her küçümseyici dil toplum vicdanında karşılığını mutlaka bulur.

Hiç kimse bu toprakların evladına kendi kültüründen utanmayı öğretemez. Hiç kimse asırlık mirası “geri kalmışlık” diyerek yok sayamaz. Çünkü ben biliyorum ki kökünü inkâr edenin geleceği de olmaz.

Bu nedenle, değerlerimizi hedef alan bu anlayışı en sert şekilde kınıyorum. Kıyafet üzerinden yapılan küçümsemenin de, sahte milliyetçilik maskesi altında yürütülen bu dilin de karşısında durmak; yalnızca bir tercih değil, bir sorumluluktur.

Sayın Zeynep Güneş’in yanında olduğumu ve kendisini desteklediğimi açıkça ifade ediyorum. Mesele kişilerden öte; kültüre, saygıya ve toplumsal huzura sahip çıkma meselesidir.

Unutulmasın ki; Bu millet çok şey gördü, çok badire atlattı ama hiçbir zaman kendi değerlerinden vazgeçmedi. Bugün de vazgeçmeyecek.

Allah’a emanet olun.

“Bal Tuzağı” İstihbaratın En Eski ve En Tehlikeli Silahı ve Jeffrey Epstein

İstihbarat dünyasında kurşunlardan daha etkili silahlar vardır. Bunların başında da “bal tuzağı” olarak bilinen yöntem gelir. Bu yöntem, görünüşte romantik ya da duygusal bir ilişkinin arkasına gizlenmiş, son derece hesaplı ve profesyonel bir istihbarat operasyonudur. Tarih boyunca büyük devletler, kritik bilgileri elde etmek ya da hedef şahısları kontrol altına almak için bu yöntemi defalarca kullanmıştır.

Bal tuzağı, temelde hedef kişinin zafiyetleri üzerine kurulur. Bu zafiyet kimi zaman yalnızlık, kimi zaman şehvet, kimi zaman da hırs ve ihtiras olabilir. İstihbarat servisleri, hedefi önce analiz eder sonra zaaflarını, alışkanlıklarını ve psikolojik kırılma noktalarını tespit eder. Ardından sahneye “tuzak unsuru” çıkar. Bu kişi, hedefin ilgisini çekecek özelliklerle donatılmıştır. Kurulan ilişki, gerçek bir duygusal bağ gibi görünse de aslında her adımı planlanmış bir operasyondur.

Amaç her zaman aynıdır, bilgi, nüfuz veya şantaj materyali elde etmek.

Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloku ve Batı istihbarat servisleri arasında yaşanan gizli savaşta bal tuzağı operasyonları sıkça kullanıldı. Sovyetler Birliği’nin KGB teşkilatı, özellikle Batılı diplomat ve askerleri hedef alan bu tür operasyonlarla tanınırdı. Aynı şekilde Batılı servislerin de benzer yöntemlere başvurduğu bilinen bir gerçektir. İstihbarat dünyasında bu yöntem, adeta “klasik” bir araç haline gelmiştir.

Son yıllarda kamuoyuna yansıyan bazı büyük skandallar, bu yöntemin yalnızca geçmişte kalmadığını, günümüzde de çok daha sofistike biçimlerde kullanıldığını göstermektedir. JeffreyEpstein dosyaları, dünya siyaset ve iş çevrelerinin karanlık ilişkilerini gözler önüne seren önemli bir örnektir.

Epstein’ın cezaevinde ölümü de bu tartışmaların en kritik başlıklarından biri haline gelmiştir. Resmî kayıtlara göre 10 Ağustos 2019’da New York’taki Metropolitan CorrectionalCenter’da intihar etmiştir. Ancak olayın yaşandığı gün güvenlik kameralarının arızalı olması, nöbetçi gardiyanların görevlerini ihmal ettiğine dair raporlar ve cezaevi prosedürlerindeki ciddi aksaklıklar, kamuoyunda büyük soru işaretleri doğurmuştur. Bu durum, yalnızca bir adli vaka olmaktan çıkmış, küresel ölçekte tartışılan bir güvenlik ve istihbarat meselesine dönüşmüştür.

İstihbarat dünyasında genel kabul gören bir ilke vardır kiDevletler, kendileri için kritik görevler üstlenmiş kişileri kolay kolay kaderine terk etmez. Çünkü o kişi yalnızca bir birey değil, aynı zamanda bir bilgi deposudur. Bildikleri, ilişkileri ve taşıdığı sırlar, birçok devlet veya güç odağı için hayati öneme sahip olabilir. Bu nedenle bazı çevreler, Epstein gibi çok sayıda güçlü isimle ilişkisi olduğu iddia edilen bir kişinin cezaevinde bu kadar “tesadüfi” ihmaller zinciri içinde ölmesini inandırıcı bulmamaktadır.

Kameraların çalışmaması, gardiyanların uyuması, prosedürlerin uygulanmaması gibi tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, kamuoyunda “Bu gerçekten bir intihar mıydı?” sorusu hâlâ güçlü biçimde sorulmaya devam etmektedir. 

Bal tuzağı operasyonlarının mantığı da tam bu noktada devreye girer. Eğer bir kişi, dünya liderleri ve büyük güç odakları hakkında kritik ve potansiyel olarak yıkıcı bilgilere sahipse, o kişinin kaderi artık yalnızca bireysel bir mesele olmaktan çıkar. Bu durum, devletler arası güç dengeleriyle doğrudan ilişkili hale gelir.

İşte bu yüzden, karşı istihbarat faaliyetleri modern devletler için hayati önem taşır. Sadece bilgi toplamak değil, aynı zamanda kritik kadroları bu tür tuzaklardan korumak da milli güvenliğin temel unsurlarından biridir. Çünkü bazen bir skandal, bir kayıt ya da bir fotoğraf, bir ülkenin siyasi yönünü bile değiştirebilir.

Ödüllü “İSTİHBARATÇI– Akıl Oyunları Romanımızda bu konuyu işlemiştik okumanızı tavsiye ederim. Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

Epstein Dosyaları Bir Skandal Değil, Bu Bir İnsanlık Suçudur

Artık “şok olduk”“dehşete kapıldık” gibi süslü cümleleri bir kenara bırakalım. Jeffrey Epstein dosyaları bir skandal değildir. Bu, modern dünyanın göbeğinde işlenmiş örgütlü bir insanlık suçudur ve bu suçun failleri, sokak aralarında değil; saraylarda, plazalarda, kürsülerde dolaşmıştır.

ABD Adalet Bakanlığı’nın açıkladığı üç milyon belge, aslında buzdağının görünen ucudur. Gazetecilerin, hukukçuların, araştırmacıların ortak kanaati nettir, en kirli, en mide bulandırıcı görüntüler hâlâ kasalarda bekletilmektedir. Neden? Çünkü o görüntüler yayınlandığı an, “saygın” diye sunulan birçok ismin maskesi paramparça olacaktır.

İddialar korkunçtur. Epstein adasında her odada gizli kameralar olduğu, bu kameraların çocuklara karşı işlenen suçları kaydettiği öne sürülmektedir. Yaşları sekize kadar düşen çocukların sistematik biçimde istismar edildiği iddiaları, artık “komplo teorisi” değil, dosyalara girmiş beyanlardır. Ve bu adaya gidenler, sıradan insanlar değildir.

Siyasetin tepesinde olanlar…

Küresel sermayenin tanrıları…

Medyada “aydın”vizyoner“rol model” diye parlatılan figürler…

İsimler telaffuz ediliyor, ardından hemen şu sihirli cümle geliyor, “Hakkında kesinleşmiş hüküm yok.” Evet, yok. Çünkü sistem tam olarak bunun için var. Güçlülerin yargılanmaması için.

Virginia Giuffre’nin anıları bu yüzden bir tokattır. Nobody’sGirl” bir kitap değil, hayatta kalabilmiş bir kurbanın mahkeme salonlarına sığmayan haykırışıdır. Bir insanın, “Bir seks kölesi olarak ölebilirdim” cümlesini kurması, tek başına bu düzenin çürümüşlüğünü anlatmaya yeter. Prens Andrew hakkında dile getirdiği iddialar inkâr edildi, parayla susturulmaya çalışıldı. Ama hakikat parayla boğulmaz; sadece geciktirilir ve şimdi asıl can yakan gerçeğe gelelim:

Bu iğrençliği yapanlar “cahil”“eğitimsiz”“ilkel” insanlar değildir. Tam tersine en iyi üniversitelerden mezun, en pahalı takım elbiseleri giyen, ahlak dersi vermeyi seven elit bir zümredir.

Demek ki sorun cehalet değil.

Demek ki sorun eğitim değil.

Sorun, ahlakın bilinçli olarak imha edilmesidir.

Ahlak gittiğinde geriye sadece çıplak içgüdü kalır. Güçlü olanın her şeyi yapabildiği, paranın suçu yıkadığı, çocukların bile “bedel” haline geldiği bir bataklık kalır ve bu bataklığa “özgürlük”“modernlik”, “ilerleme” denir.

Hayır.

Bu ilerleme değil bu vahşetin cilalanmış hâlidir. Epstein öldü, dosyalar açıldı deniyor. Ama gerçek şu ki eğer tüm görüntüler, tüm isimler, tüm ilişkiler ortaya dökülmezse, Epstein hâlâ yaşamaya devam ediyor demektir. Bir kişi olarak değil, bir sistem olarak. Artık bu noktadan sonra susan herkes suç ortağıdır. Görüp de konuşmayan, bilip de saklayan herkes bu karanlığın parçasıdır ve eğer bu dosyalar da bir şekilde örtbas edilirse, evet.

Adalet yoksa, kıyamet gerçekten kopmalıdır, yaşasın zalimler için CEHENNEM…

Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

6284 Sayılı Kanun Koruma mı, Yeni Bir Zulüm Biçimi mi?

“Hz. Yusuf kuyudan çıktı, Mısır’a sultan oldu” deriz. Doğru. Ama o cümlenin arasında yutkunarak geçilen bir hakikat vardır. Hz. Yusuf (a.s.), suçsuz olduğu hâlde yıllarca zindanda tutuldu. Gömleği arkadan yırtılmıştı, hakikatin delili ortadaydı. Buna rağmen, dönemin yasaları ve saray entrikaları “Kadının beyanını” esas aldı, adaleti değil. Neticede Yusuf, iffetiyle sınanmadı yalnız hukukun körlüğüyle sınandı.

Bugün 6284 sayılı Kanun etrafında dönen tartışmalar, işte tam bu noktaya temas ediyor. Kadını korumak iddiasıyla çıkarılan bir düzenlemenin, masumiyet karinesini zedelediği, aileyi korumak adına aileyi parçaladığı, adalet üretmek yerine yeni mağduriyetler doğurduğu yönünde ciddi itirazlar var. Bu itirazlar, şiddeti meşrulaştırma çabası değil hukukun terazisinin şaştığına dair bir feryattır.

Kur’an bize Hz. Yusuf kıssasında şunu öğretir, İffet, sabır ve adalet bir bütündür. Yüce Allah, Yusuf’un beşerî bir arzu hissettiğini ama ihlâsıyla korunmuş olduğunu bildirir. Buna rağmen, dedikodu kazan kaynatınca, Züleyha’nın talebiyle zindan kapıları kapanır. Hakikat bilinir ama siyaset, dedikodu ve güç dengeleri ağır basar. Zamanından çalınmış bir hayat. Biz hep Hz. Yususf’un iffet tarafını anlar, o taraftan baktık, asıl bakılacağı yer kadının beyanı ile gömleği arkadan yırtılması açık delil olmasın rağmen Hz. Yusuf zindana atıldı ve 12 yıl kadın beyanı ile ömründen ömür gitti.

Bugün de “günümüz Yusufları” var. İddia var, yargı yok, beyan var, delil yok, tedbir var, denetim yok. Uzayan yargılamalar, sorgusuz sualsiz evden uzaklaştırmalar, süresiz nafaka uygulamaları… Bunlar şiddeti önlemek yerine, yeni bir sosyal yarılma üretiyor. Aile yıkıldıkça toplum yoruluyor; toplum yoruldukça devletin omurgası zayıflıyor. Aile, medeniyetin çekirdeğidir, çekirdek çürürse gövde ayakta kalmaz.

Mesele “kadın mı erkek mi” meselesi değildir. Mesele adalettir. Kötü niyetin suiistimal alanı bulduğu her hukuk düzeni, masumları ezer. İstatistikler, uzun yargılama sürelerinin, hukuki belirsizliklerin ve denetimsiz tedbirlerin, şiddeti azaltmak yerine artırabildiğini söylüyor. Çünkü adalet geciktiğinde, öfke birikir, hukuk zayıfladığında, toplumsal güven çöker.

Bir iftira ihtimali bile, hukukun titremesine yetmelidir. Elinde zikirmatikle yürüyen bir ihtiyarın, tek bir iddiayla linç kültürüne teslim edilmesi, toplumun vicdanını yaralar. Yusuf’un gömleği arkadan yırtıktı, bugün ise gömlek bile sorulmadan kararlar verilebiliyor.

Kadını koruyalım, evet. Ama adaleti yaralayarak değil. Şiddeti önleyelim, evet. Ama masumiyet karinesini feda ederek değil. Hukuk, kötü niyeti ödüllendiren bir mekanizma hâline gelirse, yarın kimse güvende olmaz.

Hz. Yusuf’un kıssası bize şunu öğretti Adalet, güçlünün değil hakikatin yanında durduğunda sultan olur. Aksi hâlde zindanlar dolar, vicdanlar boşalır. Bugün yapılması gereken 6284’ü ideolojik sloganların değil, adaletin terazisinde yeniden tartmaktır. Çünkü adalet yoksa, koruma da yoktur.

Baba figürü 6284 sayılı kanunla yok edildi, babalar, erkekler, eşler şiddetçi, tacizci gibi olguyla toplum nazarında değersizleştirildi. Çocuklar ile babaların bağı kesildi, baba nafaka ödeyen, gelir kapısı olarak görüldü, halbuki Yusuf kıssasında bunları bildirmişti bize. Kendine Yusuf diyenler saraya sultan olanlar değil, kadının yalan beyanı ile zindana atılan, evlatlarından koparılanlardır.  

“Kötülüğe ortak olmak, o kötülüğü bizzat işlemek kadar günahtır” sözü, sadece bireysel günahları değil, sistemi kuranları, sürdürenleri ve susarak meşrulaştıranları da kapsar. Zulüm yalnızca eliyle vuranın eseri değildir, kalemiyle yazanın, o kaleme imza atanların ve haksızlığı görüp sessiz kalanların da payı vardır.

6284 sayılı Kanun, niyet olarak ‘koruma’ iddiası taşısa da uygulamada birçok masum insanı mağdur etmiş, aileleri dağıtmış, iftirayı delil yerine koymuş, adaletin terazisini bozmuştur. İşte tam bu noktada mesele sadece hukuki değil, ahlaki ve vicdanidir.

Bu yanlıştan dönülmesi dileğimle Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

DÖNÜŞ YAPANLAR VE KUL HAKKI

Bu hafta bu köşede yazdıklarım bir siyasi analizden çok, içimde biriken bir sızının kelimelere dökülmüş hâlidir. Çünkü mesele sadece siyaset değil, mesele emek, umut ve kul hakkıdır.

Bir insan seçime girerken yalnız yürümez. Ardında bir teşkilatın ayak izleri vardır. Yağmurda ıslanan afişler, soğuk akşamlarda çalınan kapılar, “bir çayımızı için” diye uzatılan eller vardır. Gençlerin koşturması, yaşlıların duası, kadınların sessiz sabrı vardır ve sandık günü, bütün bu emek tek bir zarfa sığdırılır. O zarf, sadece bir oy değildir bir güvendir, bir inançtır, bir emanettir.

Seçmen o mührü basarken çoğu zaman bir isme değil, bir duruşa basar. Bir lidere güvenir, bir davaya inanır, bir çizgiye umut bağlar. İşte tam da bu yüzden, seçildikten sonra partisini terk eden her siyasetçi, sadece bir partiyle değil o emanetle de yollarını ayırmış olur.

Bugün “dönüş yapanlar” çoğalıyor. Bir partinin rüzgârıyla, genel başkanın adıyla, teşkilatın alın teriyle seçilenler, koltuğa oturduktan sonra başka bir yola sapıyor. Yeniden Refah Partisi’nin Şanlıurfa’da kazandığı başarıda Dr. Fatih Erbakan’ın ismi, Millî Görüş’ün hafızası ve teşkilatın emeği inkâr edilebilir mi? Sonrasında yaşanan kopuş, sadece bir istifa değil, sandıkta kurulan bağın sessizce koparılmasıdır.Kendine güvenen bağımsız aday olarak seçime girsin! Giremez çünkü partinin logosu ve teşkilat gücü ile kazanmalı.

Bu durum seçmeni kızdırmıyor sadece, kırıyor. Çünkü seçmen kendini aldatılmış hissediyor. “Ben oyumu sana değil, senin temsil ettiğini söylediğin şeye verdim” diyor. İşte siyasette en tehlikeli duygu budur, Kırgınlık. Öfke geçer, tartışma biter ama kırılan güven kolay onarılmaz.

Hukuk bu geçişlere izin veriyor, evet. Ama vicdan her zaman aynı yerde durmuyor. Merhum Alev Alatlı’nın o sarsıcı sözü burada yankılanıyor.

“Helalleşmek, mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıdır. Çünkü her yasal hak helal değildir ve olamaz.”

Kul hakkı, dile gelmez ama ağırdır. Teşkilatların hakkı vardır evine afiş asan gencin, kendi imkânıyla yol yapan gönüllünün hakkı vardır. Seçmenin hakkı vardır, çocuğunun rızkından artırıp bağış yapanın, sandık başında sabahın köründe bekleyenin hakkı vardır. Peki bütün bu insanlar, partisinden dönenlere haklarını helal ediyor mu?

Geçmişte İYİ Parti kurulurken CHP’den verilen 20 milletvekili hâlâ konuşuluyor. Çünkü siyaset hafızası unutmaz. Ama bugün yaşananlar daha sessiz, daha derin. Ne helallik isteniyor ne de yüzlere bakılıyor. Sadece “ben yoluma bakarım” deniyor. Oysa siyaset, sadece yol almak değil geride bırakılanların gözlerine bakabilmektir.

Sandık, bir sözleşmedir. Yazılı değildir ama kalptedir. O sözleşme bozulduğunda, koltuk yerinde durur belki ama itibarı taşıyacak bir vicdan kalmaz. Bugün parti değiştirenler, yarın halkın arasında yürürken o sessiz bakışlarla karşılaşır. Çünkü seçmen bağırmaz, sadece unutmaz.

En acı olan şudur ki helallik alınmadan yapılan her siyasi dönüş, mahkemede kazanılmış bir dava gibi görünse de vicdanlarda kaybedilmiş bir hayattır. Kul hakkı, zamanı gelince sorar. Dönenler halk nazarında siyaseti ve siyasetçinin itibarını sizler belirliyorsunuz. Halk unutmaz vakti gelende sandıkta hatırlar. Allah’a ısmarladık hoşça kalın…

Aydın Benli

Siyaset Bilimci Yazar.

Türkiye’nin Müzikte Markası, Ahmet Egin Müzik Sahnede!

Türkiye’nin Müzikte Markası, Ahmet Egin Müzik Sahnede!

İstanbul’un müzik dünyası, Unkapanı’nın efsanevi döneminden sonra yepyeni bir döneme adım atıyor. Artık şehrin kalbinde Ahmet Egin Müzik, sadece İstanbul’un değil, Türkiye’nin müzik markası olarak sahnede! Sadece şarkıların değil, kültürün, geleneklerin ve toplumun ritminin de şekillendiği bu merkez, müzikseverlere ve sanatçılara yepyeni bir buluşma noktası sunuyor.

Ahmet Egin Müzik, geçmişin Unkapanı ruhunu modern vizyonla harmanlayarak Türkiye müziğini ulusal ve uluslararası arenada temsil etmeyi hedefliyor. Sektör uzmanları, şirketin Türkiye müziğinin tanıtımı ve kültürel etkileşimi için kritik bir rol üstlendiğini belirtiyor.

Kurucu Ahmet Egin, “Müzik, toplumun aynasıdır. Biz de geçmişin izlerini modern bir vizyonla birleştirerek, sanatçılarımızı ve dinleyicilerimizi en iyi şekilde buluşturmayı amaçlıyoruz,” diyor.

Kısa sürede sektörde adından söz ettiren Ahmet Egin Müzik, genç yeteneklere verdiği destek ve inovatif projeleriyle hızla zirveye tırmanıyor. İstanbul ve Türkiye müzik sahnesi artık yeni bir solukla buluşuyor; geçmişin değerleriyle modern müziğin harmanlandığı bu merkez, ülkenin ritmini yeniden yazacak gibi görünüyor.

Instagram: @ahmeteginofficial

Hoşça kalın, Allah’a ısmarladık.

Filistin’in Bitmeyen Çilesi

Ey Filistin halkı…

Bu acıyı, bu zulmü, bu gözyaşını, bu açlığı ve ölümleri neden çekiyorsun? Bugün yaşadığınız dram, yalnızca bugünün değil,yüz yıl önce atılan yanlış adımların da mirasıdır.

Tarih sayfalarını açtığımızda karşımıza acı gerçekler çıkıyor. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Şerif Hüseyin ve çevresindeki isyancıların Osmanlı’ya sırtını dönmesi, İngilizlerle yapılan pazarlıklar, ajan Lawrence ve işbirlikçilerin faaliyetleri… Bütün bunlar, Ortadoğu’nun kaderini belirledi. Osmanlı yıkıldı, hilafet ortadan kalktı ve İslam dünyası korumasız kaldı. Filistin halkı işte o günden bu yana sürekli kan ve gözyaşıyla sınandı.

Bugün ise tablo ortada. Uluslararası sistem kör, dilsiz ve sağır. Büyük güçler ya sessiz ya da işgale destekçi. Arap ülkeleri parçalanmış durumda, her biri kendi iktidarının hesabında. Peki kim ses veriyor? Kimi zaman diplomatik düzeyde, kimi zaman insani yardımlarla, kimi zaman da açık sözlü çıkışlarıyla Türkiye… Evet, Osmanlı’nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti, Filistin için en çok mücadele eden ülkelerden biridir.

Unutmayalım ki Filistin, dedelerimizin kılıç hakkıyla aldığı, uğrunda şehitler verdiğimiz ata topraklarımızdır. Bu tarihsel haktan doğan meşru müdafaa hakkı, Türkiye Cumhuriyeti’nin de hakkıdır. Eğer yok olmakta olan Filistin halkı referandum yapıp Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlandığını ilan ederse, bu zulümden kurtulabilir. Aksi halde gözü dönmüş İsrail, bir karış Filistin toprağı kalmayana, bir tek Filistinli hayatta kalmayana kadar katliamlarını sürdürecektir.

Ama burada bir gerçeği de göz ardı etmemeliyiz, “Bizi sadece Türkiye kurtaracak” demek, halkı edilgen kılar. Filistin halkı kendi mücadelesini sürdürürken, dayanışmayı büyütmek de tüm İslam dünyasının görevidir. Sorun sadece İsrail’in saldırıları değil, Arap coğrafyasının bölünmüşlüğü, uluslararası hukukun işlevsizliği ve halkların sessizliğidir.

Asıl sorulması gereken şu ki, eğer bugün Türkiye elini uzatıyorsa, diğer İslam ülkeleri neden susuyor? Neden her Ramazan’da, her saldırıda aynı kısır döngü yaşanıyor? Neden milyonlarca Müslüman, yalnızca dua etmekle yetiniyor? Oysa ki yüce Allah Cihadı emretmedi mi?

Filistin’in kurtuluşu için ne romantik söylemler ne de günübirlik yardımlar yeter. Kalıcı çözüm, birlik, güçlü diplomasi ve uluslararası hukuk mücadelesiyle mümkün olur. En önemlisi, tarihin tekerrür etmemesi için ihanetlerin ve iş birliklerin bir daha yaşanmaması gerekir.

Filistin’in çilesi bize yalnızca bir insanlık dramı değil, aynı zamanda bölünmüşlüğün, çıkar hesaplarının ve suskunluğun ağır bedelini gösteriyor. Filistin Referandumunu bir an evvel yap ana yurda bağlan zulümden kurtul. İşte bu yüzden, tarihten ders almadan geleceği inşa etmek mümkün değil.Kıymetli okurlarım “İSTİHBARATÇI” Romanımıza gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim. Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

Yeni Roman Eylül Çıktı

Türk edebiyatında güçlü kadın karakterlerin hikâyelerine bir yenisi ekleniyor. “Eylül – Cumhuriyet Savcısı”, sadece bir roman değil, çocukluğunda hor görülmüş, susturulmuş, yok sayılmış tüm kadınların sesi olmayı hedefleyen çarpıcı bir eser.

Romanın başkahramanı Eylül Deniz, küçük yaşta maruz kaldığı baskılara rağmen pes etmeyen, acılarını adalete dönüştüren ve Cumhuriyet Savcısı olmayı başaran bir kadındır. Onun yolu, suçun karanlık sokaklarında görevini hayatının önüne koyan Emniyet Amiri Aydın Can ile kesiştiğinde, kader onları hem mesleki hem de duygusal anlamda büyük bir sınavın içine sürükler. Diyarbakır, İstanbul ve Ankara’da gecen akıcı bir roman.

Bir tarafta kanlı dosyalar, suçlularla verilen zorlu mücadele,diğer tarafta toplumun yasak saydığı, imkânsız gibi görünen bir aşk… Sürükleyici polisiye olaylar ve bir aşk hikâyesi.

Roman, yalnızca bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda törelerin, aile baskılarının ve geçmişin hayaletlerinin gölgesinde ayakta kalmaya çalışan kadınların direnişini gözler önüne seriyor.

“Eylül – Cumhuriyet Savcısı”, güçlü anlatımı ve toplumsal mesajlarıyla okurlarına şunu hatırlatıyor.

Eylül’ü “ https://www.hepsiburada.com/eylul-pm-HBC0000AA3JI6” adresinden ve internetten temin edebilirsiniz. Eftalit Yayın Evi kalitediyle sınırlı sayıda bitmeden alın.

“Kul kurar, kader güler. Bazen en büyük adalet, aşkın ta kendisidir.” Eylüllere selam olsun…

Kadir Kapıcı Yani Baydeprem Yine Bildi

Türkiye, her anıyla depremin gölgesinde yaşayan birülke… Bu yüzden, kimi zaman bilim insanlarının, kimizaman da halkın içinden çıkan bazı isimlerin uyarılarınakulak verilir. O isimlerden biri de, Konya’da yaşayan vekamuoyunda “Baydeprem” olarak tanınan Kadir Kapıcı’dır.

Kapıcı, 3 Eylül 2025 tarihinde Ankara, Kütahya, Afyon veKonya’nın batısı için “5 üzeri deprem gelebilir” diyerekuyardığında, birçok kişi belki kulak kabarttı, belki de umursamadı. Ancak günler sonra, Kütahya’nın Simav ilçesinde saat 12.59’da meydana gelen 5.4 büyüklüğündekideprem, onun öngörüsünü doğruladı. Deprem Uşak, Balıkesir, Bursa ve Bilecik’te de hissedildi. Şans mıydı, yoksa yılların getirdiği bir gözlem yeteneği mi? Cevabıkesin değil. Ama halkın ona inancı bir kez daha güçlendi.

Peki Baydeprem nasıl tahmin ediyor?

Kadir Kapıcı kendisini bir bilim insanı olarak değil, bir“gözlemci” olarak tanımlıyor. Doğayı izliyor, hayvanlarındavranışlarına bakıyor, gökyüzündeki değişimleri fark ediyor. Vicudunun belli yerlerindeki ağrıları fayhatlarınabenzetiyor, ağrı nekadar çok olursa deprem okadar şiddetliolur diyor. Küçük sarsıntıları, yer altındaki hareketlerikendi sezgileriyle yorumluyor. Sadece deprem mi? Sel vefırtınalarıda önceden tahmin edebiliyor. Belki de en çokbuna güveniyor, Kalbinin ona söylediğine…

Toplum ise neden bu kadar güveniyor? Çünkü Kapıcı, korkutmak için değil, uyandırmak için konuşuyor. Onundili akademik değil, sokaktaki vatandaşın anlayacağı, yüreğine dokunacağı kadar sade. “Deprem gelir” dediğindeinsanlar, “Belki gerçekten hazırlıklı olmalıyız” diyedüşünmeye başlıyor. Aslında Baydeprem’in en büyükkatkısı da bu, Depremi unutturmamak.

Bilim dünyası, depremin gününü ve saatini öngörmeninmümkün olmadığını söylüyor. Doğru… Ama buimkânsızlık, insanları “bir gün mutlaka olacak” gerçeğinigöz ardı etmeye itiyor. İşte tam da burada Baydeprem’insözleri devreye giriyor. Çünkü o, bize yeniden hatırlatıyor. Deprem kaçınılmaz, ama hazırlıksız yakalanmak bizimelimizde.

Belki de Kadir Kapıcı’nın en büyük başarısı, insanlaradepremi hissettirmek, zihinde diri tutmak. Onun öngörüleriister sezgiye dayalı olsun, ister tesadüf… Gerçek olan şu ki, Türkiye’de yaşayan herkesin, depremi unutmadan yaşamasıgerekiyor.
Çünkü depremin zamanı bilinmez, ama unutmamak vetedbir almak elimizdedir. Allah’a ısmarladık Hoşça kalın.

Cübbe Nedir? Kimler Giyer


Toplumların kültürel, dini ve hukuki yapılarında kıyafetler yalnızca bir giyim unsuru değil, aynı zamanda kimlik ve otorite göstergesidir. Bu bağlamda “cübbe”, hem tarihsel hem de güncel işlevleri itibarıyla özel anlam taşıyan bir giysidir.

Cübbe, geniş kollu, uzun ve genellikle diz altına kadar uzanan, önü açık ya da kapalı şekilde kullanılan bir giysi türüdür. Tarihsel olarak Osmanlı’dan günümüze kadar uzanan süreçte farklı kesimler tarafından farklı amaçlarla tercih edilmiştir. En yaygın biçimiyle dini, akademik ve hukuki alanlarda görülür.

Öncelikle dini alanda, İslam geleneğinde imamların, müezzinlerin ve medrese hocalarının giydiği cübbe, bir saygınlık ve otorite simgesi olarak değerlendirilir. İmamın cübbesi, cemaat karşısında görevini icra ederken onun dinî otoritesini ve toplumsal konumunu görünür kılar. Benzer şekilde tasavvuf çevrelerinde dervişler veya şeyhler de farklı renk ve biçimlerde cübbe kullanmışlardır.

İkinci olarak hukuki alanda, günümüzde hâkimler, savcılar ve avukatlar mahkemelerde görevlerini ifa ederken cübbe giyerler. Burada cübbe, bireysel kimlikten sıyrılmayı ve yalnızca hukukun temsilcisi olmayı ifade eder. Mahkeme salonlarında hâkimin cübbesi, onun şahsından bağımsız şekilde “devletin adalet dağıtan yüzünü” simgeler. Avukat içinse cübbe hem mesleki aidiyetin hem de savunma hakkının kutsallığının göstergesidir.

Üçüncü olarak akademik alanda, üniversite hocalarının giydiği cübbe, bilginin ve öğretim yetkisinin sembolüdür. Akademik törenlerde, mezuniyetlerde ve resmi açılışlarda giyilen bu cübbe, kökleri Orta Çağ Avrupa’sına kadar giden bir gelenektir. Bu bağlamda akademik cübbe, öğretim üyelerinin kurumsal kimliğini ve mesleki onurunu yansıtır.

Mezuniyet Törenlerinde Cübbe ve Kep Geleneği

Günümüzde bu akademik geleneğin, üniversitelerden başlayarak liselere, hatta anaokullarına kadar genişlediği görülmektedir. Mezuniyet törenlerinde cübbe ve kep giyilmesi, öğrencilerin bir eğitim sürecini tamamladıklarını simgesel olarak vurgular. Ancak burada önemli bir tartışma ortaya çıkıyor, Anaokulu ya da ilkokul gibi erken yaşlardaki öğrencilerin de cübbe ve kep giymesi ne derece gerekli veya anlamlıdır?

Akademik cübbenin özünde, bilgiye erişmiş, eğitim basamaklarını aşmış ve mesleki olgunluğa erişmiş bireylerin kurumsal bir aidiyetle taçlandırılması vardır. Oysa küçük yaşlardaki öğrenciler için cübbe ve kep, daha çok bir “eğlenceli gösteri” niteliği taşır. Bazı eğitimciler bunun çocuklara motivasyon kazandırdığını, “başarı duygusunu” erken yaşta hissettirdiğini savunurken, bazıları ise bu durumun geleneğin anlamını yöreselleştirdiğini, cübbenin sembolik değerini tükettiğini belirtmektedir.

Anaokulu ya da ilkokul çağındaki bir öğrencinin cübbe giymesi, toplumsal açıdan bir sevimlilik ve aileler için gurur vesilesi olabilir, ancak akademik bir gelenek olarak ele alındığında, asıl bağlamından koparılmış bir uygulamadır. Çünkü mezuniyet cübbesi, yalnızca bir kıyafet değil, belirli bir entelektüel emeğin ve akademik olgunluğun göstergesi olmalıdır. Lüks partilerle dar gelirli aileleri zorlayacak yabancı dizi özentisi anaokulu, ilkokul ve lise mezuniyet balo ve törenlerinde cübbe giyilmesi bana göre görgüsüzlüktür.  Bu ortaöğretim mezunları cübbe giydiğinde hangi olgu ve olgunluğa ulaşmış olacak?

Cübbe ister minberde bir imamın ister kürsüde bir profesörünister mahkeme salonunda bir hâkimin veya avukatın omuzlarında olsun. Bilgi, inanç ve adaletle özdeşleşen bir semboldür. Ancak günümüzde bu sembol, anaokulu törenlerinden üniversite kürsülerine kadar farklı bağlamlarda kullanılmakta, kimi zaman öz anlamını kaybetmektedir. Bu nedenle öğrencilerin cübbe ve kep giymesi meselesi, sadece bir “gelenek” olarak değil, aynı zamanda toplumsal değerlerin nasıl yorumlandığına dair kültürel bir tartışma olarak da ele alınmalıdır. Öğretmenlerimiz bu cübbeyi oyuncak etme sevdasından vaz geçmelidir. “EYLÜL” Cumhuriyet Savcısı Polisiye aşk romanımız çıktı, seçkin kitapçılarda ve internette, keyifle okuyunuz… Allah’a ısmarladık, hoşça kalın.

             Aydın Benli

Siyaset Bilimci Yazar

Aklını Kullanamayan Yanar, Yeni Akıl ve Zekâ Çağı

İnsanlık tarihini dönüm noktalarıyla anıyoruz, tarım devrimi, sanayi devrimi, bilgi çağı. Bugünse yeni bir eşikteyiz. İçinde bulunduğumuz dönem, belki de en çok “Akıl ve Zekâ Çağı” olarak tanımlanmayı hak ediyor. Çünkü artık yalnızca üretmek, çalışmak ya da bilgiye ulaşmak yetmiyor, doğruyu yanlıştan ayırmak, gerçeği sahteden seçmek için hem akla hem zekâya ihtiyacımız var.

Bir zamanlar “göz yanılmaz, kulak aldanmaz” derdik. Şimdi ise bu güven tamamen sarsılmış durumda. Yapay zekâ, bir insanın sesini birebir taklit edebiliyor. Hatta o kişinin hiç söylemediği sözleri, kendi ses tonuyla kaydedilmiş gibi karşımıza çıkarabiliyor. Aynı şekilde, görseller ve videolar da gerçeğinden ayırt edilemeyecek şekilde üretiliyor. Sosyal mecralarda devlet büyüklerinin ses ve videolarını taklit ederek insanları dolandıranlardan tutun aileler arası iletişim kurarak “kaza yaptım acil para lazım şu hesaba para gönderin” diye dolandıranlara kadar birçok hikâye ile karşılaşıyoruz. Bu gidişle bizde bu hikâyenin tarafı olacak gibiyiz, bu sebeple akıllı olmak yetmez zekide olmakta lazım.

Bugün sosyal medyada gördüğümüz bir videonun gerçek olup olmadığını anlamak neredeyse imkânsız hâle geldi. Bir liderin ağzından çıkmadığı hâlde ona aitmiş gibi gösterilen sözler, bir sanatçının hiç söylemediği şarkılar, sıradan bir vatandaşın itibarını yerle bir eden sahte görüntüler… Bunlar artık bilim kurgu değil, hayatın ta kendisi.

Neden Akıl Yetmez, Zekâ Gerekir? İnsanın aklı gördüğüne ve duyduğuna inanır. Oysa çağımızda bu yetmez. Çünkü “görünen” her zaman gerçek değil. İşte burada zekâ devreye giriyor. Zekâ, sorgulamayı, şüphe etmeyi, analiz etmeyi sağlar. Önümüze gelen bilgiyi olduğu gibi kabul etmek yerine, “Acaba doğru mu? Acaba bir manipülasyon mu?” sorularını sordurur.

Zekâ, bizi pasif bir izleyici olmaktan kurtarır, aktif bir sorgulayıcıya dönüştürür ve bu, içinde bulunduğumuz çağda hayatta kalmanın en temel şartıdır.

Okur yazar oranın çok düşük olduğu, insanların kitap dahi okumadığı bu devirde, hala Afrika’da yaprak takıp mızrakla avlandıklarını bu zamanda, bizde dedikodu mekanizmasının, toplum baskısı yüzünden insanların hayatları kararırken yapay akıl ve zekâ çağını varın sizi düşünün.

İşte bu yüzden mesele yalnızca bir teknoloji meselesi değil,aynı zamanda ulusal güvenlik, toplumsal huzur ve bireysel itibar meselesidir.

Ne Yapmalı? Böylesine büyük bir tehdidin karşısında çaresiz değiliz. Ancak doğru adımları şimdiden atmak zorundayız.

Eğitim. Çocuklarımıza ve gençlerimize sadece teknoloji kullanmayı değil, sorgulamayı öğretmeliyiz. Eleştirel düşünce becerisi kazandırmalıyız.

Etik kurallar. Yapay zekâya dair uluslararası etik ilkeler oluşturulmalı. Çünkü sahte içerik sadece bir ülkenin değil, tüm insanlığın ortak sorunu.

Bilinçli toplum. Her birey gördüğü, duyduğu ya da paylaştığı bilginin doğruluğunu sorgulamalı. Körü körüne inanmak yerine araştırmalı, teyit etmeli.

Çağımızın adı boşuna “Akıl ve Zekâ Çağı” değil. Zekâ, teknolojiyi geliştirir, akıl ise onun doğru kullanımı için yol gösterir. Akıl olmadan zekâ kördür, zekâ olmadan akıl çaresizdir.

Kutsal Kitabımız Kuran-ı kerim 1400 yıl önce bu zamanı bildirmiş. “Hiç akletmez misiniz?” Kuranı Kerim’de 700’den fazla yerde geçen bu ayet, rastgele açtığınız sayfada bile çıkma olasılığı yüksektir. Dolayısıyla akletmek farzdır. Yüce Dinin İlk emri “oku-ikra” okumak araştırmak, akılla hareket etmek dinin ilk emridir.

Bugün gözlerimize ve kulaklarımıza güvenemediğimiz bir dünyada yaşıyoruz. Bu yüzden daha çok sorgulamalı, daha dikkatli olmalı hem aklımızı hem zekâmızı birlikte kullanmalıyız. Çünkü aksi hâlde kaybedecek olan sadece bireyler değil, toplumların geleceği olacaktır.

Unutmayalım ki teknoloji insanın hizmetinde olursa ilerleme getirir, insanın üstünde olursa felaket. Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

Aydın Benli

Siyaset Bilimci Yazar

Depremleri Önceden Hisseden Adam: Kadir Kapıcı ile Özel Röportaj

Kimi insanlar doğa olaylarını sadece bilimsel verilerle anlamaya çalışır, kimi ise bedenindeki işaretleri okuyarak… Kadir Kapıcı, tam da bu ikinci gruba giriyor. Onun için deprem bir sarsıntıdan çok daha fazlası. Vücudunda beliren ağrılar, duru görüyle birleşiyor ve adeta yaklaşan felaketleri günler, bazen de saatler öncesinden haber veriyor. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı büyük depremlerden tutun da kayıp cesetlerin bulunmasına kadar birçok olayda, adı sık sık duyuldu. Kadir Kapıcı On yıldır deprem tahmini yapıyor, b güne kadar iki bin tahmin yapmış 1990 tahmini nokta atışı bildiğini iddia ediyor ve facebook sayfasında ve youtubekanalından önceden paylaşmış ve açıklamış.

Biz de Kadir Kapıcı ile röportaj yapmak istedik; hayatını, yeteneğini ve yaşadıklarını konuştuk.

“Vücudum bana depremi haber veriyor”

– Kadir Bey, sizi ilk defa duyan okurlarımız için soralım: Bu yeteneğinizi nasıl keşfettiniz?

Benim hikâyem çok küçük yaşlarda başladı. Çocukken bile depremden önce sebepsiz yere kas ağrıları yaşardım. 6 Şubat depreminin bir gün öncesinde ise vücudumda dayanılmaz bir sancı vardı. Sanki bedenim bana bir şey anlatmak istiyordu. O günden sonra bu duyarlılığımı daha dikkatle izlemeye başladım. Artık anlıyorum: Depremden önce ağrılarım şiddetleniyor ve bu bir uyarı oluyor.

Balıkesir Depremi’ni saatler önceden hissettim”

– Peki bu hisleriniz gerçekten zamanlamayı tutturuyor mu?

Evet. Manisa’daki depremi saatler öncesinden hissettim ve çevremdekilere söyledim. Facebook hesabımda da paylaştım.Zaten 6 Şubat felaketinde yaşadıklarım, bu yeteneğimin rastlantı olmadığını bana net biçimde gösterdi. Tabii ki bu büyük bir sorumluluk. Çünkü yanlış bir uyarı da insanların hayatını etkileyebilir. O yüzden sadece emin olduğum anlarda konuşuyorum.

“Kayıp cesetlerin yerini duru görüyle gördüm”

– Deprem dışında, kayıp cesetlerle ilgili de birçok olayda adınız geçti. Biraz bahseder misiniz?

Evet, bu aslında benim için daha da ağır bir yük. Mesela Narin cinayetinde, cesedin yerini ben söyledim. Aynı şekilde Van’daki Rojin cinayetinde, Van Emniyeti’ni arayarak cesedin nerede olduğunu aktardım. Bu bilgiler bana görüntü gibi geliyor; sanki gözlerimin önüne bir yer, bir sahne beliriyor. Çok ürkütücü ama aynı zamanda gerçeği de gösteriyor.

“Bu bir hediye mi, yük mü?”

– Peki, sizce bu bir lütuf mu yoksa bir yük mü?

Açıkçası ikisi de. İnsanlara yardım edebilmek beni mutlu ediyor ama bedenimin sürekli bir uyarı sistemi gibi çalışması bazen çok yorucu. Özellikle depremden önce yaşadığım ağrılar, günlük hayatımı felç edebiliyor. Bir yandan da vicdanım bana şunu söylüyor: “Eğer biliyorsan, söylemek zorundasın.”

“Bilim insanlarıyla iş birliği yapılmalı”

– Bu yeteneklerinizi bilim insanlarıyla paylaşmayı düşündünüz mü?

Kesinlikle. Ben hiçbir zaman bilim karşıtı olmadım. Tam tersine, bilimin yanında duruyorum. Belki benim yaşadıklarım, bilimsel bir açıklamayla desteklenebilir. Eğer bu sayede bir tek insanın bile hayatı kurtulacaksa, her türlü iş birliğine hazırım.

–Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz?

– Ben emekliyim Konya merkezde yaşıyorum, beni sosyal medyadan duyan insanlar şu konular için arıyor; Ehliyetim kayıp yerini söyler misin? Kimi cüzdanım kayıp nerede olabilir? Kimi bende para normal varlıklar var mı?  Bakabilir misin? Babamız kayıp? Kızımız kayıp? Diye yüzlerce mesaj alıyorum. Bunlara cevap bile vermiyorum. Lütfen vatandaşlarımız yazmasın, aramasın bu konular için vaktim yok. Polisiye konular ve ülke gündemini ilgilendiren olayları sorsunlar. Bazen üfürükçüler arıyor birlikte çalışalım diye yüklü miktarda paralar bile teklif ediyorlar, ben o kişilerle görüşmeyi reddediyorum. Etrafta iyi niyetleri istismara açık çok vatandaşlarımız var onları da uzman psikiyatristlere yönlendiriyorum. İsmini vermek istemediğim önemli kurumlardan gelip çözülemeyen cinayetler ile ilgili cesetlerin yerlerini soruyorlar ben nokta atışı yerlerini duru görüyle tespit edip söylüyorum ve sonrasında benim adım dahi geçmiyor. Teşekkür dahi etmiyorlar buda beni üzüyor. Hiçbir şekilde kimseden para talep etmem ve etmiyorum da sadece benim gibi bu tip olayları hisseden binlerce yurttaşlarımız var bunların devlet tarafından bir çatı altında toplanıp kamu yararına istifade edilmesini istiyorum.

Kadir Kapıcı’ nın hikâyesi, bilimin açıklamakta zorlandığı yanlarımızı bir kez daha gündeme getiriyor. Depremlerden kayıp cinayet dosyalarına kadar birçok olayda öne çıkan bu “önsezi gücü”, kimi için bir sır, kimi için ise bir umut. O ise sadece tek bir şey istiyor: “Eğer bu yetenek insanlara faydalı olacaksa, ben varım.” Para normal Polisiye konuları her zaman ilgimi çekmiştir ve bu konu ile ilgili 13 tane roman yazdım, bu romanları yazarken de bu işin uzmanlarından danışmanlık aldım. Yabancı İstihbarat Kuruluşları Kadir Kapıcı gibi psişik güçleri olanlarla çalışıyor, bizde Kadir Kapıcı neden değerlendirilmesin? Kadir Kapıcı’ nın ön görülerini zaman zaman sizlerle paylaşacağım bizi takipte kalın. Allah’a ısmarladık hoşça kalın.

Aydın Benli

Araştırmacı Yazar

Tuzak mı, Tedbir mi? Bayram Yollarında Radar Gerçeği

      Bayram sabahı erkenden kalktınız. Aile ziyareti, memleket yolları, çocuğun eline harçlık koyma telaşı… Her şey olması gerektiği gibi. Ama bir şey farklı bu sene: Yol kenarındaki o küçük, gri kutular ve araç üzerindeki o cihazlar artık sadece radar değil; yapay zekâ destekli radarlar.

Evet, bu bayramın en gözde misafiri teknoloji oldu. Üstelik davetli de değil. Sizinle birlikte yollara düşen, ama bagajda değil yol kenarında sessizce duran bu radarlar, artık sadece hız ölçmüyor; plaka tanıyor, davranış analizi yapıyor, hatta bazı yerlerde sürücünün cep telefonuyla oynayıp oynamadığını bile fark edebiliyor.

Bayramlar bizde genellikle hoşgörünün, affetmenin ve bir araya gelmenin adı olur. Fakat yolculuklar söz konusu olduğunda, her bayram aynı senaryoyla karşılaşıyoruz: Trafik çilesi, hız sınırı ihlalleri, dikkatsizlikten kaynaklanan kazalar ve şimdi de bunlara karşı geliştirilen bir çözüm var, teknoloji eliyle sıkı denetim.

Bayram trafiği… Yol uzuyor, sabır azalıyor, aklımızda sadece bir an önce varmak var. Ve tam da bu psikolojideyken, karşımıza çıkan tabelalar bir hikâye anlatıyor: 90… biraz ileride 70… az sonra 50… ve son düzlüğe geldiğimizde 30. Derken: flaş! Radar.

Elbette hız sınırları, yol güvenliği için var. Elbette kimse kuralsızlık savunusu yapmıyor. Ama mesele şu ki, bazı radarlar “güvenlik” sağlamak için değil, resmen “tuzak” gibi yerleştirilmiş. Özellikle ani düşen hız limitleri, sürücüyü adeta kandırmak için ayarlanmış gibi.

Yolun hiçbir fiziksel değişkeni yokken, 90’dan 30’a bir kilometre içinde düşen hız sınırları hangi mühendislik aklıyla, hangi trafik güvenliği kriterine göre belirleniyor? Gerçek bir tehlike uyarısı mı bu? Yoksa ceza yazmak için hazırlanmış bir tiyatro mu?

Radarlar elbette olmalı. Ama görünür olmalı. Hız sınırları elbette olmalı. Ama akla uygun olmalı. Sürücü elbette dikkatli olmalı. Ama aynı zamanda uyarılmalı, bilgilendirilmeli. Devlet ile vatandaş arasındaki ilişki ceza ödeme ilişkisinden çıkıp, güven ve saygı ilişkisine dönüşmeli.

Bayram sabahı yola çıkan her vatandaşın zihninde aynı niyet var: Sağ salim varmak, büyüklerin elini öpmek, çocuklara harçlık vermek, üç beş günlüğüne de olsa hayatın yorgunluğunu unutmak. Yollarımız duble ve mükemmel geliş gidişli hükümetin en büyük hizmetlerinden bir tanesi ama bu yollarda gizlenmiş radar tuzakları var ve hız yapmayı bırakın dört şeritli yolda hız limiti bir anda 30 km hıza düşüyor ve karşınızda radar…

Ama bu bayram yollarında öyle bir sistemle karşılaştık ki, birçok sürücü direksiyon başında değil, adeta sanık sandalyesindeydi. Nereye dönse bir radar, her köşe başında bir limit tabelası… Ama öyle sıradan hız sınırları değil bunlar; 90’dan 70’e, 70’ten 50’ye, ardından 30’a düşen, sonra da aniden patlayan radar flaşları.

Yolun durumunda bir değişiklik yok. Ne viraj var ne yoğun yaya geçidi ne de inşaat. Ama nedense hız sınırı bir anda üç kademe düşüyor ve hemen ardından, “hız koridoru” adı verilen sistemlerle ya da gizlenmiş radar cihazlarıyla sürücüler kıskıvrak yakalanıyor.

Bu noktada sormak lazım: Bu uygulama bir güvenlik tedbiri mi, yoksa vatandaşın cebine atılmış planlı bir ağ mı? Radarın Varlığı Değil, Kullanım Biçimi Tartışılıyor

Şunu net olarak ifade edelim: Radar karşıtı değiliz. Hız ihlali, trafikte ölümcül sonuçlar doğurabilir ve elbette devletin görevi, yollarda düzeni sağlamak, kazaları en aza indirmektir. Ama mesele radarın varlığı değil; nasıl, nerede ve ne niyetle kullanıldığıdır. Gizli radar yerleştirmek, sürücüyü uyarmadan ceza kesmek, ani hız sınırı değişiklikleriyle sürücüyü tuzağa düşürmek, güvenlikten çok güvensizlik üretir.

Devlet vatandaşına pusu kurmaz. Kurmamalı. Mesele Can Güvenliği mi, Mali Gelir mi?

Son yıllarda hızla artan radar uygulamaları ve bu uygulamaların özellikle bayram gibi yoğun trafik dönemlerine denk getirilmesi, kamuoyunda ciddi soru işaretlerine yol açıyor.

“Can güvenliği” deniyor, ama haritalarda bir bakıyoruz: O yolun kazayla anılan hiçbir geçmişi yok. “Denetim” deniyor, ama radar cihazı yol kenarında değil, ağacın arkasında gizlenmiş. “Koridor radar” diyorlar, ama giriş-çıkış noktaları arasında düşen hız sınırları sürücüye açıkça bildirilmemiş.

Bir başka dikkat çekici detay da şu: Bu radarlar, sadece hız sınırını aşanı değil, kimi yerlerde cep telefonuyla konuşanı, emniyet kemeri takmayanı, hatta arabanın camından sarkan kolu bile tespit edebiliyor. Teknolojinin geldiği nokta elbette takdire şayan. Ancak bu teknoloji, vatandaşı eğitmek için mi, cezalandırmak için mi kullanılıyor?

Sürücü Hatalıysa, Devlet de Kusursuz Değil

Yollarda radar varsa, sürücünün de hakkı var. Şeffaflık hakkı. Uyarılma hakkı. Makul süre içinde hızını düşürebilme hakkı. Seçim zamanı geldiğinde radar koyup tuzak kurana demokrasi hakkı var.

Bir tabelada 90 yazıyor, 200 metre sonra 70, 100 metre sonra 50, sonra 30… Bunların arasında bir kasaba merkezi, okul bölgesi, hastane önü yok. Yine de o 30 tabelası dikilmiş. Sürücü frene bastığı an radar patlamış.

Bu, hata yapan sürücüyü yakalamak değil, hata yaptırmak için tuzak kurmaktır. Bu da devlet-vatandaş ilişkisinde güvensizlik doğurur. Vatandaş, ceza korkusuyla değil, bilinçle yavaşlamalı. Radar görmese de hızını düşürmeli. Bu da ancak adil, şeffaf ve akla uygun bir denetimle mümkündür.

Radar yerleri sabit ve açıkça duyurulmuş olsun. Devlet, gizli görevde değil; vatandaşın güvenliğini sağlamada şeffaf olmalı. Denetim eğitici olmalı. İlk ihlalde uyarı verilmeli, bilgilendirici mesajlar gösterilmeli, cezadan önce bilinç kazandırılmalı. Trafik cezaları gelir kalemi değil, istisnai durum olmalı. Devlet, vatandaşı ceza yoluyla değil, güven yoluyla yönetmeli. Vatandaşa Güvenmeden Güvenlik Olmaz. Milleti yaşat ki devlet yaşasın.

Bayramlar, devlet ile vatandaşın arasındaki güven köprüsüdür. Ama yol kenarına tuzak gibi yerleştirilmiş radarlar, bu köprüdeki taşları yerinden oynatır. Devlet, vatandaşı gözetlerken; vatandaş da devletin niyetini sorgular hale gelmemeli.

Bu yollar bizim, bu ülke hepimizin. Radarlar güvenlik için var olsun, cezalandırmak için değil. Çünkü bayram, barışın adıdır. Devletin yüzü, denetleyici değil, koruyucu olmalı. Bayram, biraz da insana güvenmek demektir. Belki de çözüm, yalnızca makineleri değil, insanları da “eğitmekten” geçiyor. Sürücünün zihninde sadece ceza korkusu değil, bilinçli sorumluluk da yer etmeli. Teknoloji sadece denetlesin diye değil, rehber olsun diye kullanılmalı. Radara verilen önem kadar yaya geçitlerine de verilse daha güzel olmaz mıydı?.

   Herkese kazasız, huzurlu, gözetim altında değil, güven içinde bir bayram dilerim.

Aydın Benli

❌