Okuma görünümü

Doğu Ekonomik Forumu’nda gündem yeni ticaret rotaları

Okay Deprem yazdı…

Seneledir Rusya’nın Pasifik Okyanusu kıyısındaki en büyük kenti Vladivostok’ta düzenlenegelen “Doğu Ekonomik Forumu” (DEF) bu sene de tam 1 Eylül itibariyle binlerce ziyaretçisine kapılarını açtı. Ondan hemen öncesinde Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te toplanan Şanghay İşbirliği Örgütü üye, gözlemci ve olası aday ülkelerin delagasyonlarının bir kısmı dsa, Kırgız başkentindeki buluşma sona erer ermez, Rusya’nın forumun her yıl organize edilegeldiği şehrine uçtular. Aynı zamanda Asya’nın en büyük iktisadi etkinliklerinden birisi olan DEF’te bu sene de gündem oldukça yoğun ve yüklü. Dahası, Avrasya’nın motor gücü ekonomileri özellikle bu yıl, hem devasa kıtayı hem de toplamda global ekonomik dengeleri giderek daha fazla değiştirecek sayısız ticaret anlaşmasına imza atıyor ve kritik kararlar alıyorlar. Bir kere en başta ev sahibi ülke Rusya Federasyonu’nun ekonomisini, her yıl oranı artacak biçimde daha fazla Asya ve Afrika ülkeleri yönünde yapılandırmakta olduğu görülüyor. Bununla birlikte ziyaretçi ve gözlemciler, önceki yılki mütevazi büyüme oranına rağmen “Rus ekonomisinin bu seneden itibaren daha istikrarlı bir büyüme yönelişine geçeceğinin kuvvetli sinyallerinin alındığını” belirtiyorlar.  

TARİHİ GELİŞME

Son yıllarda geniş Avrasya havzasındaki dinamik ekonomik eğilimlere yakından bakıldığında ev sahibi ülkenin “Küresel Güney” ve Doğu pazarlarında “kilit oyuncu” statüsünü pekiştirdiği ileri sürülüyor. Gerçekten de özellikle son 10-15 yıldır küresel ticaret akışlarının Batı ülkelerinden giderek Asya ve hatta Afrika’ya doğru yön değiştirmekte olduğunu, her iki kıtanın da, ancak bilhassa birincisinin rekor düzeylerde ticaret hacmine ulaşmakta olduğunu ve dahası ve belki de en önemlisi, dünya tarihinde yüzyıllar sonra yepyeni lojistik rotalarının oluşturulduğu ifade edilmekte. Burada tam olarak bahsediyor olduğumuz yeni gerçekliğin en güncel simgesi muhtemelen, Çin’den yola çıkan büyük tonajlı bir geminin “Kuzey Deniz Yolu” üzerinden geçip önceki günlerde Rusya’nın meşhur Murmansk limanına varması oldu. Bu ticari sehayat; nam-ı değer “Arktik Koridoru”nun, Asya’daki üretim merkezlerini Rusya’nın sanayi ve ticari merkezlerine bağlayan geleneksel güney rotalarına gerçek anlamda ve güvenli bir alternatif haline geldiğini kanıtlamaya başladı. İşte DEF, dünya ticari – lojistik ve haliyle ekonomi tarihini kökten değiştirecek gelişmelerin ve dönüm noktalarının yaşandığı bir dönemde düzenleniyor bu yıl. Her sene Güney Asya ülkelerinden daha çok yatırım çeken Vladivostok’ta çok kutuplu dünya ekonominin mimarisi oluşturulurken, Asya-Pasifik bölgesinden ve Afrika kıtasından yüzlerce heyetle karşılıklı, şimdiden milyarlarca dolarlarla ölçülen ticaret sözleşmeleri imzalanıyor. Şimdi de, yaşanan değişimlerin ölçeğini tam olarak yansıtan ve toplam dört ana temaya ayrılan bu yılki forum gündemine ve programların içerine detaylıca bakalım. 

NELER KONUŞULDU?

DEF’in sabahtan akşama kadar tam dört gün boyunca sürmekte olan oturum, toplantı ve diğer etkinliklerinin temel üst başlıkları, alt başlıkları ve de kısa içerikleri özetle şunlar:

1. Çok kutuplu bir dünyada uluslararası işbirliği ve ticari diyaloglar: “Rusya – Çin”, “Rusya – Hindistan”, “Rusya–ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği)” ve “Rusya – Afrika” formatında toplantılar. Birliklerin entegrasyonu: EAEU (Avrasya Ekonomik Birliği) ve BRICS’in gündemlerinin birleştirilerek tek ve kesintisiz bir ekonomik alan oluşturulması. Yeni finansal sistem: İlgili ülkeler arasında bağımsız ödeme mekanizmalarının geliştirilmesi ve ulusal para birimleri üzerinden ödemelerin genişletilmesi.

2. Lojistik ve bağlantı altyapısı – Kuzey Deniz Yolu: Liman altyapısının, ticari buzkıran filolarının ve yıl boyunca seyrüseferlerin arttırılması. Baykal–Amur ve Transsibirya demiryolu hatlarının modernizasyonu: Doğu demiryolu hattının taşıma kapasitesinin genişletilmesi. Ulaşım koridorları: Rusya’nın Çin ve Asya’daki “dost ülkelerle” olan hudutu boyunca yeni lojistik merkezlerin oluşturulması.

3. Teknolojik egemenlik ve endüstriyel büyüme – Ortak inovasyonlar: Mikroelektronik ve robotik sahalarında teknoloji transferi ve ortak girişimlerin oluşturulması. Enerji ittifakı: Petrol, gaz ve kömür tedariklerinin yeniden yönlendirilmesi ve nükleer enerji alanında müşterek projeler. Dijital entegrasyon: Siber güvenlik, yapay zeka ve “bulut bilişim” alanlarında iş birliği.

4. Yerel bölgelerin geliştirilmesi ve Uzak Doğu’nun insan sermayesi: Sonuçların özetlenmesi ve uzmanları çekme programlarının ölçeklendirilmesi. Şehirlerin master – planları: Uzak Doğu’nun mühim kentsel alanlarının finansmanı ve yenilenmesi. Turistik potansiyel: Yeni tatil bölgelerinin teşkil edilmesi ve de Asya ve Afrika ülkeleri ile Rusya arasındaki vize rejiminin kolaylaştırılması. 

ASYA-AFRİKA İLETİŞİMİNİN KİLİT ALANLARI

“Uzakdoğu Federal Üniversitesi”nin kampüsünde düzenlenen DEF’teki tartışma, görüşme ve buluşmaların ağırlık noktalarının ilk sıralarında Güneydoğu Asya başta olmak üzere, geniş Avrasya hinterlandındaki yeni lojistik merkezlerin yapılandırılması ve mevcutların da geliştirilip entegrasyonlarının ilerletilmesi geliyor. Bu kapsamda Çin ie Rusya arasındaki ticari görüşmeler ve ilgili anlaşmalar öncelikli olarak elektronik, otomotiv endüstrisi, enerji kaynaklarının tedariki, Kuzey Deniz Rotası (Murmansk-Şanghay) ve de Blagoveşçensk / Zabaykalsk sınır geçiş kapıları ve gümrük noktaları üzerine odaklanmış. Rusya ile Hindistan arasındaki konu başlıkları ise petrokimya, ilaç, gübre, savunma sanayi, Kuzey – Güney Uluslararası Taşımacılık Koridoru üstüne yoğunluk kazanmış durumda. Bunun dışında ise, Afrika ülkeleri ile Rusya arasındaki temaların merkezinde ise gıda, tarım makineleri ve madencilik endüstrisinin geldiği görülüyor. 

‘EKONOMİK EGEMENLİK VE BAĞIMSIZLIK’

DEF boyunca hakikaten de fark ediliyor ki, Rusya’nın  “ekonomik egemenlik ve bağımsızlığı” artık teorik bir kavram veya tek taraflı hayal olmanın çok ötesine geçip gerçekliğe dönüştüğü savunuluyor. Vladivostok’taki ekonomik forumun; Güney Asya limanlarından Arktik Okyanusu üzerinden Murmansk ve Saint Petersburg limanlarına kadar yapılmaya başlanan düzenli ticari gemi seferleri, yine Rusya üstünden de geçen Çin’in yeni kuşak-yolunun Novorossiysk Limanı’na bağlanması, ülkenin sadece yeni yaptırım ve abluka koşullarına fazlasıyla uyum sağlamadığını, ama dahası ve aynı zamanda Çin başta olmak üzere en yakın büyük ticari partnerleriyle beraber yepyeni bir küresel ekonomik haritanın oluşum sürecine öncülük ettiği ileri sürülüyor.

  •  

Çağrılanlar

Elif Kır yazdı…

Atam düşmanı kovdu, bu yurdu bize armağan etti. Atatürk düşmanı kovdu kovmasına da bu düşman neredeydi, ne yaptı, Türk ordusu nerede vuruştu, kaç ayda kaç yılda kovdu düşmanı? Atatürk büyük askerdi ama neden? Nasıl?

Ankara’dan yola çıkıp İzmir istikametinde araba yolculuğu yaptıysanız, önce Polatlı’dan sonra Eskişehir-Sivrihisar’dan, daha sonra Afyon’dan, Kütahya’dan yolunuz geçti. İstanbul’dan yola çıkıp güneye gittiyseniz belki Bozüyük’ten, Kütahya’dan yolunuz geçti. Az biraz tarih bilginiz varsa etrafınıza bakıp bu dağlarda, tepelerde, bu koca arazide nasıl savaş olmuş, bu uçsuz bucaksız topraklarda düşmanı nasıl yenmişiz diye düşünmüş olabilirsiniz. Üstelik uçak desen yok denecek kadar azdı o dönem. Onu da şimdiki gibi düşünmemek lazım. Tren desen, toprağımızdan geçen raylı sistemin işletmesi bize ait değildi büyük ölçüde. Yol desen asfaltta gitmek gibi değil. Bırak otomobili kağnı gidebilse büyük şans… Buralarda yürünür mü? Kah güneşin altında kah yağmurun… Havası gündüz nasıldır, gece nasıldır? Tüm bu soruların en azından birkaçı zihninizde belirdiyse eğer, peşinden gidin lütfen bu merak zincirinin. Sonunda varacağınız yer, binlerce vatan evladının gençliğini, hayallerini, sevdalarını, ömürlerini gömdüğü; gözyaşıyla, terle, kanla suladığı, ama onuru ve haysiyeti silinemez şekilde bu yurdun havasına, toprağına, ovasına ve dağına kattığı o kutsal topraklar olacaktır.

“O kutsal topraklara nasıl giderim, nasıl gezerim, bir anlatan yok mu” diye soracak olursanız sanırım Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en şanslı zamanına denk geldiniz. Evet son cümlem yanlış yazılmadı. Sayın Selim Erdoğan, Sayın Fuat Serdar Aydın ve ekipleri yıllardır canla başla bu toprakları adım adım dolaşıp, harp ceridelerini tabiri caizse hatmedip, hem Türk hem Yunan arşivlerini tarayıp, arazide doğrulamasını yapıp Türk çocuğuna kendi tarihini anlatmayı görev edinmişler. Durumdan vazife çıkarmışlar bir nevi. Üstelik bunu gönüllü şekilde, vatana ve onbinlerce kefensiz yatana bir borç olarak görüp canla başla, kendi imkanlarıyla yapıyorlar.

26 Ağustos 2026 sabahı, gönlü yüreği vefa dolu, belki sayıca bir avuç ama manevi adanmışlığı yüksek bir ekip olarak, Mürettep Müfreze gönüllüleri ile Selim Erdoğan ve Fuat Serdar Aydın’ın öncülüğünde, saat 05.00’te Kocapınar Sargıyeri Şehitliği’nden yola çıkıp 15. Tümen’deki atalarımızın takip ettiği rotayı yürüyerek, sabahın ilk ışıklarıyla Tınaztepe’ye vardık. Güneş doğmuştu doğmasına fakat 104 yıl önce o gün başlayan ve Türk’ün tarihteki en organize büyük savaşı zaferle sonuçlanmasa yine doğar mıydı? Yol boyu yürürken sohbetler edilmiş, çoğu zaman düşmeden yürüyebilmek için etrafa bile doğru düzgün bakamadan önümüze bakmamız gerekmişti. Fakat 104 yıl önce aynı yolu yürüyenlerin çoğunu kurşun, kan ve ölüm bekliyordu o yolun sonunda. Biz onlar sayesinde o dağın eteğinde güvende olduğumuzu bilerek yürürken, ses çıkarırken, gökyüzüne bakıp yıldızların ve dolunaya dönen ayın tadına varırken, onlar hilalin karanlığında toprakla bütünleşmiş bir sessizlikte yola çıkmış, onlardan önce başlayan top ateşinin gürültüsü bir yanda sevdiklerini son kez gözlerinin önüne getirmişlerdi belki. Empati yapmamak ne mümkün!

Tınaztepe’de mevzileri gördük, Türk ordusunun ne şekilde hücum ettiğini dinledik. Her şeyden öte, bastıkları toprağın nasıl olduğunu, ortalığın bitki örtüsünü, coğrafi şartlarını gördük. Havanın gece nasıl soğuk olduğunu ve güneş doğunca nasıl ısındığını, kış ve yaz mevsiminin saatler içinde art arda nasıl yaşandığını deneyimledik. Atatürk’ün o meşhur fotoğrafında Kocatepe’de neden kışlık palto giydiğini anlıyorsunuz mesela. Ama bence en eşsiz kazanım; o uçsuz bucaksız, yer yer dağlık yer yer çukur olan coğrafyada, adeta sarı bir denizi andıran o bozkırda, kilometrelerce kare alanda nasıl organize olduğumuzu, coğrafyanın en ufak planlama eksikliğini ve öngörüsüzlüğü nasıl acımasızca cezalandıracağını idrak ettiğiniz noktada, Atatürk neden Atatürk, komuta kademesi neden çok büyük iş yaptı, vuruşan erin kahramanlığı, çevredeki köylünün fedakarlığı, her şeyi unutamayacak şekilde içselleştiriyor olmanız.

Boztepe eteklerine vardığımızda ise ormanlık arazinin ortasında yatan 12 vatan evladının ebedi istirahatgahına ulaştık. Hem saygı duruşunda bulunup İstiklal Marşımızı okuduk hem de dua edip rahmet diledik ruhlarına. Uzmanlarımız, detaylı ve hassas çalışmalarının sonucunda şehitlerimizin künye bilgilerine ulaşmışlardı. Hatırladığım kadarıyla aralarında Samsun Çarşambalı, Ankaralı, Çorumlu ve Amasyalılar vardı. En yüreğimi sızlatan, 1922 yazında şehit olan atalarımızın çoğu 1900, 1901 doğumluydu. Yirmi yıl sürmüş ömürlerinin denk geldiği dönem gerçekten insanın yüreğini burkuyor. Bireysel hayatlarınızı, o yaşlarınızı, o yaşlara dair hayallerinizi düşünürseniz şayet yapılan fedakarlığın boyutu çok daha iyi anlaşılıyor. Üstelik bu insanlar, kendi yerlerinden yurtlarından çıkıp belki hayatları boyunca görmedikleri, iklimine ya da coğrafyasına bile alışık olmadıkları fakat vatan bildikleri topraklarda kendilerinden 100 sene sonra doğacak, yaşayacak o hiç tanışmadıkları insanların yirmili yaşları, kendilerininkinden farklı, refah içinde olsun, kendi bayrağının gölgesinde geçsin, insanlık onuruyla bezeli kalsın diye savaşarak, dövüşerek, yiğitçe canlarından geçtiler.

Atalarımıza ne kadar minnet etsek, onlar için ne kadar dua etsek az. Gezi biterken, kulaklardan silinmeyen ve zihinde yankılanan o söz Fuat Serdar Aydın’a aitti:

“Siz buraya gelmediniz, siz buraya çağrıldınız”.

30 Ağustos Zafer Bayramımızı en içten şekilde kutluyor, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, bu vatanın her karışında ve bir zamanlar vatan olmuş
her coğrafyada toprağa mukaddes kanını içirmiş tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Saygılarımla.

  •  

ABD ve İsrail, ‘ortaklık’ masalları altında Türkiye’nin ‘silahsızlandırılmasını’ hazırlamaya çalışıyor

Okay Deprem yazdı…

Türkiye epeydir Ortadoğu’da öncü bir rol oynamayı amaçlıyor ve bölgede düzeni sağlamak istiyor. Bu basit ve temel sonuca varabilmek için, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamadan yola çıkmak bile yeterli olacaktır. Erdoğan bir kez daha, Ankara’nın Ortadoğu’da “kanlı senaryoların hayata geçirilmesine izin vermeyeceğini” söyleyip açıkça, İsrail’in Filistinlilere karşı devam eden soykırımına ve Tel Aviv’in Lübnan ile Suriye’ye yönelik sinsi saldırganlığına göndermede bulundu. Bu beyanat, Malazgirt Savaşı ve Anadolu’nun fethinin başlangıcının 955. yıldönümü anısına düzenlenen etkinlikler çerçevesinde verildi.  

ABD’NİN ‘BASKIN ÜLKE’ OLARAK GÖRDÜĞÜ İSRAİL’E HER TÜRLÜ SİLAH MÜBAH LAKİN TÜRKİYE’YE HAYIR!

Bazı birtakım uluslararası uzman ve yorumculara bakılırsa Ankara’nın bölgede önüne koyduğu siyasi-askeri ve stratejik hedeflere ulaşması uzak ara hiç de kolay değil, çünkü ona İsrail açıkça, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ise örtülü olarak karşı. Ne Amerikalıların ne de İsraillilerin güçlü bir Türkiye’ye ihtiyaçları olduğunu adeta yedi alem uzunca süredir biliyor, çünkü Washington her şeyden önce bölgenin “baskın ülkesi” olarak her zaman İsrail’i göregelmiştir. Bu çerçevede, Yahudi devletine beşinci nesil F-35 savaş uçakları da dahil olmak üzere sınırsız miktarlarda en yeni Amerikan silahları geldi ve gelmeye de devam ediyor. Ancak Türkiye’ye Amerikalılar, çeşitli uydurma bahanelere atıfta bulunmak suretiyle söz konusu uçakları bilindiği gibi bir türlü vermiyorlar. Her şey, askeri güç dengesini İsrail lehine değiştirmek için yapılıyor… 

‘BATI, TÜRKİYE’NİN DAHİL OLACAĞI BÖLGESEL ASKERİ İHTİLAFTA KKTC’Yİ ELE GEÇİRMEK İSTEYEBİLİR’

Yukarıda betimlenen gidişat deneyimli siyaset bilimciler, jeopolitoglar, diplomatlar ve diğer uzmanlar tarafından uzun süredir yakınen takip ediliyor. Bunlardan birisi de tarihçi Mehmet Perinçek. Batı’nın; Ankara’yı müttefiklerden mahrum bırakmak, konumunu zayıflatmak ve sonunda da Kuzey Kıbrıs’ı ele geçirmek emelleriyle, Türkiye’yi bir tuzağa doğru sürüklediğinden emin gözüken Perinçek, Türkiye’nin buna karşı koyamayabileceğini çünkü ABD’nin ona, “Made in USA” damgalı silahları İsrail’e ve NATO müttefiklerine karşı kullanmasını muhtemelen yasaklayacağı uyarısında bulunarak şunları dile getirdiği dikkat çekti geçtiğimiz günlerde:  

MEHMET PERİNÇEK: İRANLILAR, ABD VE BATI’DAN BAĞIMSIZ ASKERİ SİSTEMLER SAYESİNDE KAZANDILAR

“Şunu anlamamız gerekiyor ki, eğer Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma olursa, Amerikan uçaklarını veya hava savunma sistemlerini kullanamayız. Tüm bu tür ekipmanlar Washington’a bağlıdır. Eylül 2025’te İsrail Katar’a saldırdığında benzer bir şeyi gördük. İşte, Katar o zaman İsrail’e karşı Amerikan sistemlerinden istifade edemedi – bu çok büyük bir ders. Tıpkı İran’daki son savaş gibi… İranlılar, ABD ve Batı’dan bağımsız olan askeri sistemler sayesinde kazandılar. Ve şimdi Türkiye hükümeti Rus S-400 füzelerinden kurtulmak ve Amerikan sistemlerini satın almak istiyor. Onlar bu yolla Türkiye’yi İsrail’in saldırganlığından koruyabileceklerini düşünüyorlar, ancak bu tam tersine Türkiye’nin silahsızlandırılmasıdır.” Türk tarihçi, verdiği mülakatının devamında, ülkesinin ulusal çıkarlarının Çin, İran ve Rusya Federasyonu ile daha yakın ilişkiler kurulmasını gerektirdiğini sözlerine ekledi. 

İRAN’IN SURİYE’DEN AYRILMASINDAN SONRA “BÜYÜK İSRAİL”İN ÖNÜNDEKİ TEK ENGEL TÜRKİYE KALDI

Son yıllardaki olaylar gerçekten de, Tel Aviv’in Afrika’dan Kafkasya’ya kadar uzanan “Büyük İsrail”in yaratılması yönündeki malum hayalini tutarlı bir şekilde gerçekleştirmeye doğru ilerlediğini gösteriyor. İranlıların Suriye’den ayrılmasından sonra, bu geniş-bölgesel hegemonik planın hayata geçirilmesinin önündeki tek ciddi engel olarak Türkiye kalmış bulunuyor. Yahudi devletinin, sadık müttefiki ABD’yi de yanına alarak, Türkiye’yi kendi yolundan uzaklaştırmak için elinden gelen her şeyi ardına koymayacağı çoktan kesinlik kazanmış bir olgu. Aslında ilgili süreç çoktan başlamış gözüküyor: Türkiye’yi kendince itibarsızlaştırma peşindeki Tel Aviv işe sözde «Ermeni Soykırımı”nı tanımakla başladı. Hızını alamayan İsrail, Lübnan ve Suriye’de askeri tampon bölgeler oluşturdu ve dahası Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile düzenli ortak hava tatbikatları, silah tedariki ve istihbarat alışverişini içeren bir de yöresel askeri-stratejik-siyasi ittifak kurmaya soyundu. Yani açıkça Beyaz Saray’ın onayıyla Doğu Akdeniz’in Türkiye’yi kontrol altına almak ve İsrail’in çıkarlarını korumak için bir “arena” haline getirilmesi planlı şekilde gerçekleştiriliyor. 

‘MEKKE PAKTI’NA YAKIN VADEDE BANGLADEŞ VE İRAN’IN İŞTİRAK ETMESİ SÜRPRİZ OLMAYABİLİR

Yukarıda sıralananların hepsini bir araya getirdiğimizde, Türkiye’nin istikrarın bölgesel garantörü ve İslam Dünyası’nın çıkarlarının savunucusu olarak rolünün NATO’daki mecut üyeliğiyle giderek daha fazla çeliştiği pekala söylenebilir çünkü bazı ittifak ülkelerinin Arap topraklarındaki eylemlerinin çoktandır Müslümanların bilinçli imhası olarak görüldüğü İsrail hükümetine açıkça sponsorluk yaptığı bilinmez değil. Belki de tam da bu yüzden, bölgede bazılarının “İslami NATO” olarak adlandırdıkları başka bir askeri bloğun örgütlemesine başlanıldı bile. Burada bahsedilen tahmin edileceği gibi, 7 Ağustos’ta Mekke’de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan ve katılımcı ülkelerin Kuzey Atlantik Antlaşması’nın Beşinci Maddesi ilkesine benzer bir şekilde korunmalarını öngören “Mekke Paktı”. Bangladeş, çiçeği burnunda ittifaka katılma konusunu ele alırken, İran da böyle bir olasılığı göz ardı etmiyor… 

  •  

Rus ‘muhalifler’ seçimlere savaş mı açtı?

Okay Deprem yazdı…

Rusya parlamentosu’nun alt kanadı Devlet Duması’nın yaklaşan eylül ayının ikinci yarısında seçimleri gerçekleşecek. Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin medyasında ilgili seçimlerin gayrimeşru olarak tanınması için şimdiden dikkatlice koordine edilmiş bir kampanya yürütüldüğü gözleniyor. Bu enformasyon saldırısının araçlarından birisi de tahmin edileceği üzere, ülke dışına çıkmış bulunan Rus muhalifler. Bunlardan bazıları bilindiği gibi çok uzun zaman önce vatanlarını terk etmişti, geri kalanları ise şubat-Mart 2022 döneminde Rusya’dan göç etmişlerdi. Ama bu durum onların her nedense ve halen, Rusya Federasyonu seçim sistemini itibarsızlaştırma yönünde güçlerini birleştirmelerine engel olmuyor. Ve bu hakikaten de asılsız bir iddia değil. Söz gelimi, sadece resmi veriler dahi baz alındığında, Kremlin’e muhalif “Yolsuzlukla Mücadele Vakfı”nın (FBK) eski başkanı Leonid Volkov’un, Avrupa’da ikamet ettiği mahalde birkaç yıl önce 540.000 avro değerinde iki katlı bir ev satın aldığı hatırlanacaktır. Putin’in yurt dışına kaçan diğer muhaliflerinin de pek “yoksulluk çekmedikleri” belirtilebilir: FBK’nın eski çalışanlarından İvan Jdanov, Yulia Navalnaya (hapishanede ölen ünlü muhalif siyasetçi Aleksey Navalni’nin dul eşi), Devlet Dumasının eski milletvekilleriden İlya Ponomarev, eski satranç şampiyonu Garry Kasparov, emekli petrol patronu Mikhail Khodorkovski ve rejim değişikliği talep eden diğerleri gibi… Hepsi de Rusya’nın Batı siyasetine geri dönmesini, Ukrayna ile savaşta yenilmesini ve ardından da ülkenin muhtemel birkaç sözde egemen cumhuriyete bölünmesini savunageliyor.

GÖRECE MADDİ REFAHLARI KENDİ VATANLARINA BİR ŞEKİLDE SIRT ÇEVİRMELERİ SAYESİNDE OLMASIN?

Bu insanlar kendilerini birer büyük stratejistler sanıyor olabilirler, ancak şu anda zorunlu olarak bulundukları ortamda siyasi göçmenlere artık çok da saygıyla değil, fakat tersine, olabildiğinde tersi duygu ve düşüncelerle bakanların sayısının hiç de az olmadığını biliyor olsalar gerek. Çevrelerindeki pek çok kişi, kavuştukları görece maddi refahlarının kendi vatanlarına bir şekilde sırt çevirmek sayesinde olduğunu anlayıp görebiliyor. Ve benzer grupların günümüzde her yerde giderek daha çok hor görülüp dışlandıklarına tanık olunuyor… Yukarıda tasvir edilen politize karakterlerin gerçek siyasi mücadele yerine adeta “yabancı hibeler” uğruna çekişmede daha başarılı olduklarını düşünenlerden ünlü Slovak toplumsal aktivistlerden ve aynı zamanda eski Slovakya Yüksek Mahkemesi Başkanı Stefan Garabin bakın bu konuda neler dile getiriyor: 

STEFAN GARABİN: YURTDIŞINDAKİ MUHALİF FİGÜRLERİN ÇABALARI RUSYA SEÇİMLERİNİ ETKİLEMEZ

“Elbette, burada asıl rolü para oynuyor. Onların rekabetinin bir diğer nedeni ise, bu kişilerin artık kamuoyunun ilgisini çekememesi gerçeği. Bu onların şişirilmiş özgüvenlerini yok ediyor. Onlar, çoktan kaybolmuş olan zirveye geri dönmek istiyorlar. Dünya değişti, öncelikler değişti ve Rusya, hızla tam ekonomik, finansal ve sosyal bağımsızlığa doğru ilerleyen güçlü bir dünya gücü haline geldi. Zaten askeri bir güçtü… Muhalif figürlerin hatalı yaklaşımının özü, eleştiriyi toplumdaki ve devlet yönetimindeki eksiklikleri düzeltme girişimi olarak değil, ama yalnızca Batı’nın hizmetinde kişisel bir siyasi kariyer aracı olarak düşünmeleridir. Samimiyetsizlik, onların her şeye karşı içlerindeki Rus nefretinin bir sonucu. Kendilerini Rus halkının bir parçası gibi hissetmiyorlar… Kendilerini Rusya’nın “liderleri” olarak gösteren kişiler, uzun zamandır itibarsızlaştırılmış figürlerdir ve Rusya Federasyonu vatandaşlarının seçimini etkileyemeyeceklerdir… ” 

İTİBARLARININ BU DENLİ DÜŞMÜŞ OLMASI, SPONSORLARININ FİNANSE ETMEYİ REDDETMESİNE YOL AÇIYOR

Yıllardır süregelen mülteci yaşamları nedeniyle epey bir yıpranmış ve yaşlanmış bulunan Rus muhalif şahsiyetlerin, kuvvetle muhtemel aldıkları “telif ücretler” karşılığında, gürültülü ama bir o kadar da etkisiz bir bilgi-propaganda kampanyası yürüttükleri izleniyor. Batı’nın sağladığı parasal kaynaklar uğruna çıkan kavgalarla bağlantılı iç çelişkiler ve de “liderlerin” bir türlü koordineli bir çalışma organize edememesi, Devlet Duması seçimleri öncesinde faaliyetlerinin düşük verimli olmasına yol açıyor gibi. Kimilerine göre itibarlarının o denli düşmüş olmasından kaynaklı olarak, bazı Batılı sponsorlar artık başarısız muhalifleri finanse etmeyi reddediyor – tıpkı Amerikan USAID programında görüldüğü gibi… Eğer Brüksel, Londra ve Washington’un bu güçleri Rusya toplumunu istikrarsızlaştırma mekanizması olarak kullanma planları bir şekilde hâlâ mevcutsa, o zaman onların sancağı altında birleşenler bu planlarda sadece “tek kullanımlık bir araç” olarak yer alabilirler gibi gözüküyor. Kendilerini adeta “cennet bahçesi” havasında gören AB ile ABD’nin, skandal yaratmakla meşgul “sürgündeki” muhalifleri günü gelince eşit haklara sahip “partnerler” olarak göreceklerini varsaymak ise gerçekten komik bir senaryo olurdu…

  •  

Vicdanın kurumsallaşması ve madenciler

Vicdanın kurumsallaşması ve madenciler 23.08.2026 Diken

Doruk Madencilik işçileri bedenlerini ortaya koyarak "Açız, yoksuluz, çıplağız" sözüyle topluma ve devlete şunu öylemiş oldular aslında: ‘Bu hakkın ihlali bizim hayatımızı, bedenimizi ve geleceğimizi etkiliyor.’

The post Vicdanın kurumsallaşması ve madenciler appeared first on #site_linkat 23.08.2026 .
  •  

Su da mı içmeyelim?

Ahmet Akbay yazdı…

Bilimsel olarak su, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan (H₂O formüllü), renksiz, kokusuz ve tatsız bir kimyasal bileşiktir. Ancak suyu yalnızca kimyasal bir bileşik olarak tanımlamak yeterli değildir. Su; insanlar, hayvanlar ve bitkiler başta olmak üzere yeryüzündeki tüm canlıların yaşamını sürdürebilmesi için vazgeçilmez bir yaşam kaynağıdır.

İnsan vücudunun yaklaşık yüzde 50–60’ı sudan oluşur. Hücrelerin çalışması, besinlerin sindirilmesi, vücut sıcaklığının dengelenmesi, kan dolaşımı ve organların sağlıklı şekilde görev yapabilmesi suya bağlıdır. Bilimsel araştırmalar, insanın susuzluğa yalnızca birkaç gün dayanabildiğini; uzun süreli susuzluğun böbrekler, beyin, kalp ve diğer organlarda ciddi hasarlara yol açabileceğini ortaya koymaktadır.

Yağmur gökten yağar ve yeryüzünü ayırt etmeksizin sular. Tarladaki ekini, ormandaki ağacı, kırdaki çiçeği, karıncayı, kuşu, deveyi ve insanı aynı rahmetten faydalandırır. Eski büyüklerimizin yağmura “rahmet” demesi boşuna değildir. Çünkü yağmur, hiçbir canlı arasında ayrım yapmadan yaşamı devam ettiren en büyük nimettir.

Su, keyif veren bir içecek değildir; rakı değildir, şarap değildir, alkol değildir. İçildiğinde insanı sarhoş etmez. Fakat bir damla su olmadan yaşam da olmaz. İnsan yaratılışının en temel ihtiyaçlarından biri sudur. Bu nedenle su, ticari kazanç hırsıyla değerlendirilmesi gereken sıradan bir ürün değil, korunması gereken ortak bir yaşam kaynağıdır.

Dün belediyenin bir büfesinden 0,5 litrelik bir şişe suya 30 TL ödedim. Aynı gün akşam saatlerinde bir tatlıcıda 1 litrelik su için 60 TL istenmesi vicdanları rahatsız eden bir durumdur. Su gibi hayati öneme sahip bir ürünün fahiş fiyatlarla satılması hem ahlaki hem de vicdani açıdan sorgulanması gereken bir konudur.

Ne diyelim… Eğer ticari işletmelerde bir bardak suyu bile 5 TL’ye içmek zorunda kalıyorsak, garibanın hâline gerçekten üzülmemek elde değildir. Oysa su konusunda fakir bir ülke değiliz. Dağlarımızdan şırıl şırıl sular akıyor. Peki, milli varlığımız olan su kaynakları nasıl oldu da küresel sermayenin elinde bu kadar ulaşılmaz hâle geldi?

Tarım ve Orman Bakanlığı, halkın bir şişe suya ulaşmasını zorlaştıran fiyatları denetleyemez mi? Fahiş fiyat uygulamalarının önüne geçilemez mi?

Şehirlerde belediyelere de önemli görevler düşmektedir. Eskiden sokak başlarında bulunan çeşmeler bugün neden yok? İnsanların en temel ihtiyacı olan bir bardak suya ulaşmasını kolaylaştırmak belediyelerin de sosyal sorumluluğu olmalıdır.

Bugün dilimizden düşürmediğimiz “yardımsever bir milletiz” sözünü gelecek nesillere nasıl anlatacağız? Türk kültürü binlerce yıldır su hayrına büyük önem vermiş; kuyular açmış, köylerde ve şehirlerde çeşmeler inşa etmiş, hatta kuşların ve diğer canlıların bile su içebilmesi için hayratlar yapmıştır. Çeşmelerin üzerine de “İçene afiyet olsun.” yazıları yazılarak suyun paylaşılması teşvik edilmiştir.

Türk kültüründe ve özellikle köylerimizde suya ayrı bir değer verilirdi. Köy meydanlarındaki çeşmeler, ova yollarındaki su küpleri bunun en güzel örneklerindendir. Hayırsever insanlar bu küpleri gönüllü olarak doldurur, yoldan geçen herkes hiçbir karşılık beklemeden su içebilirdi. Su ikram etmek en büyük hayırlardan biri kabul edilirdi.

Ne yazık ki günümüzde insanlığın manevi değerleri zayıflarken, dün hayır olarak görülen birçok hizmet bugün ticari kazancın bir parçası hâline gelmiştir. Su da bunlardan biri olmamalıdır. Elbette suyun üretimi, şişelenmesi ve dağıtımının bir maliyeti vardır. Ancak bu durum, fahiş fiyat uygulamalarını haklı göstermez.

Pet şişe ambalajlı sulardaki fiyat artışları; nakliye, enerji ve diğer maliyetler gerekçe gösterilerek sürekli yükseltilmektedir. Ticaret Bakanlığı, su satışı yapan tüm işletmeleri düzenli olarak denetlemeli, gerekirse sabit fiyat makul fiyat uygulamaları geliştirmelidir. Özellikle ilköğretim çağındaki çocukların 0,5 litrelik bir şişe suya ülkenin her yerinde uygun fiyatla ulaşabilmesi sağlanmalı, zamlar ve fırsatçılık karşısında halk korunmalıdır.

Su, yaşam hakkının temel unsurlarından biridir. Bu nedenle marketlerde, lokantalarda, otellerde ve benzeri işletmelerde satılan içme sularına yönelik makul ve adil fiyat politikaları oluşturulmalı, fırsatçılığın önüne geçilmelidir. Su üzerinden aşırı kâr elde etmek yerine, herkesin temiz ve güvenli içme suyuna ulaşabilmesi esas alınmalıdır.

Çünkü su sadece bir ürün değildir.

Su, insana hayat veren, can veren en temel yaşam kaynağıdır.

Bu su fiyatları karşısında su’damı icmeyelim susuz mu ölelim?

Vesselam.

  •  

İbrahim Anlaşmaları ve karekök

Şükrü Göksoy yazdı…

Ortadoğu denklemini anlamak isteyenler, önce bu denklemin karekökünü görmek zorundadır. Çünkü görünen rakamlar, diplomatik cümleler, protokol masaları, alkışlar ve fotoğraf kareleri çoğu zaman hakikati gizler. Hakikat ise daha derindedir.

Bu denklemin karekökü İsrail’dir.

Amerika, Ortadoğu’dan çekilirken bunu açık bir yenilgi gibi göstermek istemiyor. Bir imparatorluk, çekilirken bile kendisine onurlu bir geri çekiliş sahnesi arar. Fakat bu çekilişin arkasında bırakmak istediği temel düzen bellidir: İsrail’in güvenliğini, meşruiyetini ve bölgesel merkeziliğini garanti altına almak.

İbrahim Anlaşmaları tam da bu nedenle sıradan bir diplomatik normalleşme metni değildir. Bu anlaşmalar, İsrail’i Ortadoğu’da yalnızlıktan çıkarmak, ona yeni güvenlik koridorları açmak ve Müslüman ülkelerin sessiz onayıyla bölgenin karekökü haline getirmek üzere kurgulanmış bir projedir.

Daha açık söyleyelim:

İbrahim Anlaşmaları, İsrail’in Ortadoğu’daki siyasi ve ahlaki sıkışmışlığını kurtarma girişimidir.

Pakistan “bu imza halkı ayağa kaldırır” diyerek geri duruyorsa; Suudi Arabistan bu yükü taşıyamıyorsa; hatta savaşlarla parçalanmış, baskı altındaki Suriye bile bu denkleme kolayca giremiyorsa, Türkiye’nin bu masaya nasıl bakacağı sıradan bir diplomatik tercih değil, tarihî bir imtihandır.

Çünkü Türkiye sıradan bir bölge ülkesi değildir. Türkiye, hem Batı ittifakının içinde hem İslam dünyasının hafızasında duran ağır bir devlettir.

Bu yüzden Türkiye’nin tavrı sadece diplomatik bir tercih değildir; aynı zamanda tarih, hukuk, vicdan ve millet hafızasıyla ilgilidir.

Akşamdan sabaha İsrail’e havlayan bir siyaset, sabah olduğunda İbrahim Anlaşmaları masasına nasıl oturabilir?

Eğer İsrail’e karşı çıkışınız hakikatse, bu anlaşmaya “evet” diyemezsiniz. Eğer bu anlaşmaya “evet” diyorsanız, gece boyunca yaptığınız bütün bağırışlar sadece iç siyasete oynanan ucuz bir tiyatrodur.

Gündüz diplomasi, gece hamaset olmaz.

Ya ilken vardır ya da rolün.

Amerika’nın zayıflığından güçlü ve bağımsız bir siyaset üretmek yerine; kölelik, yancılık, mezhepçilik ve sahte Abdülhamitçilik üzerinden ikbal arayan siyaset aklı, sonunda kendi ülkesini de kayıp riskiyle karşı karşıya bırakır.

Çünkü büyük imparatorluklar çekilirken, onların satrapları ya akıllanır ve milletine döner ya da efendisinin enkazı altında kalır.

Bugün mesele şudur:

Türkiye, ABD’nin Ortadoğu’dan çekilirken geride bırakmak istediği İsrail merkezli karekök denklemine mi girecek, yoksa kendi tarihî ağırlığıyla yeni ve bağımsız bir denklem mi kuracak?

Karekök ortadayken denklemi bozuyorsan, hukuk ortadayken adaleti çiğniyorsan, halkın vicdanı ortadayken meşruiyet arıyorsan; buna diplomasi değil, devlet aklı hiç değil, düpedüz dalyarakça siyaset denir.

Çünkü gerçekler yalın biçimde ortadayken; matematiği inkâr eden, hukuku eğip büken, tarihî hafızayı yok sayan kaba ve cahil siyaset aklına artık “yanıldı” denmez.

O noktada halkın argosu devreye girer.

Bu artık dalyaraklıktır.

İbrahim Anlaşmaları, barış adı altında İsrail’i bölgenin merkez değişkeni yapma projesidir. Bu projeye dahil olan her ülke, önce kendi halkının vicdanıyla, sonra tarihî hafızasıyla, en sonunda da kendi devlet aklıyla hesaplaşmak zorunda kalacaktır.

Çünkü Ortadoğu’da denklem basittir:

ABD çekiliyor.
İsrail korunmak isteniyor.
Müslüman ülkeler denkleme alınmak isteniyor.

Türkiye ise ya bu karekökün içine hapsedilecek ya da kendi denklemini kuracaktır.
Tarih, bu tercihi unutmaz.

  •  

Sağlık kime emanet? (2): Alt vekâlet

Onur Beden yazdı…

İlk yazımda tıp eğitimindeki “mesleki eğitim istismarı”ndan söz etmiş, sağlık sisteminin hem hekimi hem  vatandaşı yoran bir düzene dönüştüğünü anlatmaya çalışmıştım. Yazıyı da şu soruyla bitirmiştim:  Hastalığınız birilerine emanet ama sağlığınız kime emanet? 

Bu kez o soruya daha açık cevap vermek istiyorum ancak genel hatlarıyla değindiğim bir öneri sunarak  ülkemiz için yararlı olacağını düşündüğüm bir tartışma konusu açmak istediğimi baştan belirtmem  gerekir.  

Bugün sağlık sistemindeki birçok düğümün, hukukta zaten bilinen ama sağlık alanında henüz kurucu  ilke haline gelmemiş bir ayrımda toplandığını düşünüyorum: vekâlet ile alt vekâlet ayrımında. 

Mevcut sistemde hasta ile her hekim arasındaki ilişki ayrı ayrı ve doğrudan kuruluyor. Başınız ağrıdığında  bir uzmana gidiyorsunuz, mideniz ağrıdığında başka bir uzmana, cildinizde sorun çıktığında başka bir  hekime. Her biriyle yeni ve bağımsız bir ilişki kuruyorsunuz. Yani sistemin zihin dünyasında vekâlet var;  ama bu ilişkileri birbirine bağlayan, merkezileştiren ve yöneten bir alt vekâlet sistemi yok. 

Sorun tam da burada başlıyor. 

Çünkü her hekimle ayrı ayrı ilişki kurduğunuzda, o ilişkilerin toplamından kendiliğinden bir sağlık sistemi  doğmuyor. Tersine, ortaya parçalı bir yapı çıkıyor. Her uzman kendi alanından bakıyor, kendi branşının  mantığıyla karar veriyor, kendi penceresinden haklı gerekçeler sunuyor. Ama bu parçalar arasındaki  bağlantıyı kurmak çoğu zaman vatandaşa kalıyor. Hangi doktora önce gidileceği, hangi tedavinin daha  öncelikli olduğu, hangi tetkikin gerçekten gerekli olduğu… Bütün bunları hasta kendi başına çözmek  zorunda bırakılıyor. 

Yani vatandaş yalnızca hasta olmuyor; aynı zamanda sistemin koordinasyon yükünü de sırtlanıyor. 

Oysa sağlığın doğasına uygun olan şey bu değildir. Sağlık hizmeti, rastgele çoğalan doğrudan ilişkilerin  toplamı olamaz. Sağlık ancak bütünlüklü biçimde korunabilir. Bunun için de ilk ve asli ilişkinin tek bir  hekim üzerinden kurulması gerekir. 

Bence düşünmemiz gereken model şudur: Kişi öncelikle bir genel hekimle, pratikte çoğu durumda aile  hekimiyle bir vekâlet ilişkisi kurmalıdır. Bu hekim yalnızca hasta olduğunuzda başvurduğunuz biri  değildir; sizi tanıyan, yaşam koşullarınızı bilen, sağlık sürecinizi bütün olarak takip eden kişidir. Uzman  hekime ihtiyaç duyulduğunda ise hasta sıfırdan, dağınık biçimde yeni ilişkilere savrulmamalıdır. Uzman,  bu ana ilişkinin içinde, belirli ve sınırlı bir konuda devreye giren alt vekil olarak konumlanmalıdır. 

Böylece uzmanlık değersizleşmez; tam tersine yerli yerine oturur. Kardiyolog da, nörolog da,  endokrinolog da kendi alanında derinleşir. Ama birden fazla uzmanın devrede olduğu durumda  çelişkileri süzen, kararları bütüncül tabloya göre değerlendiren ve süreci taşıyan merkez genel hekim  olur. 

Bu değişiklik yalnızca teknik bir organizasyon önerisi değildir. Aynı zamanda halkçı, kamucu ve  cumhuriyetçi bir sağlık düzeninin temelidir. Çünkü vatandaşın sağlık hizmeti içinde kendi başına yön  bulmak zorunda kaldığı, doğru uzmana ulaşmanın kişisel beceriye ya da maddi güce dönüştüğü bir yapı  kamusal değildir. Olsa olsa piyasalaşmış bir hastalık sistemidir. 

Bugün doğrudan uzmanlarla kurulan dağınık ilişkiler sağlık hizmetini fiilen bir pazar düzenine  yaklaştırıyor. Parası olan daha hızlı hareket ediyor, daha çok uzmana ulaşıyor, daha fazla tetkik yaptırıyor.  Parası olmayan ise aynı sistemin içinde yönünü tek başına bulmaya çalışıyor. Böylece sağlık, hak  olmaktan uzaklaşıp giderek daha fazla sınıfsal bir avantaj alanına dönüşüyor.

Ama mesele burada bitmiyor. Çünkü halk yalnızca sağlık sisteminin kullanıcısı değildir; aynı zamanda o  sistemi taşıyacak hekimlerin çıktığı toplumsal zemindir. Bu yüzden sağlık sistemini konuşurken tıp  eğitimini dışarıda bırakmak mümkün değildir. 

Bir önceki yazımda söylemeye çalıştığım şey buydu: Tıp eğitimi bugün yalnızca bilgi aktaran bir süreç  değil, aynı zamanda bir eleme, yorma ve sınıflandırma düzeni haline gelmiş durumda. Altı yıl boyunca,  ileride büyük kısmını hiç kullanmayacağı ansiklopedik bilgiyi ezberlemek zorunda kalan genç bir insanın  aynı zamanda çalışarak hayatını sürdürmesi neredeyse imkânsız hale geliyor. Böylece tıp eğitimi fiilen  yalnızca maddi desteği olanların daha rahat tamamlayabildiği bir alana dönüşüyor. 

Bunun sonucu yalnızca öğrencilerin zorlanması değildir. Halkın kendi içinden hekim çıkarma imkânı da  daralır. Yani mesele yalnızca eğitim yükü değil; toplumun sağlık sistemine tıp eğitimi aracılığıyla  katılabilme hakkıdır

Eğer bir ülkede tıp okumak, ancak ailesinin maddi desteği güçlü olanların sürdürebileceği kadar ağır,  uzun ve ezbere dayalı hale gelirse, yarının hekimleri giderek daha dar bir toplumsal sınıftan çıkmaya  başlar. Bu da sağlık sisteminin kendi sınıfını yeniden üretmesi demektir. Halk sağlık hizmetinin yalnızca  muhatabı olur; kurucu unsuru olmaktan çıkar. 

Oysa kamucu ve cumhuriyetçi bir düzende olması gereken bunun tam tersidir. Halk, sağlık sistemine  yalnızca hasta olarak değil, hekim olarak da girebilmelidir. Tıp eğitimi zeki, çalışkan ve emek veren her  gencin erişebileceği bir yol olmalıdır. Bir Cumhuriyet düzeni, kendi hekimlerini yalnızca varlıklı ailelerden  değil, doğrudan halkın içinden çıkarabilmelidir. 

İşte bu nedenle tıp fakültelerinin amacı da yeniden düşünülmelidir. Eğer sistemin merkezi genel hekim  olacaksa, tıp fakültesinin temel amacı da uzmanlığa hazırlanan öğrenci değil, sağlığı yöneten hekim  yetiştirmek olmalıdır. Eğitim; ansiklopedik ayrıntılarla öğrenciyi ezmek yerine tanı mantığına, klinik  karar vermeye, koruyucu hekimliğe, rasyonel ilaç kullanımına, uzun süreli izleme ve uzman  koordinasyonuna dayanmalıdır. Bu eğitimi de esas olarak sahada gerçekten genel hekimlik yapanlar  vermelidir. Çünkü uzmanların yan yana gelmesi kendiliğinden genel hekimlik eğitimi üretmez. 

Uzmanlık eğitimi ise bundan sonra, ayrı ve ikinci bir aşama olarak örgütlenmelidir. Önce genel hekim  yetiştiren bir eğitim kurumu olmalı; sonra isteyenlerin belirli alanlarda derinleştiği uzmanlık kurumları  gelmelidir. Çünkü uzmanlık, sistemin başlangıç noktası değil; belirli bir ihtiyacın teknik karşılığıdır. 

Burada savunulan şey uzmanlığa karşı çıkmak değildir. Tam tersine, uzmanlığı yerli yerine koymaktır.  Uzmanlık, doğru kurulduğunda çok değerlidir. Ama bu değer, sistemin merkezi haline geldiğinde değil;  genel hekimliğin koordine ettiği bütüncül yapı içinde çalıştığında ortaya çıkar. 

Belki de artık şu gerçeği daha açık söylemenin zamanı gelmiştir: Sorun yalnızca sağlık hizmetinin  eksikleri değil, sağlık ilişkisinin ve tıp eğitiminin aynı yanlış mantık üzerine kurulmuş olmasıdır. Biri  vatandaşı sistem içinde yalnız bırakıyor, diğeri halkın çocuklarını bu sisteme hekim olarak katılmaktan  uzaklaştırıyor. 

Oysa bizim ihtiyacımız olan şey şudur: Sağlığın tek tek uzman kapılarında parçalanmadığı, genel hekim  tarafından bütünlüklü biçimde yönetildiği; tıp eğitiminin ise halktan kopuk bir eleme düzeni değil, halkın  içinden hekim çıkaran erişilebilir bir kamusal yol olduğu bir sistem. 

Çünkü sağlık gerçekten kamusal olacaksa, halk o sistemin yalnızca bekleyen hastası değil; aynı zamanda  yetişen hekimi de olmalıdır.

Sağlığımız birilerine emanet olabilir. Ama o emaneti kime, nasıl ve hangi toplumsal düzen içinde teslim ettiğimiz; yalnızca hastaneleri değil,  Cumhuriyet’in kendisini de ilgilendirir. 

Ve artık bunu açıkça söylemek gerekir: Sağlık, ancak genel hekimliği merkeze alan bir alt vekâlet sistemiyle; tıp eğitimi ise ancak halkın  çocuklarının erişebileceği kadar sade, işlevsel ve kamusal bir yapıyla yeniden topluma ait olabilir.

  •  

Epstein dosyaları: Sahte kahramanlar ve itibar kalkanı

Mahmut Esat Bozkurt yazdı…

Önceki bir yazımda dünyanın “post-truth” (hakikat-ötesi) denen bulanık bir çağdan, “post-post-truth” diyebileceğimiz daha üst bir evreye doğru sürüklendiğini yazmıştım. Hem iç hem de dış gündemde öylesine absürt gelişmeler öylesine hızlı ve üst üste yaşanıyor ki artık neyin gerçek, neyin dikkat dağıtma olduğunu ayırt edemiyoruz.

Şu son dönemde değişmeyen tek şey, maruz kaldığımız absürtlük seviyesinin istikrarlı biçimde artması olabilir. Zira akıl almaz olan, özellikle geçiş ve kriz dönemlerinde zihinleri meşgul etmenin en pratik yoludur. “Bu kadar da olmaz” dediğimiz başlıklar çoğu zaman esas düzleminden koparılır; yoğun insani duygulara, histerik reflekslere bağlanır. Bir süre sonra meseleleri ve sonuçlarını tartışmak yerine anlık tepkiler üretmeye başlarız. Anormal görülen giderek normalleşir; akıl almaz olan ise rutinleşir ve geçiştirilir.

İşte dünya elitlerinin karanlık yüzü; bu akıl almaz iddialar ve mide bulandırıcı ayrıntılar, Epstein dosyalarıyla ortalığa bir irin gibi saçıldı. Milyonlarca sayfa belge, ifşaatlar ve yeni soruşturmalar adeta gözümüzün içine sokuldu. Illuminati’den Rockefeller’a, Üçlü Komisyon’dan istihbarat servislerinin karanlık dehlizlerine kadar; ben de dâhil olmak üzere pek çoğumuzun yıllarca “komplo teorisi, o kadar da değildir” diyerek ciddiye almadığı başlıklar dahi belgelerle açığa çıkarıldı.

Her adımı hesaplanmış bu küresel düzende, böylesine büyük bir irinin bu kadar “açık ve seçik” biçimde, üstelik gözümüze sokulurcasına ortaya dökülmesinin elbette bir sebebi olmalı. Küresel sistemin “kaza” yapacağına, birilerinin kontrolü kaybedip bu devasa lağımı “yanlışlıkla” patlattığına inanacak kadar saf değiliz.

Denilebilir ki hâkim güçler ve uluslararası sermaye, kendi içindeki yöntem ve aktörleri revize ediyordur; belki eski kadroların tasfiyesiyle, hâlihazırda kirlenen yüklerden kurtulup “yeni yüzlerle” kendini güncellemek istiyordur. Fakat bu çıkarımların hiçbiri şu aşamada hüküm üretecek düzeyde değil.

Elbette sağlıklı bir hüküm için çok daha fazla veriye ihtiyaç var. Ama her sarsıcı gelişmede olduğu gibi burada da histeriyi ve aşırıya kaçan anlık reaksiyonları bırakıp soğukkanlı yaklaşmakta fayda var. İlerleyen süreçte konuyu değerlendirirken şu soruları da sormak gerekecek:

  1. Bu dosyalar hangi anda, hangi amaçla ve hangi siyasi-psikolojik sonuçları üretecek şekilde dolaşıma sokuldu?
  2. Bu sonuçlar kime, ne ölçüde fayda ve zarar sağladı?
  3. En önemlisi: Biz bu iğrençliğe dehşet içinde bakarken, gözümüzden kaçırmamız istenen başka neler var?

Şu aşamaya bakarak, özellikle ülkemizi ilgilendiren birkaç detay üzerinden resmin geneline dair bir değerlendirme yapmaya çalışalım.

Bilindiği gibi Jeffrey Epstein dosyalarında, Rixos Otelleri’nin sahibi Fettah Tamince’nin adının geçtiği e-postalar ortaya çıktı. 2017 tarihli bir yazışma trafiğinde, Dubaili iş insanı Sultan Ahmed bin Sulayem’in Tamince’den, Epstein’in özel spasında çalışan iki kadının Türkiye’de eğitim almasını talep ettiği görülüyor.

Öncesinde “FETÖ Borsası” üzerinden örgütten aklandığı iddialarıyla da gündeme gelen Tamince, bu kez Epstein dosyalarının içinden çıkıyor. Geçmişte FETÖ iltisakı olduğunu kendisi de itiraf eden; fakat darbeden önce bu yapıdan uzaklaştığını söyleyen Tamince, yine hakkındaki iddiaları şiddetle reddediyor.

Tabii ülkede “adalet” sözü bile iktidar hattının dışında kalan sadakatsizler için bir anlam ifade etmiyorken… “FETÖ Borsası” gibi bir meselenin bile üzerine gidilememişken… Yüzü kızarması gerekenlerin pişkince omuz silkmesi de şaşırtmıyor.

Neyse… Tamince’nin verdiği cevapta bazı kısımlar özellikle dikkatimi çekti:

“Sultan Ahmed bin Sulayem bizim arkadaşımız, dünya çapında bir şahsiyet… Biz talep Sulayem’den geldi diye dikkate alıyoruz açıkçası. Gerisine bakmıyoruz… Sorgulama yapmaz, çünkü Sulayem bizim çok itibar ettiğimiz bir şahsiyet.”

Peki, Tamince’nin arkadaşı ve “sorgulamaya gerek duymayacak kadar” itibar ettiği bu Sulayem kim? Epstein dosyalarında geçen “sıradan bir isim” değil elbette…

Körfez–İsrail–ABD hattındaki kirli diplomasinin ve kurulan ağın merkezindeki isimlerden biri. (tıpkı çok yakından tanıdığımız, Tom Barrack gibi…)

Sulayem, Birleşik Arap Emirlikleri’nin önde gelen kraliyet ailelerinden birine mensup. Dubai merkezli dev lojistik şirketi DP World’ün en tepesindeki isim. Şirket, dışarıdan “ticari bir yapı” gibi dursa da BAE’nin devlet desteğiyle, özellikle Orta Doğu ve Afrika’da büyüyen ve dış politikasının bir “jeopolitik aygıtı” olarak anılan bir yapıda. Sulayem ayrıca Epstein’in Karayipler’deki Little St. James adasının “özel” konuklarından.

İfşaatlara göre:

2007’nin Kasım ayında Epstein, Sulayem’e ortak tanıdıkları bir kadın hakkında “komik bir hikâye” duyduğunu yazıyor. Sulayem durumu şöyle özetliyor: “Evet, birkaç denemeden sonra New York’ta buluşabildik. Ama bir yanlış anlaşılma olmuş; kadın iş istiyordu, ben ise sadece kadın istiyordum!Epstein’in cevabı ise: Allah’a şükür, hâlâ sizin gibi insanlar var.”

2011 yılında Sulayem, Epstein’e bir e-posta atıyor. Konu başlığı: “GPS GTX Akıllı Ayakkabı.” İçerik ise “çocukları da izlemek için” pazarlanan takip cihazlı ayakkabılar. Epstein’in yanıtı memnuniyet dolu: “Teşekkürler, harika fikir. Arkadaşını gerçekten çok sevdim.”

Tabii aralarındaki diyalog, sapkınlık düzlemine sıkışmış değil. Belli ki sapkınlık meselesi, Epstein için daha büyük bir misyonun aracı oluyor; tıpkı Adnan Oktar ve FETÖ’nün yöntemlerinde de gördüğümüz gibi.

2013 yılına gidelim…
Epstein, meşhur İbrahim Anlaşmaları’ndan (İsrail-Arap ilişkilerinin güçlendirildiği) yıllar öncesinde sahnede. Çok yakın olduğu ve birlikte çalıştığını anladığımız eski İsrail Başbakanı Ehud Barak ile Sulayem arasındaki görüşmelere aracılık ediyor. Drop Site News’un aktardığına göre Barak ve Sulayem, Epstein’in ayarladığı toplantılarda defalarca bir araya geliyor.

Yani 2020’deki “tarihi atılım” denilen anlaşmalardan çok önce, BAE–İsrail arasındaki derin istihbarat ve iş ilişkilerinin merkezinde yine bu isimler var. Bu ağ, o tarihten çok önce, Epstein’in gölgesinde ve yine bu isimler üzerinden ilmek ilmek dokunmuş. İfşaatlar, BAE–İsrail arasında onlarca yıla yayılan bir istihbarat ve ticaret ağının zaten örülü olduğuna dair tezleri de güçlendiriyor.

Tamince elbette bir iş insanı olarak herkesin arka planını bilmek zorunda değil; herkesin bağlantı haritasını tutacak hâli de yok. Ama bir “maşallah” demek de lazım… Maşallah. Ne güzel dostlarınız var yahu. Ne sağlam, ne “itibar” sahibi insanlarla bağlantılar kuruyorsunuz.

İtibardan bahsederken, “itibarın” nasıl bir silaha dönüştüğünü yine ifşaatlardan bu sefer ters bir örnekle görelim:

Epstein ve şahsi avukatı Alan Dershowitz, “İsrail Lobisi”ni eleştiren bir makale yazan John Mearsheimer ve Stephen Walt’a karşı “Yahudi karşıtlığı” suçlamasını yaymak için birlikte hareket ediyorlar. İkilinin eleştirileri 2007’de “İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası” adıyla meşhur bir kitaba dönüşüyor; kısa sürede de büyük bir linç kampanyasının hedefi hâline geliyorlar.

(Dershowitz; 1964–2013 yılları arasında Harvard’da hukuk profesörlüğü yapmış, bugün 87 yaşında; Fox gibi kanallara düzenli çıkan, İsrail’in yasa dışı yerleşimlerini savunan ve Batı Şeria/Gazze’deki İsrail suçlarını ABD izleyicisi nezdinde aklamaya çalışan bir figür.)

Epstein, Dershowitz’in Mearsheimer ve Walt’a yönelik saldırısını “muhteşem” diye övüyor; e-postasını “tebrikler” diye bitiriyor. Dershowitz’in “En Yeni ve En Eski Yahudi Komplosunu Çürütmek” başlıklı yazısını çevresine bizzat dağıtacağını söylüyor; “dağıtıyor musun?” sorusuna da “başladım” diye yanıt veriyor.

Yetmiyor, İsrailli grupların baskısı sonrası Chicago Küresel İlişkiler Konseyi, 2007’de yazarların planlanan konuşmasını iptal ediyor. Brookings Enstitüsü başkanı ve Clinton döneminin eski üst düzey yetkilisi Strobe Talbott ise çalışmayı “grotesk” diye niteliyor.

Sonuç malum, Mearsheimer ve Walt o dönemde akademik çevrelerde dışlanıyor ve konuşmaları iptal ediliyor.

(Mearsheimer’ın tanınırlığı son yıllarda YouTube ve sosyal medya üzerinden arttı; özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edeceğini doğru öngörmesiyle daha geniş kitlelere ulaştı. Ancak 2022 işgalinin sorumluluğunu NATO ve ABD’ye de paylaştıran çizgisi nedeniyle Washington’daki politika çevrelerinde bu kez başka bir cepheden tepki ve linçle karşılaştı.)

Özetle, İsrail’in lobiler aracılığıyla ABD’deki etkisini eleştiren bilim insanları, Epstein gibiler eliyle linç edilip itibarsızlaştırılmaya çalışılırken; aynı Epstein’ın sapkınlık adasında gezen Sulayem gibi isimler “sorgulanamayacak kadar itibarlı” görülebiliyor. Demek ki bu düzende itibar, hangi kirli ağın hangi halkasına sadakat gösterdiğinle ölçülüyor…
Kimini koruyan bir kalkan, kimine saplanan bir bıçak…

Özellikle Atatürk ilke ve devrimlerini savunanlar için, ne kadar tanıdık değil mi? Doğruyu savunanın, aykırı soru soranın, ezberi bozanın “linç” ve “itibarsızlaştırma” saldırılarına maruz kalması…

Şimdi dönüp en başa bakalım. Esas vurgulamak istediğim, Tamince’nin kendisini savunmaya çalışırken aslında çok fazla şey anlatmış olması: “Sorgulama yapmayız, çünkü Sulayem bizim çok itibar ettiğimiz bir şahsiyet.”

“İtibar”… Ne kadar önemli, değil mi?

Çevremize bir bakalım: Ekranlar, siyaset, akademi, iş dünyası…

Hangi alana baksak, beş para etmeyecek ama ısrarla parlatılan bu “itibar sahibi” insanlarla dolu. Ve çoğu zaman o itibarın kaynağı; başarı, erdem, liyakat değil… Bağlantı, sadakat ve biat sonucu gelen dokunulmazlık.

Benim açımdan, Epstein dosyalarının şu aşamadaki en önemli sonucu da işte budur. Artık hiçbir alanda, hiçbir ülkede, “itibarı sorgulanamayacak” derecede kimsenin kalmaması gerektiğidir.

Elbette paranoyak bir histeriyle değil. Ancak şunu da her zamanki gibi hatırlayarak: İlkeler, değerler ve doğrular; kişilere, liderlere, taraflara endeksli bir çıkar veya tarafgirlik hesabının gerisine asla düşmemelidir.

O yüzden ısrarla diyoruz ki bu kısır döngülerden çıkış; yeni bir “kahraman” veya “kurtarıcı” aramakta değil, sahte kahramanlara ihtiyaç duymayan; kolektif aklın ve fikri mücadelenin esas alındığı bir siyasal zeminin kurulmasında yatıyor.

Ancak bu anlayış ve iradeyle, duraksatılan Türk Devrimi yeniden canlandırılacak; tam bağımsız Türkiye idealine giden yol yeniden inşa edilecektir. Aksi hâlde siyasi mücadele şahıslara ve sahte kahramanlara bu denli indirgendikçe; yaşanılan hayal kırıklığı döngüleri, mülkiyet ve çıkarlara dayalı siyaset anlayışı, seçmenleri aldatan siyasiler ve kirli pazarlıklar, Türk milletinin geleceğini karartmaya devam edecektir.

  •  

3. Dünya Savaşı: BRICS, Monroe Doktrini’ne Karşı

Mustafa Özgür Sancar yazdı…

EMPERYALİZMİN BUDALALARI

Emperyalizmden bahsedenleri eski kafalılıkla suçlayan, çağı ve gelişmeleri anlamaktan yoksun sayanlar, kendilerinin çok akıllı, ahâlinin aptal olduğunu sanıyorlardı. Aslında durum tam tersi ve aptal kendileri. Emperyalizmi bir uydurma, safsatadan ibaret sayan bu budalalar; ABD’nin açık haydutluğu karşısında bile Venezuela’daki Maduro yönetimin yozlaşmasından, İran’daki muhaliflerin Amerika tarafından desteklenmesinin, aşırı otoriter ve sömürücü bir iktidara karşı demokrasi mücadelesi olduğunu söyleyebilecek kadar muhakeme yeteneğinden yoksunlar. Şaşırtıcı değil, çünkü varlık koşulları Batı ve Amerikancılık.

EMPERYALİZMİN SUÇ İKRARI; NATOCULUĞUN İFLÂSI

Trump’ın Venezuela’ya yönelik haydutça girişiminden sonra, Grönland’ı işgal etmeye yelteniyor olması, konvansiyonel ve ekonomik savaş dâhil tüm araçları kullanarak yeni bir paylaşım savaşı başlattığını gösteriyor. Bir önceki yazımda döne döne vurguladı. Bu bir Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı. Beyaz Saray’ın gözü dönmüş… Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı adına uluslararası hukuk ve regülasyon üretmek için kurulan tüm örgütler Beyaz Saray tarafından baypas ediliyor. NATO da buna dahil. Danimarka NATO ve AB üyesi, Trump’ın ”Bize vereceksiniz, yoksa zorla alırım” dediği Grönland, Danimarka’ya bağlı özerk bir yönetim. Böylece pratikte bir NATO üyesinin bir başka NATO üyesine saldıramayacağı şeklindeki Kuzey Atlantik Savunma Örgütü hukuku ortadan kalkıyor.

Suriye’nin fiilen bölünmesi ve İsrail tarafından işgali, İran’ın, içerisindeki haklı muhalif tepkilerin ABD tarafından İran’ı yıkmaya yönelik bir operasyona dönüştürülmesi, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılması, Kolombiya ve Küba’nın açık tehdit altında olması, bizim usanmadan söylediğimiz emperyalizm ve NATO gerçeğini dünyanın gözü önüne serdi.

Türkiye’deki NATO’cuların ”NATO’dan çıkarsak ABD’nin açık hedefi oluruz” şeklindeki argümanın ne kadar yersiz olduğunu kanıtladı.

HAZAR’DAN KIZILDENİZ’E SÖMÜRÜ KORİDORU

Türkiye zaten ABD’nin hedefinde… Güneydoğu Akdeniz’den, Batı Trakya’dan, Ortadoğu’dan ülkemize namlularını uzatıyor.

Zengezur geçidi ve Somaliland üzerinden Hazar’dan Kızıldeniz’e bir büyük hat inşa etmeyi amaçlıyor ve Türkiye ile İran ulusal devletlerini bu hedefin en büyük engeli olarak görüyor.

Türkiye’nin en büyük düşmanı ABD… bu gerçek ülkemizdeki Batıcıların da inkâr edemeyeceği noktaya geldi.

GRÖLAND, İKLİM KRİZİ VE YER ALTI KAYNAKLARI

2 milyon metrekare toprağı olan Grönland’da sadece 52 bin kişi yaşıyor; ancak altın, uranyum, petrol kaynakları ve gaz yatakları açısından büyük bir potansiyel barındırıyor. Ve… son 100 küsur yılda 2 dereceye yaklaşan küresel ısınma nedeniyle, dünyanın en büyük adası olan Gröland bir yeni yaşam alanı olarak tasarlanıyor.

ABD’deki ünlüler, aralarında Robert de Niro da var, oradan arazi satın almaya başladılar.

İnşaatçı Trump, Grönland’ı yeni yaşam plantasyonları üzerinden bir rant alanına çevirmeye hevesleniyor. Aynısını Gazze için düşündüğünü gizlememişti. Danimarka satın alma teklifini reddetti. Trump, askerî planlarını devreye sokmaya hazırlanıyor.

BRICS, MONROE DOKTİRİNE KARŞI

ABD, pratikte 3. Dünya Savaşı’nı başlattı; çünkü dünyanın en borçlu ülkesi ve tepetaklak gidiyor. BRICS’in varlığı ve BRICS artının oluşumu ile dolar uluslararası ödeme aracı olma tekelini kaybediyor. Çin’in borcu değil fazlası var; yapay zekâ başta olmak üzere 43 teknoloji alanının 37’sinde ABD’den önde. Bu nedenle Beyaz Saray 1823’teki Monroe doktrinini yeniden canlandırma çabasında.

“Latin Amerika benim, başka hiçbir sömürücü güç benim sömürü alanıma giremez” diyor. Yani kendisinden farklı olarak, kapitalizmi devlet eliyle yöneten Çin’i ne Venezuela ne de diğer Latin Amerika ülkelerinde istiyor. Tehdit, Rusya ve Avrupa Birliği için de geçerli.

DOLAR EGEMENLİĞİNİ KAYBEDİYOR

ABD’nin yıllık bir trilyon dolar borç yükü var. Bu rakam çevrilebilir olmaktan uzaklaşıyor. Enflasyonist yöntemle borcu çevirme ayrıcalığını koruyabilmesi içi doların rezerv para olarak hegemonyasını sürdürmesi gerekiyor. Dolar değişim aracı olma özelliğini kaybediyor, koşar adımlarla borçlanma kapasitesi ve halkının tüketim düzeyini koruyamayacağı, ordusunu finanse edemeyeceği noktaya gidiyor.

ABD müflis tüccar olmak üzere, bu nedenle savaşa mecbur; 1. ve 2. Dünya Savaşları, dünyadaki kaynak paylaşımının yeniden tasnifi üzerine yapılmıştı.
3. Dünya Savaşı’nın bundan bağımsız olması düşünülemez.

Savaş olmamalı; emperyalizmin yeni paylaşım savaşını durdurmak gerekiyor; işte tam bu nedenle Türkiye’nin yeri kendi ulusal devleti ve BRICS ile yükselen Küresel Güney’in yanında olmalı.

  •  

Kurucu değerler savunusu

CVP Genel Başkan Yardımcısı Tuna Kolbaşı yazdı…

EMPERYALİZME VE BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİNE DİRENEN İRADE

Türk Milleti, emperyalizmin kuşatması altında, yeniden bir varoluş mücadelesi içine çekiliyor. Bu bir zorunluluk olarak gündemimizin ilk sırasındadır; kapsayıcıdır, tüm toplumsal sorunların üst başlığıdır.

Büyük Ortadoğu Projesi, 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde sonuca doğru yaklaşan; emperyalizmin bölgeye yönelik en kapsamlı yeniden yapılandırma stratejisidir. Bu strateji, yapay sınırlarla çizilmiş, etnik ve mezhepsel temellerde parçalanmış, dışa bağımlı kukla devletçikler öngörüyor.

Elbette, Kemalistlere, tam bağımsızlıkçı cumhuriyetçi vatanseverlere de görev düşüyor.

CUMHURİYET SAVUNUSU

Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizmin tam karşısında bir direniş hattı olarak, ulusal egemenlik, üniter yapı ve tam bağımsızlık üzerine inşa edilmiş bir devlettir. İşte bu nedenle, BOP’un yerli işbirlikçileri ve onların medyadaki sözcülerinin yoğun propagandasına rağmen, Cumhuriyetçi ve Vatanseverler için Cumhuriyet’in kurucu değerlerini savunmak, yalnızca bir siyasi tercih değil, Türk Milleti’nin varoluş mücadelesidir.

Bu mücadele, İstiklal Savaşı ve sonrasında yaşanan “arasız devrimler”le, milli bilinçaltını, bilince çıkaran, eski çağların zihniyetini aşan, “ümmet” içindeki etnik kimliklerden sıçrayarak bir üst kimlik olan Türk milletinin yeniden inşası’nı sağladı.

1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya vardığında yoğun bir coşkuyla karşılandı, and içildi. Bir gün sonra 28 Aralık’ta Ankara halkına şöyle sesleniyordu:

“Bir millet varlığı ve hakları için bütün gücüyle, bütün maddi ve düşünce gücüyle ilgili olmazsa; bir millet kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlamazsa; şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Milli hayatımız, tarihimiz ve son dönemde yönetim şeklimiz buna çok güzel kanıttır. Bu nedenle teşkilatımızda Kuvayı Milliye’nin etken ve Milli İrade’nin hakim olması ilkesi kabul edilmiştir.”

İşgal altındaki günlerde, o gün bize verilen uyarı, bugünün koşullarında bizim için kılavuzdur.

Bunda ısrarcıyız!

“20. yüzyıldaki, uluslararası ilişkilerin evrimi, ekonomik ve politik gerilimler, savaşlar, ulusal ve toplumsal hareketler, bir bütünlük içinde ele alındığında; Yüz yıllık geçmiş içinde, teknolojik gelişme, sermayenin küresel dolaşımı ve finans kapital yoğunlaşması olağan üstü artmıştır ama emperyalist sistem niteliksel bir değişime uğramamıştır.

BOP, Soğuk Savaş sonrası ABD’nin küresel hakimiyet stratejisinin Ortadoğu ayağıdır. Hedef, bölge ülkelerinin ulus-devlet yapılarını zayıflatmak, etnik-dini çatışmaları derinleştirerek kontrol etmek ve enerji kaynaklarına daha doğrudan erişim sağlamaktır.

Kuvayı Milliye ve Milli İrade niteliği açısından günümüzde de bağımsızlığımız için ısrar edilmesi gereken güncel bir yöntemdir.

BOP’un planlayıcıları bugün de, aynı yöntemle yerli uygulayıcılar kullanıyor.

Yerli uygulayıcıların profillerine bakıldığında;

“Yeni Osmanlıcı” retorikle, ümmetçi bir söylem etrafında, Türkiye’nin ulus-devlet kimliğini aşındırmayı hedefleyenler, ulus devletin yıkılışını gelişme olarak anlatan hamaset diliyle sömüren mukaddesatçılar, sözde “demokrat”, “konfederalizm”i savunan batı işbirlikçisi etnikçiler, bölücülerdir.

Yöntem değişmedi.

1940’lardan itibaren, aynı oyun devam ediyor. Kendi bağışıklığına saldıran kanser hücreleri.

“Demokratikleşme”, “çözüm süreci”, “açılım” gibi kavramların arkasına sığınarak, BOP’un gündemini topluma dayatan yazar ve gazeteciler, “ilerici” “demokrat” veya “liberal” bir kimlikle ortaya çıkarak, projenin yerelleştirilmiş sözcülüğünü yapmaktadırlar.

Ekonomi aktörleri, küresel sermayeyle bütünleşmiş, dışa bağımlı bir ekonomik modeli savunan ve kamu kaynaklarının özelleştirilmesinden çıkar sağlayan çevrelerdir.

Bu ittifak, Cumhuriyet’in kurucu değerlerini “jakoben”, “vesayetçi”, “çağdışı” hatta “faşist” olarak yaftalayarak, bu değerlerin bağımsızlık savaşı ve Hakimiyet-i Milliye’den aldığı meşruiyetini zayıflatmaya çalışmaktadır.

Bu propagandaya rağmen kurucu değerlerde ısrar etmek, hayati anlamları taşır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tam Bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temelidir” sözü, bu mücadelenin özüdür. BOP, ekonomik, siyasi ve askeri olarak dışa bağımlı bir yapı öngörür. Kurucu değerleri savunmak, karar verme mekanizmalarının milli iradenin tekelinde kalması anlamına gelir. Bu, bir lütuf değil, Lozan’da kanla kazanılmış bir haktır.

“Ne Mutlu Türk’üm Diyene!” ifadesiyle somutlaşan anayasal vatandaşlık tanımı, BOP’un etnik ve mezhepsel temelde parçalayıcı projesine karşı en güçlü panzehirdir. Kurucu değerleri savunmak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı altında kaynaşmış bir “millet” olmuş toplumu ve vatanın bölünmez bütünlüğünü korumaktır.

Laiklik, dinin hem devlet hem de birey nezdinde istismar edilmesini engelleyen, toplumsal barışın temel güvencesidir. BOP ve onun yerli uzantıları, dini kimliği siyasetin merkezine yerleştirerek toplumu kutuplaştırmayı hedefler. Laikliği savunmak, aklın, bilimin ve ortak yaşam iradesinin üstünlüğünü kabul etmektir.

“Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi, hiçbir iç veya dış gücün milletin iradesinin üzerinde olamayacağını belirtir. BOP, bu egemenliği uluslararası aktörler ve onların yerli temsilcileriyle paylaşmayı dayatır. Kurucu değerleri savunmak, milletin azim ve kararıyla kurtardığı istiklalini, sonuna kadar korumaktır.

Bu savunu, kolay bir yol değildir. Israr gerektirir, çünkü;

Sistemli bir propaganda ile karşı karşıyayız. Medya, akademi ve sivil toplumun önemli bir kısmı, BOP perspektifini sürekli olarak pompalıyor. Hakikatin sesi, çoğu zaman bu gürültü içinde kayboluyor.

Psikolojik bir savaş yürütülüyor. Kurucu değerleri savunanlar, “yobaz”, “dar kafalı”, “geçmişte kalmış”, “faşist” gibi yaftalarla itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor. Bu, bir yıpratma ve yıldırma stratejisidir.

Kısa vadeli çıkarlar, uzun vadeli felaketlerle pazarlanıyor. “Ekonomik istikrar”, “dış yatırım” vaatleriyle, ulusal egemenlikten tavizler veriliyor.

Israr, bu aldatıcı vaatlere kanmamak demektir.

Bugün, Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının 1919’da başlattığı Milli Mücadele’nin bir benzeri, farklı bir cephede verilmektedir. Düşman, topa tüfeğe değil; algı operasyonlarına, kültürel erozyona ve ekonomik bağımlılığa dayalı bir işgal projesi yürütmektedir.

Bu ısrar, bir nostalji veya körü körüne bir bağlılık değildir. Bu ısrar, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ülke olarak varlığını, bağımsızlığını ve geleceğini garanti altına alma çabasıdır. Kurucu değerleri savunmaktaki ısrarın anlamı ve değeri işte buradadır.

Bu inançla, bu ısrarla, bu kararlılıkla; emperyalizmin, BOP’un ve onun işbirlikçilerinin tüm planları, Türk Milleti’nin akla, bilime, vatan sevgisine ve milli iradeye olan sarsılmaz bağlılığı karşısında bir kez daha boşa çıkarılacaktır.

Cumhuriyetçi Vatanseverler, kimseye iltifat etmeden, hiç kimseyi aldatmadan, ülke için gerçek amaç ne ise onu görmeye çalışarak, hedefe yürümektedirler. Herkes onların aleyhinde bulunabilir, herkes onları yolundan çevirmeye çalışabilir. Fakat onlar buna karşı direnmektedirler, direnmeye devam edeceklerdir. Önlerine sonsuz engeller yığılabilir; kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak, kimseden destek istemeden yollarına devam edecekler ve kendilerine inanan Türk milleti ile bu engelleri aşacaklardır.

  •  

Cumhuriyetin valisi: Anayasal sadakat ve bürokratik etik bağlamında Bülent Tekbıyıkoğlu örneği

Sefa Yürükel yazdı…

Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter, laik ve demokratik yapısının korunmasında mülki idare amirlerinin rolünü, Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu’nun 2025 yılında yaşanan bir olay karşısındaki tutumu bugün tüm devlet görevliletine örnek teşkil etmektedir.. Vali Tekbıyıkoğlu’nun, terör örgütü PKK’nın önde gelen isimleri için düzenlenen anma etkinliğine izin verilmesi yönündeki merkezi talimat karşısında istifa kararı alması, anayasal sadakat ve bürokratik etik açısından değerlendirilmesi önemlidir. Bu bağlamda, kamu görevlilerinin hukuka ve vicdana dayalı karar alma süreçleri, devletin temel ilkeleriyle uyumlu bir şekilde çakışması, tutum alması ve TC devlet ve Türk milletine karşı sadık olması gerekmektedir..

VAKİ KİMDİR, MAKAM MI MİZAÇ MI?

Vali, devletin taşradaki en yüksek mülki idare amiri olarak, hem merkezi hükümetin temsilcisi hem de kamu düzeninin sağlanmasından sorumlu kişidir. Bu görev, sadece idari işlemlerin yürütülmesiyle sınırlı olmayıp, aynı zamanda anayasal değerlerin korunması ve kamu düzeninin sağlanması sorumluluğunu da içermektedir. Valilik makamı, sadece bir idari pozisyon değil, aynı zamanda etik ve ahlaki sorumlulukları da beraberinde getirir. Bu bağlamda, valilerin karşılaştıkları etik ikilemler ve bu durumlar karşısında aldıkları kararlar, kamu yönetimi açısından önemli bir araştırma konusudur. Valilik makamının, sadece yasalara değil, aynı zamanda etik ilkelere de bağlı kalması gerekmektedir.

OLAYIN ARKA PLANI

Mayıs 2025’te Tunceli’de, terör örgütü PKK’nın önde gelen isimleri Ali Haydar Kaytan ve Rıza Altun için bir anma etkinliği düzenlenmesi planlandı. Bu etkinliğe izin verilmesi yönünde merkezi idareden gelen talimat üzerine, Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu, görevinden istifa ederek merkeze çekilme talebinde bulundu. İçişleri Bakanlığı, Vali Tekbıyıkoğlu’nun bu talebini kabul ederek, kendisini merkez valiliğine atadı. Bu olay, kamu görevlilerinin karşılaştıkları etik ikilemler karşısında nasıl bir tutum sergilemeleri gerektiğine dair önemli bir örnek teşkil etmektedir. Vali Tekbıyıkoğlu’nun istifası, bürokratik etik açısından, kamu görevlilerinin karşılaştıkları ikilemler karşısında nasıl bir tutum sergilemeleri gerektiğine dair önemli bir örnek teşkil etmektedir.

ANAYASAL SADAKAT VE BÜROKRATİK ETİK

Anayasa’nın 137. maddesi, kamu görevlilerinin hukuka aykırı emirleri yerine getirmeme yükümlülüğünü düzenlemektedir. Bu maddeye göre, “Kamu hizmetlerinde çalışanlar, amirlerinden aldıkları emirleri yerine getirmekle yükümlüdürler; ancak, emrin kanuna aykırı olduğunu düşünmeleri hâlinde, yerine getirmemekle yükümlüdürler.” Vali Tekbıyıkoğlu’nun istifa kararı, bu anayasal hüküm çerçevesinde değerlendirildiğinde, hukuka ve vicdana dayalı bir tutum olarak öne çıkmaktadır. Kamu görevlilerinin, sadece yasalara değil, aynı zamanda etik ilkelere de bağlı kalmaları gerekmektedir. Bu bağlamda, valilerin karar alma süreçlerinde, kamu yararını, toplumsal hassasiyetleri ve devletin temel değerlerini gözetmeleri önemlidir.

BÜROKRATİK ETİK VE KAMU GÖREVLİLERİNİN SORUMLULUĞU

Kamu görevlilerinin, sadece yasalara değil, aynı zamanda etik ilkelere de bağlı kalmaları gerekmektedir. Bu bağlamda, valilerin karar alma süreçlerinde, kamu yararını, toplumsal hassasiyetleri ve devletin temel değerlerini gözetmeleri önemlidir. Vali Tekbıyıkoğlu’nun istifası, bürokratik etik açısından, kamu görevlilerinin karşılaştıkları ikilemler karşısında nasıl bir tutum sergilemeleri gerektiğine dair önemli bir örnek teşkil etmektedir. Kamu görevlilerinin, sadece yasalara değil, aynı zamanda etik ilkelere de bağlı kalmaları gerekmektedir. Bu bağlamda, valilerin karar alma süreçlerinde, kamu yararını, toplumsal hassasiyetleri ve devletin temel değerlerini gözetmeleri önemlidir.

SONUÇ: CUMHURİYETİN VALİ PROFİLİ

Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu’nun istifa kararı, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter, laik ve demokratik yapısının korunmasında mülki idare amirlerinin üstlendikleri sorumluluğun bir göstergesidir. Bu olay, kamu görevlilerinin hukuka ve etik ilkelere bağlılıklarının, devletin temel değerlerinin sürdürülebilirliği açısından ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Kamu görevlilerinin, sadece yasalara değil, aynı zamanda etik ilkelere de bağlı kalmaları gerekmektedir. Bu bağlamda, valilerin karar alma süreçlerinde, kamu yararını, toplumsal hassasiyetleri ve devletin temel değerlerini gözetmeleri önemlidir. Vali Tekbıyıkoğlu’nun istifası, bürokratik etik açısından, kamu görevlilerinin karşılaştıkları ikilemler karşısında nasıl bir tutum sergilemeleri gerektiğine dair önemli bir örnek teşkil etmektedir.

  •