Normal görünüm

Bugün alınanlar — 7 Eylül 2026

Müminlerin Anneleri

“Müminlerin anneleri” ifadesi, Peygamber’in müminlere kendi canından daha yakın olduğunu, eşlerinin de müminlerin anneleri olduğunu belirten ayete (Ahzâb, 33/6) dayanmaktadır. Müminlerin annelerin has hükümler söz konusudur. Kur’an-ı Kerim’de onların diğer kadınlardan farklı olduğu belirtilerek (Ahzâb, 33/32) bu konumlarına uygun biçimde davranmaları emredilmiş, günahlarına ve sevaplarına iki kat karşılık verileceği bildirilmiştir. (Ahzâb, 33/30-31) Tahyîr ayetiyle (Ahzâb, 33/28-29) dünya hayatının nimetleri ve Hz. Peygamber (sas) arasında bir tercih yapmaları istenmiş, neticede hepsi onun yanında kalmayı tercih etmiştir. Resûl-i Ekrem’in hanımlarının evlerine izinsiz girilmesi yasaklanmış, kendilerine ancak perde arkasından soru sorulmasına izin verilmiştir. (Ahzâb, 33/53) Resûlullah’ın eşlerinin özellikle tebliğde ve kadınların eğitiminde büyük hizmetleri olmuştur. Aile içindeki hayat ve kadınlara mahsus durumlarla ilgili sünnetlerin çoğu Hz. Peygamber’in hanımları ile ulaşmıştır.


• Osmanlı Devleti’nin 10. Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın vefatı (1566)

Dün alınanlar — 6 Eylül 2026

Peygamberimizin Hz. Hatice’ye (ranhâ) Vefası

Hz. Hatice (ranhâ), Hz. Muhammed’in (sas) en büyük destekçisiydi; imanı, teslimiyeti ve fedakârlığıyla Hz. Peygamber’in her daim yanındaydı. Hz. Muhammed’e (sas) sadece eş değil; sadık yardımcı, arkadaş ve danışman olan Hz. Hatice, müşriklerin zulmü sırasında da onu yalnız bırakmamıştır. Resûlullah hayatı boyunca Hz. Hatice’den büyük destek görmüş ve şöyle demiştir: “Allah Teâlâ bana Hatice’den daha hayırlı bir eş vermemiştir. Bütün insanlar inanmadığı zaman o bana inandı. Herkes beni yalanlarken o tasdik etti. İnsanlar bana yardım etmezken o bütün servetiyle bana destek oldu. Allah Teâlâ bana başka kadınlardan değil ondan çocuk ihsan etti.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/118) Resûlullah (sas) vefatından sonra da Hz. Hatice’nin hatırasına saygı göstermiş, onun arkadaşlarına ilgi göstermiş ve özlemini dile getirmiştir. Peygamberimiz onun arkadaşlarına ikramda bulunmuş ve hatırasını yaşatmıştır. Bu durum, Peygamberimizin vefasına ve Hz. Hatice’ye olan derin bağlılığına işaret etmektedir.


Lütfuna nail olasınız diye denizde gemileri sizin için yüzdüren Rabbinizdir. Doğrusu O, size çok merhametlidir. (İsrâ, 17/66)

Dünden önceki gün alınanlar

Kufeli Bir Alim: Ebû Hanîfe

İmâm-ı Âzam olarak da tanınan Ebû Hanîfe, İslam hukuk düşüncesinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. İmâm-ı Âzam ünvanı, hukuki düşünceye yaptığı katkı ve çağdaşları arasında sahip olduğu üstün konumdan kaynaklanmaktadır. 699 yılında Kûfe’de doğmuştur. Ticaretle uğraşan varlıklı bir aileden gelen Ebû Hanîfe, ilim öğrenmeden önce kumaş tüccarlığı yapmış; daha sonra ilim hayatına atılmıştır. Hayatı maddi sıkıntıdan uzak geçmiş, Kur’an’ı ezberleyip kıraat ilmini öğrenmiştir. Zeki olan Ebû Hanîfe, çevredeki âlimler tarafından ilme yönlendirildi. Akaid ve cedel ilmini öğrenen Ebû Hanîfe, inkârcılarla tartışarak Ehl-i sünnet anlayışının oluşmasına katkıda bulundu. Fıkha yönelmesinin sebepleriyle ilgili farklı rivayetler olsa da, Hammâd b. Ebû Süleyman’ın öğrencisi olarak fıkıhta uzmanlaştığı belirtilmektedir. Ebû Hanîfe, Hammâd’ın ölümünden sonra onun yerine ders vermeye başlamış ve binlerce öğrenci yetiştirmiştir.


• İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin vefatı (ö. 150–767)

Hz. Peygamber Örnekliğinde Mümin Şahsiyeti

Allah insanı yeryüzünün en değerli varlığı olarak yaratmış, ona iman, akıl ve irade vermiştir. İmanın davranışları güzelleştiren, sıkıntılara karşı güç veren bir cevher olduğu vurgulanmıştır. Şahsiyetini inşa ederken Müslüman, ahlakı Kur’an olan Peygamber’i (sas) örnek alır; iman, ibadet ve güzel ahlak ile kendisini donatır. İbadetler, imanın gereği ve nimetlere şükürdür; Rabbimizin rızası gözetilerek yapılan her iş ibadettir. Güzel ahlak ise fazilet ve erdem ölçüsüdür; iyilik yapıp kötülükten uzak durmak müminliğin göstergesidir. Müslüman; merhametli, âdil, affedici, yardımsever ve güvenilirdir. Aile ve topluma değer verir, ilim öğrenir ve öğretir, helal kazanç sağlar, haramdan uzak durur. Bu şekilde hem dünya hem de ahiret saadetine ulaşır. Günümüzün bireysellik, bencillik ve yalnızlaşma sorunlarına karşı, Peygamber Efendimizin (sas) mesajlarını örnek alarak imanla ve ibadetlerle şahsiyetimizi inşa etmek, güzel ahlakla kemale erdirmek gerekmektedir.


• Sivas Kongresi (4–11 Eylül 1919)

Dövme Yaptırmak Caiz Midir?

Vücuda iğneler batırılıp açılan deliklere boyalı maddeler konularak yapılan dövme, eski çağlardan beri uygulanan bir Cahiliye âdeti olup sağlık açısından zararlı olduğu gibi dinen de yasaklanmıştır. Nitekim dikkat çekmek, daha güzel görünmek amacıyla yaratılıştan gelen özelliklerin değiştirilmesi İslam dininde fıtratı bozma kabul edilerek yasaklanmıştır. (Nisâ, 4/119) Hz. Peygamber (sas), vücuda dövme yapmak, dişleri incelterek seyrekleştirmek gibi ameliyeleri yaratılışı değiştirmek, fıtratı bozmak kapsamında değerlendirmiş ve bunu yapanların ve yaptıranların Allah’ın rahmetinden uzak olacağını bildirmiştir. (Buhârî, Libâs, 83-87; Müslim, Libâs, 120) Dolayısıyla dövme yaptırmak caiz değildir. (İbn Kudâme, el-Muğnî, 1/70) Dinen yasaklanmış olmakla birlikte cilt üzerinde tabaka oluşturmayan dövmeler, abdest ve gusle engel olmaz. Suyun deriye temasını engelleyen ve kolayca çıkarılabilir özellikteki dövmeler ise abdestten önce çıkarılmalıdır. Aksi hâlde abdest ve gusle engel olur.


• İmam Birgivî’nin vefatı (1573)

Tâhâ Suresinden Mesajlar

Tâhâ suresi, Kur’an’da 20. sure olup 135 ayetten oluşur. Mekke döneminde, Meryem suresinden sonra inmiştir. Surenin inişine dair özel bir sebep belirtilmez, ancak Hz. Peygamber ve müminleri teselli etmek amacıyla Habeşistan’a hicret edenlerin olduğu bir dönemde indirilmiştir. Adını ilk ayetteki harflerden alır ve tevhid, nübüvvet, ahiret gibi konuları işler. Hz. Musa’nın (as) peygamberliği ve mücadeleleri surenin büyük bölümünü oluşturur. Giriş kısmında Kur’an’ın zorluk için inmediği, Allah tarafından gönderildiği ve Allah’ın her şeyi bildiği vurgulanır. Sure, Hz. Musa’nın peygamberliğinin ilanını, Firavun’la mücadelesini, kavmiyle yaşadığı sorunları ve Hz. Âdem’in (as) şeytanın vesvesesine kapılıp cennetten çıkarılmasını anlatır. Son kısımda ise sabır, Allah’a tevekkül ve dünya nimetlerine aldırış etmemenin önemi vurgulanır. Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara zaferin yakında geleceği müjdelenir. Hz. Ömer’in (ra) Müslüman oluşunda Tâhâ suresinin etkisi olduğu rivayet edilir.


Siz, kıyamet günü kendi isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız. Öyleyse güzel isimler koyun. (Ebû Dâvûd, Edeb, 61)

Müminlerin Ebedî Yurdu: Cennet

Dünya ve hayat geçicidir; ebedî ahiret ise cennet veya cehennem hayatı olacaktır. Kur’an ve hadislere göre cennet, arzu edilen her şeyin bulunduğu, sonsuz mutluluk ve huzurun hâkim olduğu, bedensel ve ruhsal mükemmelliğin yaşandığı ebedî bir yerdir. Müminlerin en büyük arzusu cennettir. Allah’ın vaadi olan cennet, iman eden ve sâlih amel işleyenlere, özellikle de doğru sözlü, emanete riayet eden, merhametli ve iyiliksever müminlere verilecektir. Müminler, meleklerin karşılamasıyla cennete girecek, yorgunluk ve hastalık bilmeden, diledikleri gibi yiyecek ve içecekler, kin ve nefretten arınarak kardeşlik içinde yaşayacaklardır. Dünyadakilerden farklı üstün nitelikte yiyecek ve içecekler tüketeceklerdir. Cennete giden yol, iyilikler yapmakla, mazlumları korumakla, sevgi ve hoşgörüyle kazanılabilir. Cennetin varlığı, dünyadaki sıkıntıların ve imtihanların sonsuz bir mükâfatı olduğunu gösterir.


• Haydarpaşa-Medine (Hicaz) Demiryolu açıldı. (1908)
• II. Dünya Savaşı başladı. (1939)

Kütüb-i Sitte Muhaddisleri: Buhârî

Buhârî, 20 Temmuz 810’da Buhara’da doğdu. Babası İsmail, hadis âlimlerinden ders almıştı. Babası, Buhârî çocukken vefat etti ve babasının hadisle alakalı kitapları Buhârî’ye kaldı. Buhârî, on yaşında hadis öğrenmeye başladı ve genç yaşta üstün hafızasıyla dikkat çekti. Hadis öğrenmek için geniş seyahatler gerçekleştirdi. Hac yolculuğu sonrası çeşitli ilim merkezlerinde Bağdat, Basra, Belh, Şam, Kûfe, Medine, Mısır ve Nişabur gibi şehirlerde birçok âlimden hadis tahsil etti. 1080’den fazla muhaddisten hadis yazdı ve 200.000 hadisi kaydettiğini belirtti. Binlerce hadisi ezberleyen Buhârî’nin hafızası; Bağdat’ta yapılan bir imtihanda karıştırılmış 100 hadisin senet ve metinlerini doğru bir şekilde hatırlayarak hadis bilgisini kanıtladı. Sahih hadisleri bir araya getirmesi ve hadis ilmindeki otoritesiyle tanındı. Geniş hadis koleksiyonu ve bunu seyahatlerde yanında taşımasıyla ünlendi. Buhârî birçok öğrenci yetiştirdi, en ünlü öğrencileri arasında da İmam Müslim ve Tirmizî yer aldı.


• İmam Buhârî’nin vefatı (869)
• II. Abdülhamid Han tahta çıktı. (1876)
• Dâru’l-fünûn’a bağlı ilk Tıp Fakültesi (Mekteb-i Mülkiyye-i Tıbbiyye) açıldı. (1900)

Estetik Operasyonlar Caiz Midir?

İnsanı en güzel bir şekilde yaratan Yüce Allah (Mü’min, 40/64) onun meşru ölçüler içerisinde güzel görünmesine ve güzelliklerini korumasına izin vermiştir. İnsanın doğuştan getirdiği fıtri özelliklerin ve şeklin değiştirilmesi amacıyla yapılacak müdahaleler ise fıtratı bozma olarak görülmüştür. (Nisâ, 4/119) Bu doğrultuda vücudun herhangi bir organında yadırganan, insanın psikolojisini olumsuz etkileyen bir anormallik veya fazlalık bulunursa bunun ameliyatla düzeltilip normal hâle getirilmesi tedavi işlemi olarak caiz görülürken sadece estetik amaçlı yapılan cerrahi ameliyat vb. işlemler dinen caiz görülmemektedir. Buna göre Din İşleri Yüksek Kurulu estetik ameliyatların; a) salim fıtratı bozma kastı olmamak, b) yapılmasında yarar veya yapılmamasında mevcut bir zarar bulunmak, c) hile, aldatma veya karşı cinse benzeme kastı bulunmamak, d) hukuki karışıklığa ve yanlış anlamaya yol açmamak kaydıyla bir tür tedavi olarak yaptırılmasında sakınca olmadığına karar vermiştir.


Allah kötü sözün açığa vurulmasını sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir. (Nisâ, 4/148)

İsrâ Suresinden Mesajlar

İsrâ suresi, Mekke döneminde, Kasas suresinden sonra inmiştir ve “gece yürüyüşü” anlamına gelen “isrâ” kelimesinden adını almıştır. 111 ayetten oluşur. Hz. Muhammed’in (sas) Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülüşünü ve İsrailoğullarının tarihi, ahiret, Allah’ın ilmi, insanın yaratılışı, ibadet, Kur’an’ın önemi gibi konuları ele alır. Sure, ayrıca ahlaki ilkeler, sosyal adalet ve Allah’ın emirlerine itaat konularını da vurgular. Allah’a kulluk, ana-babaya saygı, yoksullara yardım gibi konulara değinilir ve toplum ahlakına dair emir ve yasaklar yer alır. Kur’an’ın benzersizliği vurgulanır, Hz. Peygamber’in görevi ve Kur’an’ı dinlemenin önemi belirtilir. İblis’in Hz. Âdem’e (as) isyanı, insanları Allah’tan uzaklaştırma çabası ve Allah’a yalvarıp sonra O’ndan yüz çevirenlerin kınanmasıyla müşriklerin peygamberi yurdundan çıkarma girişimleri anlatılır. Allah’a samimiyetle yönelme vurgulanır. Ayrıca ruha dair soru soranlara cevaben, insanlara ruh ile ilgili az bir bilgi verildiği haber verilmiştir.


• Malazgirt Zaferi (1071)
• Büyük Taarruz Meydan Muharebesi başladı. (1922)
• Yavuz Sultan Selim Köprüsü hizmete açıldı. (2016)

Ahirette Şefaat

Kur’an’da “şefaat” kelimesi otuz defa geçmekte olup, çoğunlukla şirk inancının reddi ve tevhidin vurgulanması amacıyla kullanılmıştır. Şefaat yetkisinin sadece Allah (cc) tarafından verilebileceği, özellikle Peygamberimiz (sas) ve dilediği diğer peygamberler, melekler, şehitler ve bazı sâlih kullarının şefaat etmesine Allah’ın rıza göstereceği ayet ve hadislerden anlaşılmaktadır. İnananların bağışlanması için gerçekleşecek olan şefaat, sorumlulukları ortadan kaldıran karşılıksız bir bağışlama değildir. Bu tıpkı günah işlemiş ancak şirke bulaşmamış kullarını veya dua ve tazarruda bulunanları Allah’ın rahmet ve mağfiretiyle bağışlaması gibidir. Şefaat, sâlih amel işleyenler ile işlemeyenlerin eşit olduğu veya sâlih amel işlemeden insanların cennete girebilecekleri anlamında da değerlendirilmemelidir. Aksine İslam’da tevhid, ibadet ve sâlih amellerin istenilen şekilde yerine getirilmesi öngörülmüş; Allah’ın (cc) rahmet, mağfiret ve şefaatine güvenmek gerektiğine işaret edilmiştir.


Hayâ, iffet, kalbine değilse de diline sahip olma ve fıkıh (dini derinden anlama) imandandır. Bunlar dünyevî kazançları eksiltseler bile âhirette kişiyi zenginleştirecek hususlardandır. Âhirette sağlayacakları kazanç çoktur... (Dârimî, Mukaddime, 43)

Mısır’ın Başşehri: Kahire

Bereketli Nil’in şenlendirdiği topraklar dünyanın en eski medeniyetlerinden birinin devasa izlerini taşır. Kahire de Mısır tarihinde önceki başşehirlerin çoğu gibi Nil deltasının güneyinde kurulmuştur. Kahire’nin planı ilk kurulduğunda yaklaşık kare şeklinde iken 120 yıl sonra Bedr el-Cemâlî tarafından daha çok güney ve kuzey yönlerinde genişletilerek dikdörtgen şekline getirilmiş ve şehir bu plana uygun olarak eski tuğla surların dışından taş surlarla çevrilmiştir. Kahire el-Melikü’n-Nâsır Muhammed döneminde gelişiminin zirvesine ulaşmış ve en geniş sınırlarına kavuşmuştur. Nil nehri kıyıları ve adalar Kahire’nin en gözde mekânları hâline gelmiştir. Dünyanın en eski üniversiteleri arasında yer alan el-Ezher, Memlüklerin kervansarayı, Osmanlıların çarşısı Han Halili, bugün Eski Kahire’nin en hareketli noktalarından biri hâline gelmiştir. Sağlı sollu dar sokakları; buhur, baharat, nargile kokularıyla ve renk cümbüşüyle davetkâr bir şehir olmuştur.


• 6. Diyanet İşleri Başkanı Hasan Hüsnü Erdem’in vefatı (1974)
• 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın vefatı (1986)

Rahmet Kapısı: Tövbe

Yüce Allah, insanoğlunu diğer varlıklardan farklı olarak hem iyiye hem de kötüye yönelebilecek bir potansiyelde yaratmıştır. İnsandan istenen daima iyiye yönelmesi; Allah ve Resûlü’nün emir ve yasakları doğrultusunda bir hayat sürerek dünya ve ahiret saadetine erişmesidir. Ne var ki insan, zaafları ve çevresel etkilerle, bilerek veya bilmeyerek zaman zaman günaha sürüklenir. Yüce Allah’ın kullarına lütfettiği “tövbe-istiğfar”, bu durumdan kurtulmak için bir “rahmet kapısı”dır. Tövbenin özü pişmanlık, nefsin kendisi ile hesaplaşması ve mücadele etmesidir. Ardından istiğfar etmek, yani, Allah’tan, affetmesini istemek gelmelidir ki, tövbe tamamlanmış olsun. Tövbeyi tamamlayan diğer bir unsur da, günahın derhal terk edilmesi ve bir daha ona dönülmemesidir. Hata işleyen bir insanın tövbe etmek amacıyla aracısız olarak doğrudan Rabbine yönelmesinde herhangi bir engel veya ön şart bulunmamaktadır. Yüce Allah (cc) insanın hatasından dönüp kendisinden bağışlanma dilemesinden memnun olmaktadır.


• II. Anafartalar Zaferi (1915)

Kişinin Mallarını Tümüyle Vakfetmesi Caiz Midir?

Vakıf, bir malın maliki tarafından dinî ve hayri bir gayeye ebediyen tahsisidir. Vakfın sahih olması için vakfedenin akıllı ve ergenlik çağına erişmiş olması ve vakfın ebedî olması gerekir. Hz. Peygamber (sas), Fedek ve Hayber arazilerindeki hisselerini Müslümanların yararına vakfetmiştir. Hz. Ömer (ra) de Hayber’den kendi payına düşen araziyle ilgili Hz. Peygamber’e(sas), “Ya Resûlallah, Hayber’den elime öyle bir toprak parçası geçti ki şimdiye kadar bundan daha değerli bir mala sahip olmamıştım. Bana neyi tavsiye buyurursunuz?” diye sormuş, o da “İstersen aslını (kendine) bırakır, menfaatini tasadduk edersin.” (Buhârî, Vesâyâ, 29-30, 32) buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Ömer, satılmamak, hibe edilmemek, mirasçılara intikal etmemek üzere; fakirler, akraba, köleler ve yolcular için tasadduk etmiştir. Hz. Osman (ra) da Medine’deki Rûme kuyusunu satın alıp bütün Müslümanların yararına tahsis etmiştir. Ancak kişinin malını vakfederken mirasçıların mağdur olmamasına dikkat etmesi uygun olur.


• Yermük Savaşı (636)

Sâlih Amelin Özü: İhlas

İhlas; iş, davranış ve ibadetleri sadece Allah için yapmak manasına gelir. Gösteriş, övünme ve çıkar amacıyla başkasına duyurulmaya çalışılan diğer bir ifadeyle Allah’tan başkası adına, başkasının gözüne girmek için yapılan bir işin faydası yoktur. İhlasın niyetle doğrudan ilgisi vardır. Zira ameller niyetlere göre değer kazanır veya kaybeder. Bir amel Allah için yapılırsa ihlas, gösteriş için yapılırsa riya olur. İnsanların Allah katındaki kıymeti, dış görünüşlerine ve mal varlıklarına göre değil niyetlerinin samimiyetine ve işledikleri amellere göredir. Niyetin samimiyeti ihlaslı amelle, kalbin temizliği de dışa yansıyan samimi tutum ve davranışlarla belli olur. Amelin onaylamadığı bir kalp temizliği ve iyi niyet iddiası samimiyetten ve inandırıcılıktan uzaktır. Hayatı ve ölümü, hangimizin daha iyi amel yapacağını sınamak için yarattığını bildiren (Mülk, 67/2) Cenab-ı Hakk’ın bireysel ve toplumsal alanda sonucu görülmeyen soyut bir kalp temizliği iddiasına değer vermeyeceği açıktır.


• II. Kıbrıs Barış Harekâtı (1974)

İsminin İlk Sahibi: Hz. Yahya (as)

Kur’an’da Hz. Zekeriyyâ’nın (as), kendisinden sonra mabede hizmet edecek bir yardımcı vermesi için Allah’a dua etmesi üzerine kendisinin çok yaşlı, hanımının da kısır olmasına rağmen meleklerin ona adı Yahyâ olacak bir oğul müjdelediği ve bu ismin daha önce hiç kimseye verilmediği bildirilmektedir. Yahyâ doğup büyüdüğünde kendisine, “İlahi tebliğe sımsıkı sarıl!” diye öğüt verilerek peygamber olarak görevlendirildiği ifade edilmektedir. Kur’an’da ayrıca Yahyâ’ya daha küçük bir çocukken hikmet, kalp yumuşaklığı ve safiyet ihsan edildiği; onun Allah’tan sakınan, annesine ve babasına karşı iyi davranan bir kişi olduğu belirtilmektedir. (Âl-i İmrân, 3/38-41; Meryem, 19/2-15) Hadislerde ise Allah’ın Yahyâ’ya kendisine şirk koşmamak, namaz kılmak, oruç tutmak, sadaka vermek ve Allah’ı zikretmekten ibaret beş şey emrettiği (Tirmizî, Edeb, 78; Müsned, IV, 130, 202), Yahyâ’dan başka herkesin hata işlediği veya hataya çok yaklaştığı (Müsned, I, 292, 295, 301) bildirilmektedir.


• Babanzâde Ahmed Naim’in vefatı (1934)
• Bugün Greenwich saati ile 07.57’de Ru’yet olacak ve hilal ilk defa Avustralya Kıtası’nın doğusundan Büyük Okyanus’tan itibaren görülmeye başlayacaktır.

Kenar-I Dicle’de Bir Başşehir: Bağdat

Halife Mansur’un hilafet merkezi için seçtiği, ticaret yollarının kesiştiği, iklimi hoş, toprağı verimli ve sene içinde panayırlar kurulan bölge; “Tanrı’nın armağanı” anlamında, Bağdat diye anılıyordu. Mansur, mimar ve ustalar getirterek kurdu yeni şehrini ve Bağdat ipek, kâğıt, çeşitli yağ ve ilaç üretiminin yapıldığı; attarlar, kitapçılar gibi meslek erbabının ayrı ayrı örgütlendiği bir ticaret merkezi hâline geldi. İslam dünyasının en büyük ve gözde şehri olan Bağdat görkemli saray ve kasırları, muhteşem cami ve medreseleri, zengin kütüphaneleri ve rasathaneleriyle dillere destan oldu. İslam medeniyet tarihinin altın çağı burada yaşandı. Cebirin kurucusu Hârizmî, ilk İslam filozofu Kindî, tabip ve filozof Ebû Bekir er-Râzî, astronomi âlimi Bettânî, matematik, astronomi, coğrafya, eczacılıkta üstat Bîrûnî, Fârâbî, İbn Sînâ, Gazzâlî Bağdat’ta yetişen isimlerden sadece birkaçıydı. Bağdat’taki Nizamiye Medresesi ise bir üniversite prototipidir ve Avrupa üniversitelerinin öncüsüdür.


• Türkiye’nin ilk uydusu Türksat 1B Haberleşme Uydusu uzaya fırlatıldı. (1994)
• Otlukbeli Savaşı (1473)

Müminin Dünyasında Fal, Kehanet Ya Da Büyü Olur Mu?

İnsanın geleceğini bilme iddiası taşıyan her çeşit faaliyet dinimizce yasaklanmasına rağmen günümüzde fal, astroloji, tarot vb. pek çok uygulamanın varlığını sürdürdüğü bilinmektedir. Halbuki falcıların ve kâhinlerin geleceğe ilişkin söyledikleri, bir bilgiye dayanmamakta, yorum ve tahminden öte gitmemektedir. Nitekim gelecekle ilgili her türlü bilgi Allah’ın elindedir ve o bildirmedikçe hiç kimse gaybı bilemez. Dolayısıyla kâhin, falcı, cinci, medyum diye anılan kimselere gitmek caiz değildir. Büyüye gelince bununla kötü niyetli ve fâsık insanların uğraşması, insanları aldatma ve onlara zarar verme amacı taşıması sebebiyle dinimizce kesinlikle yasaklanmıştır. Büyü, birtakım tekniklerle insanlarda olağanüstü güç vehmine yol açmaktadır. Bu türden uygulamalar, insanları yanıltma ve aldatmayı, karı-kocanın arasını ayırmayı hedefleyen zararlı, şeytan işi ve ahlak dışı davranışlardır. Dolayısıyla bir Müslüman’ın dünyasında fal, kehanet ya da büyü olamaz.


• Sevr Antlaşması imzalandı. (1920)
• Reisü’l-Kurrâ Abdurrahman Gürses’in vefatı (1909–1999)

Gündemimizdeki Sorunlar: İletişim Hataları

İletişimde amaç anlamak ve anlaşılmaktır. Fakat bazen işler istediğimiz gibi gitmez. Bunun sebebi bazı iletişim hatalarıdır. Mesela karşı tarafı gerçek anlamda anlayamamamıza neden olan ve peşin hükümler içeren etiketleme, sürekli eleştirel bir dil veya “sorun bende değil, sende” mesajı içeren savunmacı bir dil kullanmak; susmak, konuşmamak, duygularını ifade etmemek şeklinde iletişimi engelleyici duvarlar örmek, iletişimi zedeleyecek şekilde alaycı ve küçümseyici tavırlarla konuşmak en sık rastlanan iletişim hatalarıdır. Jest ve mimikleri veya söylemleri bağlamından kopararak yorumlamaya başlamak olan niyet okuma, tüm meselelerde kendini haklı görmek şeklinde ortaya çıkan haklılık hastalığı, işi yokuşa sürmek ve genellemeler yapmak da iletişimi çıkmaza götüren sebeplerdendir. Bu durumların farkına vardıkça ve problemleri çözdükçe ruhsal anlamda bir büyüme hissederiz. Etrafımızla daha doyumlu ve uyumlu ilişkiler kurarız ki bu da yaşamla ilişkimizi doğrudan olumlu etkiler.


İnsanlara satmak üzere mal getiren rızıklandırılır, malını stoklayıp karaborsaya düşüren ise lânetlenir. (İbn Mâce, Ticâret, 6)

Sevginin İşareti: Hediye

Yoksul biri, müminlerin annesi Hz. Âişe’den (ranhâ), oruçlu olduğu bir gün yardım istemişti. O sırada evinde tek bir ekmekten başka bir şey bulunmayan Hz. Âişe, azatlı cariyesine “Ekmeği ona ver.” dedi. Cariye “Orucunu açman için başka bir şey yok!” deyince Hz. Âişe tekrar “Ekmeği ona ver!” dedi. Cariye devamını şöyle anlatmıştır: “Âişe’nin dediğini yaptım. Akşam olunca bize ekmeğe sarılmış vaziyette koyun eti hediye edildi…” (Muvatta’, Sadaka, 1) Görülmektedir ki Peygamberimizin hediyeleşme konusundaki şefkatli ve fedakâr hâli, hane halkına da sirayet etmişti. Zira o, Allah’ın hediyeyi gönülden vereni daima daha güzeliyle mükâfatlandıracağını haber vermişti. Hediye, yürekten duyulan bir sevginin nişanesidir. Bu yüzdendir ki azlığına çokluğuna, değerli veya değersiz oluşuna bakarak hediyede kusur aramak, hediyeleşme adabı ile uyuşmaz. Ayrıca Sevgili Peygamberimiz, maddi yönden fakir ama gönlü zengin insanlarla karşılıklı hediyeleşmeye ayrıca özen göstermiştir.


Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız… (Âl-i İmrân, 3/110)

Borçlu Olarak Ölen Kimsenin Borcu Nasıl Ödenir?

Borçlar, Allah’a karşı ve kullara karşı olmak üzere iki kısma ayrılır. Bir kimsenin zekât, oruç, hac, adak, keffaret gibi Allah hakkına taalluk eden borçları varsa ve bunları ödeme imkânı bulunmuyorsa vefat etmeden bu borçların ödenmesi için vasiyette bulunması gerekir. Hanefî mezhebine göre vârislerin bu vasiyeti terekenin üçte birinden yerine getirmeleri zorunludur. Vasiyet edilmemesi hâlinde ise zorunlu olmamakla birlikte vârislerin bu borçları mirastan ödemeleri tavsiye edilir. Kullara ait borçlara gelince Hz. Peygamber (sas) ölenin borçlarının mümkünse cenaze namazından önce; değilse daha sonra malından ödenmesini emretmiştir. (Buhârî, Kefâlet, 5) Ölen kişinin ruhunun, zimmetindeki borç ödeninceye kadar bağlı kalacağını bildirmiştir. (Tirmizî, Cenâiz, 76) Kur’an-ı Kerim’de borçların vârislerin payına olan önceliği “Bu (paylaştırma ölenin) yapacağı vasiyetten ya da borcundan sonradır.” (Nisâ, 4/11) ayetiyle belirtilmiştir.


Evlenme imkânı bulanınız evlensin. Çünkü evlenmek, gözü haramdan çevirmek ve iffeti korumak için en iyi yoldur... (Buhârî, Savm, 10)

İyi ve Kötünün Mücadele Alanı: Nefis

Nefis; iyiliği ve kötülüğü, fazileti ve rezaleti aynı anda barındıran bir alandır. İyiliği ve fazileti egemen kılmak için nefisle edilen mücadele insanın kendisiyle, hırslarıyla, sınırsız istek ve arzularıyla imtihanından başka bir şey değildir. Resûl-i Ekrem bu mücadelenin önemine bizzat değinerek şöyle buyurmuştur: “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır...” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 25) İnsanın, kendisinden ve ailesinden başlamak suretiyle ciddi bir nefis ve irade eğitimi alması gerekmektedir. Zira sık sık rastladığımız ahlaki yozlaşmaların temelinde, insanın iradesini basiretsizce kullanarak nefsine boyun eğmesi, âdeta onun sınırsız arzularının esiri durumuna düşmesi yatmaktadır. Bugün hapishanelerin dolup taşması, intihar olayları, aile içi huzursuzluklar ve toplumu sarsan daha birçok olumsuzluğun; bireyin bir anda, kontrolsüzce yaptığı davranışlardan, nefsinin gayrimeşru ve geçici isteklerine boyun eğmesinden kaynaklandığı unutulmamalıdır.


• Çanakkale Savaşı, Conkbayırı Muharebeleri başladı. (1915)
• ABD tarafından ilk atom bombası Hiroşima’ya atıldı. (1945)

İslam Âlimleri: Ahmed b. Hanbel

Meşhur dört fıkıh mezhebinden biri olan Hanbeli mezhebinin imamı, büyük hadis ve fıkıh âlimi Ahmed b. Hanbel Bağdat’ta doğdu. Onun Allah Resûlü’nün sünnetine olan bağlılığı hayatının her alanını kaplamıştı ve en önemli meşguliyeti hadis ilmiydi. Okuduğu ve öğrendiği hadisi önce kendisi uygulamış, hayatını hadise göre tanzim etmiş, yazdığı her hadis ile mutlaka amel ettiğini söylemiş, kendisinden istenen fetvaları da hadise dayanarak vermişti. Onun 700 bin hadis bildiği ve bu hadislerin yaklaşık 30 binini alarak en önemli eseri el-Müsned’i tertip ettiği bilinmektedir. Ona göre fıkıh âlimi sayılabilmek için en az 400 bin rivayeti ezbere bilmek ve sıhhatinden emin olunmayan rivayetlerle fetva vermekten kaçınmak gerekir. Ahmed b. Hanbel büyük bir hadis âlimi olmakla birlikte inanç problemleriyle yakından ilgilenerek ehl-i sünnet inancının yerleşmesinde pay sahibi olan bir akaid âlimiydi. Bağdat’ta vefat eden Ahmed b. Hanbel’in cenazesinde 60 bini kadın olmak üzere 800 bin kişi bulundu.


• Ahmed b. Hanbel’in vefatı (855)
• Eyyâm-ı Bahûr-En Sıcak Günler (31 Temmuz–7 Ağustos)

Faiz Haramdır

Tarih boyunca bir sömürü aracı olarak görülen faiz, ilk kez İslam şeriatı tarafından yasaklanmamıştır. Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta da ahlaka aykırı görülen, insanın onurunu zedeleyerek âdeta onu köleleştiren faiz yasağına yer verilmiştir. Bunun farkında olan Hz. Peygamber, kendisine gelen ve “And olsun biz, Musa’ya açık açık dokuz ayet verdik...” (İsrâ, 17/101) ayetinin manasını soran iki Yahudi’ye, dokuz haramdan ibaret olan söz konusu dokuz ayeti sıralamış ve faiz yasağını da bunlar arasında zikretmiştir. Ancak, zamanla faiz yasağı da tahrif edilmiş ve Yahudiler, Kur’an’da eleştirildiği üzere, kendilerine yasaklandığı hâlde faiz yemekten çekinmemişlerdir. Resûlullah, Kur’an’da açıkça haram kılınan faizin insanı helak eden büyük günahlardan olduğunu belirterek faizi yiyene, yedirene, yazana ve faiz muamelesine şahitlik edene lanet etmiş; hepsinin günahta eşit olduğunu belirtmiş ve faize götüren yolları bildirerek ümmetini bu büyük günahtan sakındırmıştır. (Müslim, Müsâkât, 10)


Onlar bilmezler mi ki, gizlediklerini de açığa vurduklarını da Allah bilmektedir! (Bakara, 2/77)

Yûsuf Suresinden Mesajlar

Kur’an’ın 12. suresidir. Hz. Hatice’nin (ranhâ) ve Ebu Talib’in vefat ettiği, Kureyş’in Hz. Peygamber’i öldürme, sürgün etme veya hapsetme planları yaptığı hüzün yılında indirilmiştir. Kur’an, Hz. Yusuf kıssasını kıssaların en güzeli olarak nitelendirir. Bu sure Müslümanlar için bir teselli ve müjde olmuştur. Zira Hz. Yusuf (as) da Filistin’de kardeşleri tarafından kötülüklere maruz bırakılmıştı. Fakat yıllar sonra Mısır’da önemli bir konuma gelmiş, çok sevdiği babasına ve ailesine kavuşmuştu. Bu kıssa ile Peygamberimiz ve arkadaşlarına sabrettikleri takdirde Hz. Yusuf’a verilen mükafatın benzerinin onlara da verileceği müjdelenmiştir. Surede Hz. Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılması, ardından Mısır’a köle olarak gidişi ve azizin hanımı tarafından zulme uğraması, zindanda geçen yılları ve nihayetinde kurtuluşu, kardeşlerinin tövbesi ve ailesine kavuşması anlatılır. Onun tüm yaşamında iffetli ve sadık, ihsan sahibi bir insan olduğu; sıkıntıları iman, sabır, ve tevekkülle aştığı vurgulanır.


İki göz vardır ki cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve gecesini Allah yolunda nöbet tutarak geçiren göz. (Tirmizî, Fedâilü’l-cihâd, 12)

Dinî Yanılgılar: Deizm

Deizm, Allah’ın evreni yarattığını kabul eden ancak vahyi, peygamberliği ve dinî kuralları reddeden bir inanç sistemidir. Deistler, Allah’ın kâinatı belirli yasalar çerçevesinde yarattığını ancak ona bu yasalarla doğrudan müdahalede bulunmadığını savunurlar. İslam’a göre bu düşünce, Allah’ın sıfatlarını eksik ve işlevsiz görmek anlamına gelir. Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın kullarına yakın olduğu, onların dualarına icabet ettiği ve her an evreni kontrol ettiği açıkça belirtilir. (Bakara, 2/186) Deizm ise Allah’ı sadece bir yaratıcı olarak kabul edip insanların rehbersiz bırakıldığını öne sürerek ilahi adalet kavramını zedeler. Deizmin en büyük sakıncalarından biri ahlaki değerleri subjektif hâle getirmesidir. İslam, ahlaki kuralların ilahi vahiy ile belirlendiğini ve insanın dünya ile ahiret hayatında mutluluğa ulaşması için bu kurallara uyması gerektiğini vurgular. Deizm ise herkesin kendi ahlaki kurallarını belirleyebileceğini öne sürerek bireysel ve toplumsal yozlaşmaya zemin hazırlar.


• Hicaz, Osmanlı topraklarına katıldı.

• Kutsal Emanetler Yavuz Sultan Selim’e teslim edildi. (1517)

Peygamberimiz ve Gençlik

Hz. Muhammed (sas) gençleri toplumun en dinamik ve değerli unsurları olarak görmüş; onların eğitimi, ahlaki gelişimi ve sorumluluk bilinci kazanmaları için büyük çaba harcamıştır. O, gençleri İslam’ın yayılmasında aktif roller üstlenmeleri için teşvik etmiş ve onlara büyük görevler vermiştir. Gençlerin enerji dolu, cesur ve öğrenmeye açık yapıları, Hz. Peygamber’in davetinde önemli bir yer tutmuştur. Hz. Muhammed’in (sas) çevresinde birçok genç sahabe bulunmaktaydı. Örneğin, Muaz bin Cebel’i Yemen’e vali olarak göndermesi, Usame bin Zeyd’i (ra) ordu komutanı tayin etmesi, gençlere duyduğu güvenin en büyük göstergelerindendir. Gençliği iyi değerlendirmek gerektiğini vurgulayan Peygamber Efendimiz, “Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bil: İhtiyarlamadan önce gençliğin…” hadisiyle gençliğin fırsatlarla dolu bir dönem olduğunu ifade etmiştir. (İbn Ebî Şeybe, Musannef, Zühd, 6) Bu anlayış, Müslüman gençlerin sadece bireysel değil, toplumsal sorumluluklar da üstlenmesi gerektiğini ortaya koyar.


• Barbaros Hayreddin Paşa’nın vefatı (1546)
• Başbağlar Katliamı (1993)

Sütle Gelen Yakınlık: Süt Akrabalığı

Süt akrabalığı, çocuğun öz annesinden başka bir kadın tarafından emzirilmesi sonucunda çocukla sütanne ve onun belirli derecedeki yakınları arasında oluşan akrabalıktır. Dinimizde sütten doğan akrabalık bağları nesebe dayalı akrabalık gibi kabul edilmiştir. Nitekim çocuğun gelişiminde önemli bir rolü olan süt, aynı zamanda çocuk ile onu emziren arasında tıpkı öz anne ile yavrusu gibi duygusal bir bağ oluşturmaktadır. Aynı şekilde süt kardeşleri arasında da tıpkı öz kardeşler arasındaki gibi bir ilişki ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla kendileri ile evlilik bağı kurulamayacak kişilerin açıklandığı ayette sütanne ve süt kız kardeşler de zikredilmiştir (Nisâ, 4/23). Nitekim uygulama da bu şekilde olmuştur. Örneğin Hz. Hamza ile süt kardeşi olan Peygamberimize Hz. Hamza’nın kızı ile evlenmesi teklif edildiğinde kendisi, “Onunla evlenmek bana helâl değildir. O sütkardeşimin kızıdır. Akrabalıktan dolayı haram olan sütten de haram olur.” (Buhârî, Şehâdât, 7) diyerek bu teklifi geri çevirmiştir.


Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar. (Şûrâ, 42/30)

A’râf Suresinden Mesajlar

A’râf Suresi, Mekke devrinde nazil olan en uzun suredir. Bakara ve Âl-i İmrân sureleriyle yer yer muhteva benzerlikleri gösteren A‘râf suresinde, Mekkî surelerde görüldüğü gibi iman ve itikad konuları, özellikle ahirete iman meselesi işlenmektedir. Sure, vahyin önemini ve ona uymanın gereğini bildiren âyetlerle başlar. Kendilerine vahiy bilgisi ulaşmış olanların sorumluluğuna dikkat çekildikten sonra ahiret gününde amellerin tartılacağı, buna bağlı olarak iyilerin kurtulacağı, günahkârların da yaptıkları kötülük yüzünden ceza görecekleri vurgulanır. Ahirete inanmayanlar kibirlerinden, ya da günaha düşkünlükleri yüzünden inkâr yoluna saparlar. Nitekim şeytan da kibrinden dolayı Hz. Âdem’e (as) secde etmemiştir. Gökleri ve yeri, geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan; yarattıklarını en yüce bir hükümranlıkla yöneten Allah’ın buyrukları her yerde geçerlidir. Ayrıca surede geçmiş kavimlerin hayatlarından verilen canlı misallerle peygamberlerin iman uğrundaki mücadeleleri gözler önüne serilir.


• Osmangazi Köprüsü açıldı. (2016)

En Bilinçli Eylem: İnanmak

Bilim ve teknolojinin oluşturduğu sanal dünyada inancın artık gereksiz olduğunu düşünen, imanı anlamsız bularak hayattan dışlayanlar vardır. Böyle düşünenler çağdaş yaşamın değişim ve hareketi kaçınılmaz kıldığını; imanın çağ dışı, gerici bir yaşantı sunduğunu savunurlar. Buna göre iman ümitsizlikten kaynaklanan bir reaksiyondur, ne yapacağını bilmeyenlerin çaresiz bağlanışıdır. Oysaki iman en genel anlamda akıl ve iradenin ilahi vahye uyumudur. İnsanın vahiy aracılığıyla açıklanan ilahi hakikatleri bilmesi, kabullenmesi ve tasdik etmesidir. Dolayısıyla iman rastgele bir seçim, ümitsizlikten kaynaklanan bir tepki ya da psikolojik bir saplantı değil, aksine insanın bilgiye dayalı en kararlı fiilidir. Temelinde bilgi ve irade olduğundan iman, son derece bilinçli bir eylemdir. İmanın bireysel ve toplumsal hayatta oynayabileceği alanı sınırlayan modernitenin aksine iman, hayatın ta kendisidir. Kişiye her zaman canlı, ileriye dönük, dinamik bir yaşantı sunar.


Biriniz kardeşinde beğendiği, hayran kaldığı bir şey gördüğü zaman ona mübarek olması için dua etsin. (İbn Mâce, Tıb, 32)


Dilin Afeti: Gıybet

İnsan bazen olumsuz duygulardan bazense gafletten kaynaklanan bir içgüdüyle başkasının arkasından konuşabilmektedir. Birinin arkasından kusurlarını söyleyip onu hoşlanmayacağı şekilde anmaya gıybet denir. Gıybet, insanların dış görünüşleri veya fiziksel kusurları ile ilgili olabildiği gibi kişinin ailesi, soyu, ırkı, huyu, ahlakı veya diniyle alakalı da olabilir. Kişiyi kızdıran, onurunu ve gururunu inciten lakaplar takmak da gıybete girer. Çoğu zaman insanın arkasından konuşarak sözle yapılan gıybet, kimi zaman da bir kaş göz hareketiyle, bükülen bir dudakla veya el kol işaretiyle, hatta göz kırpmayla da gerçekleşebilir. Eğlence ve mizah gayesiyle, şaka niyetiyle de olsa başkasını taklit etmek de gıybettir. Her ne şekilde olursa olsun kişiyi aşağılayan, küçümseyen, şeref ve haysiyetini yaralayan bu tür davranışlar, insanı yaratılanların en şereflisi olarak gören dinimiz tarafından kesin bir dille yasaklanmıştır. Çünkü bir Müslümanın kanı ve malı gibi ırz ve namusu da dokunulmazdır.


Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? (Saff, 61/2)


Müminlerin Annesi: Zeyneb Bint Cahş (R. anhâ)

Peygamberimizin halasının torunu olan Zeyneb bt. Cahş (ranhâ), Huzeyme kabilesindendir. Hz. Peygamber’in (sas) azatlısı ve evlatlığı olan Zeyd b. Hârise (as) ile kısa süren bir evliliği olmuş; sonrasında Peygamberimizle evlenmiştir. Zeyd’le boşandıktan sonra Peygamberimizin onunla evlenmesine ayetle izin verilmiş, müşrikler ve münafıkların yaydıkları dedikodulara rağmen kişinin evlatlığının eski eşiyle evlenmesinin mümkün olduğu “...Biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları eşleriyle ilişkilerini kestiklerinde mü’minlere bir güçlük olmasın...” (Ahzâb, 33/37-38) ayetiyle hükme bağlanmış ve Cahiliye âdeti ortadan kaldırılmıştır. Bu nikâh, Zeyneb annemizin “Benim nikâhımı gökte Allah kıydı.” diyerek Peygamberimizin diğer eşlerine karşı övündüğü (Buhârî, Tevhîd, 22) evlilik olmuştur. Deri tabaklama, dikme, boncuk dizme gibi el işçiliklerinde mahir olan; cömert, kanaatkâr, ibadet ve riyâzet düşkünü annemiz, vefat ettiğinde 53 yaşındadır. Türbesini Hz. Ömer (ra) yaptırmıştır.


Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hâkim olabilen kimsedir. (Müslim, Birr, 106)


En’âm Suresinden Alınacak Öğütler

Mekkî olan En’âm suresi adını, “deve, sığır, koyun ve keçi” anlamına gelen en‘âm kelimesinden alır. Surede Allah’ın birliğine, inkarcıların kuru inadına karşın Hz. Muhammed’in (sas) hak peygamber olduğuna dair deliller; şirk ve dalalet ehlinin sapık görüşlerini, batıl inanışlarını red ve iptal eden ayetler; eti yenilen-yenilmeyen hayvanlara dair bilgiler, helal-harama ait hükümler vardır. Bunlara göre Allah’a ortak koşmak, anne-babaya saygısızlık etmek, geçim korkusuyla çocukların canına kıymak, fuhuş yapmak, adam öldürmek, yetim malı yemek, eksik tartıp noksan ölçmek en büyük günahlardandır. Surede adaletten ayrılmamak ve Allah’a karşı ahdini yerine getirmek tavsiye edilirken, Tevrat’taki “on emir” özetlenmiştir. Hz. İbrâhim’in (as) yıldıza, aya ve güneşe tapmakta olan kavmini uyarma ve puta tapıcılıktan vazgeçirme çabaları anlatılır. Ayrıca kötülüğe kötülük kadar ceza, iyiliğe ise on katıyla mükâfat verileceği; Allah’ın bağışlayıcı ve merhametli olduğu bildirilir.


Allah, eceli gelince hiç kimsenin ölümünü ertelemez. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır. (Münâfikûn, 63/11)


Sevr’de Sadık Dost: Hz. Ebû Bekir (ra)

Müslümanlar Medine’ye hicret etmeye başlayınca Ebû Bekir (ra), hicret için Hz. Peygamber’den (sas) izin istedi. Resûlullah ona acele etmemesini, Allah’ın kendisine bir arkadaş bulacağını söyleyince Hz. Peygamber ile birlikte hicret etme şerefine nail olacağını anlayarak hazırlık yapmaya başladı. Bu konuşmadan dört ay sonra Resûl-i Ekrem Kureyşliler kendisini öldürmeye karar verince Ebû Bekir’in evine gelerek Medine’ye hicret edeceklerini bildirdi. O gece müşrikler tarafından evi kuşatılan Hz. Peygamber yatağına Hz. Ali’yi (ra) yatırdı ve Ebû Bekir’le birlikte Sevr mağarasına doğru hareket ettiler. Resûl-i Ekrem, kendilerini takip eden müşriklerin mağaranın ağzına kadar gelmesi üzerine korkuya kapılan Hz. Ebû Bekir’i teselli ederek onların kendilerine zarar veremeyeceğini söyledi. (Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 1) Daha sonra nazil olan ve Ebû Bekir’in bu üzüntüsünü dile getiren ayet-i kerimede Resûl-i Ekrem’in onu, “Üzülme, Allah bizimledir.” (Tevbe, 9/40) diye teselli ettiği belirtilmektedir.


• Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sas) vefatı (M. 632-H. 11 Yılı Rebiü’l-Evvel Ayı)
• Hz. Ebû Bekir (ra) Halife seçildi. (632)


Mezhep İmamlarımız: İmam Malik

Büyük müctehid, muhaddis, hafız ve mezhep imamı; 93’te (712) Medine’de dünyaya geldi ve burada yetişti. En meşhur hocaları Abdurrahman b. Hürmüz ve İbn Şihâb ez-Zührî’dir. Vakarlı, müttakî ve âbid olan Mâlik; uzun boylu, beyaz ve güzel yüzlü, mavi gözlüydü. İlim ehli için gerekli gördüğü güzel ve bakımlı elbiseler giyer, evine güzel eşyalar alırdı; yeme içmede titizdi. Hocalarının takdirini kazanan zekâsı, gayreti ve derin ilmiyle, ders ve fetvalar verdi. Sağlam hafızası, derin anlayışı, sabrı, disiplin ve ihlası sayesinde Mescid-i Nebevî’deki ders halkasıyla üne kavuşan hadis ve fıkıh âlimi İmam-ı Mâlik, her dönemde övgüyle anılmıştır. Abdullah b. Vehb, Abdurrahman b. Kâsım ve Eşheb el-Kaysî, kendi görüş ve mezhebinin yayılmasına öncülük etmiştir. En önemli eseri “el-Muvatta” olup “hafız, hüccet, imam, emîrü’l-mü’minîn fi’l-hadîs” gibi vasıf ve ünvanlarla anılmıştır. 14 Rebîülevvel 179 (7 Haziran 795) tarihinde Medine’de vefat etmiş ve Bakî Mezarlığı’na defnedilmiştir.


• İmam Mâlik’in vefatı (795)


Çevremiz Bize Emanet

Kâinat denen mükemmel bir yapının içerisinde yaşıyoruz. Bu ihtişamlı eseri yoktan var eden, yaşatan ve idare eden Yüce Rabbimizdir. Çevremiz, bizlere Yüce Allah’ın bir lütfudur. Atalarımızdan miras aldığımız, gelecek nesillere aktarmamız gereken bir emanettir. Bizler, çevremize sahip çıkar onu titizlikle korursak bu emaneti muhafaza etmiş oluruz. Yeryüzündeki hiçbir bozulma asla kendiliğinden oluşmuş değildir. Nitekim Yüce Rabbimiz, “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu.” (Rûm, 30/41) buyurmaktadır. Hırs ve tamahın esiri olan nice insan, mahlukatın ortak kullanım alanlarını sorumsuzca yok etmektedir. Bizler dünyanın sahibi değil, emanetçileriyiz. Yapmamız gereken, israf ve savurganlıktan uzak durmak, çevremizi ibadet bilinciyle muhafaza etmektir. Çevremize ve canlılara zarar verecek, tabii dengeyi bozacak her türlü tutum ve davranıştan kaçınmalıyız. Nesillerimize yaşanabilir bir dünya ve temiz bir çevre bırakmak için gayret göstermeliyiz.


• Türkiye, Irak ve İngiltere arasında Ankara Antlaşması imzalandı. (1926)
• Dünya Çevre Günü


İnfak Ve Paylaşma Bilinci

İslam; bireyin dünya ve ahiret saadetini hedeflerken toplumsal huzur ve düzeni de gözetir. Müslüman yalnızca kendisini değil, ailesini ve toplumunu da düşünmekle sorumludur. Kur’an-ı Kerim, birlik içinde hareket etmeyi ve yakınlardan başlayarak paylaşmayı emreder: “Harcayacağınız mal; ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolcular için olmalıdır. Hayır olarak ne yaparsanız muhakkak ki Allah onu bilir.” (Bakara, 2/215) Ensar ve muhacir dayanışması ise müminlerin gerektiğinde lokmalarını dahi paylaşmalarının en güzel örneklerindendir. Yardımlaşma ve dayanışma, İslam ahlakının temel taşlarındandır. Zekât, sadaka ve hayır işleri; toplumun kaynaşmasını ve kardeşlik ruhunun güçlenmesini sağlar. İslam, malın Allah’ın emaneti olduğunu hatırlatarak paylaşımı gösterişten uzak, yalnızca Allah rızası için yapmayı teşvik eder. Yardım ederken verilenin kalitesi ve muhtaç kişinin onuru gözetilmelidir. Bu bilinç, müminlerin birbirlerine olan sevgisini ve toplumsal aidiyet duygusunu pekiştirir.


• KURBAN BAYRAMI 4. GÜN (Teşrik Tekbirleri bugün ikindi namazı ile bitiyor.)


İslam’ın Nuruyla Aydınlanan Şehir

İstanbul; tarihte çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmakla kalmamış, Devlet-i Âliye’nin başkenti olarak da büyük bir dönüşüm geçirmiştir. Fatih’in İstanbul’u fethetmesiyle başlayan süreç, şehri Osmanlı-İslam kültürünün merkezi hâline getirmiştir. Osmanlı; İstanbul’da hem kültürel hem de dinî açıdan İslam’ın izlerini derinleştirerek mimariden sanata, bilimden eğitime birçok bakımdan unutulmaz şaheserler bırakmıştır. Ayasofya’dan Süleymaniye’ye, Sultanahmet’ten Fatih’e kadar uzanan camiler ve külliyeler, Osmanlı’nın İstanbul’daki izlerini günümüze taşımaktadır. İstanbul; İslam’la büyütülüp şekillendirilmiş, sadece bir şehir değil, İslam’ın huzur ve medeniyetinin simgesi olmuştur. Üstelik İstanbul’daki sahabe kabirleri; şehri sadece bir kültür merkezi değil, aynı zamanda Müslümanlar için manevi bir hazineye ve mirasa dönüştürmüştür. Osmanlı İstanbul’u, hem mazinin hem de İslam’ın birliğini ve barışını simgelerken bugün hâlâ dünyanın dört bir yanından gelen insanlara ilham vermektedir.


• KURBAN BAYRAMI 3. GÜN
• İstanbul, Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildi. (1453)
• Sayıştay kuruldu. (1862)


Vekâletle Kurban Organizasyonlarında Uyulması Gerekenler

İbadetlerin bizzat mükellef tarafından yapılması esas olsa da kurban gibi mali ibadetlerin vekâleten edası da mümkündür. Vekâletle kurban kesiminde vekile umumi vekâlet verilebileceği gibi kurbanlık hayvan satın alındıktan sonra kesim vekâleti de verilebilir. Sadece kesim vekâleti verilmesi durumunda satın alınan hayvan kesimden önce net olarak belirlenmelidir. Telefon, internet, faks ve benzeri iletişim araçları vasıtalarıyla verilen vekâlet de geçerlidir. Vekâletle kurban kesiminin caiz olması için, kurbanla ilgili genel şartlar yanında yerine getirilmesi gereken bazı ilave şartlar vardır: Vekil kurbanı; kurban kesim günleri içinde, kurban niyetiyle ve müvekkili adına kesmeli, her bir hissedar büyükbaş hayvanın en az yedide bir hissesine kaydedilmeli, kurban kesilmeden önce hissedarlar belirlenmeli, kesimden sonra kurbana başkası ortak edilmemelidir. Vekil tarafından kurban hissesinde yapılacak her türlü tasarruf kurban sahibinin iznine ve onayına bağlıdır.


• KURBAN BAYRAMI 2. GÜN
• Uluslararası Hicri Takvim Birliği Kongresi yapıldı. (2016)
• Dünya Kıble Günü (Güneş, Türkiye saati ile 12.18’de tam olarak Kâbe-i Şerif üzerinde bulunur.)


Sahih Bir Kurban İbadeti Nasıl Olur?

Kurban kesmek Hanefî mezhebinde tercih edilen görüşe göre; akıl sağlığı yerinde, hür, mukim ve dinî ölçülere göre zengin sayılan müminlere vacip diğer mezheplerin çoğuna göre ise sünnettir. Kurban edilecek hayvanın sağlıklı, organları tam ve besili olması, hem ibadet açısından hem de sağlık bakımından önem arz eder. Kötürüm derecesinde hasta, zayıf ve düşkün; kesileceği yere gidemeyecek derecede topal, bir veya iki gözü kör, boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırık; dili, kuyruğu, kulakları ve memelerinin yarısı kesik, dişlerinin tamamı veya çoğu dökük hayvanlardan kurban olmaz. Kurban olabilmesi için, kameri yıl esasına göre deve 5 yaşını; sığır ve manda 2 yaşını; koyun ve keçi ise 1 yaşını doldurmalıdır. 6 ayını tamamlayan koyun, bir yaşını doldurmuş gibi gösterişli olması hâlinde kurban edilebilir. Kurban etinin; kurban kesemeyen yoksullara dağıtmak, akraba, tanıdık ve komşularla paylaşmak ve bir kısmını da evde tüketmek üzere üçe taksim etmek tavsiye edilmiştir.


• KURBAN BAYRAMI 1. GÜN
• Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri Yazarı Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın vefatı (1942)


Osmanlı Tarihinden İzler: Surre Alayları

Surre her yıl hac döneminden önce genellikle Mekke ve Medine halkına dağıtılmak için yollanan para, altın ve diğer eşyaları ifade eder. Haremeyn’e her yıl düzenli biçimde surre gönderilmesine Abbâsî Halifesi Muktedir-Billâh döneminde (908-932) başlandı. Osmanlı padişahları, 923’te (1517) Haremeyn’in Osmanlı yönetimine girmesinden itibaren surreyi düzenli biçimde gönderdiler. Bu anlamda ilk surrenin daha Yavuz Sultan Selim Kahire’de iken yollandığı bilinmektedir. Eski bir gelenek olan surre ile birlikte Kâbe’ye örtü göndermenin Kanûnî Sultan Süleyman zamanında başladığına hükmedilir. Kâbe örtüsünün yenisi genellikle Kahire’de dokunur ve surre alayı ile yollanırdı. Surreler, İslam’da kutsal sayılan beldelere maddi destek sağlamakla beraber özellikle hilafeti elinde bulunduran Abbâsîler, Memlükler ve Osmanlılar için dinî ve siyasi yönden çok önemli idi. Her yıl Müslümanlardan dileyenlerin hediyelerini Haremeyn’e iletmesi bakımından halk için de surrenin ayrı bir önemi vardı.


• Büyük Selçuklu Devleti kuruldu. (1040)


Ashab-ı Kehf’in Örnekliği

Ashab-ı Kehf kıssasının anlatıldığı Kur’an-ı Kerîm’in on sekizinci suresine, bu kıssanın önemi dolayısıyla “Kehf” adı verilmiştir. Surenin 9-26. ayetlerinde bildirildiğine göre, putperest bir kavmin içinde Allah’ın varlığına ve birliğine inanan birkaç genç bu inançlarını açıkça dile getirip putperestliğe karşı çıkmış, taşlanarak öldürülmekten veya zorla din değiştirmekten kurtulmak için bir mağaraya sığınmışlardır. Yanlarındaki köpekleriyle birlikte orada derin bir uykuya dalan gençler muhtemelen 309 yıl sonra uyanmışlardır. Mağarada “bir gün kadar” uyuduklarını sanan gençler, içlerinden birini gümüş bir para vererek yiyecek almak üzere şehre gönderirler. Böylece onların durumuna muttali olanlar Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyametin mutlaka geleceğini anlarlar, mağaranın bulunduğu yere bir mescit yapmaya karar verirler. Ashab-ı Kehf kıssasıyla müminlere iman-küfür mücadelesinde iman edenlerin kazanacağı mesajı çok net bir şekilde ifade edilmiştir.


• ATATÜRK’Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI


Yeryüzünün Halifesi: İnsan

Yüce Allah, en şerefli varlık olarak yarattığı insanı diğer tüm varlıklardan üstün tutmuş ve onu yeryüzüne halife kılmıştır. İnsanın üstün bir varlık olması, Allah Teâlâ’nın ona lütfettiği özellikler ve nimetler sebebiyledir. Kur’an-ı Kerim’de “And olsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsrâ, 17/70) buyrulmuştur. İnsana üstünlük kazandıran meziyetler arasında akıl, ruh, zekâ, irade, düşünme, doğru ve yanlışı birbirinden ayırma kabiliyeti; canlı ve cansız varlıklar üzerinde tasarruf yetkisi, ekonomik faaliyetlerde bulunma yanında şehirler ve medeniyetler kurma özelliği sayılabilir. Yüce Allah, ruh ve beden yönüyle en güzel şekilde yarattığı insana akıl, irade ve düşünme gücü vermiştir. İnsana verdiği eşsiz değerin bir sonucu olarak onun inancını, canını, malını, neslini, onur ve haysiyetini dokunulmaz kılmıştır.


Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bildiren Rabbin sonsuz kerem sahibidir. (Alak, 96/3–5)


Dünya Hayatı Aldatıcıdır

İnsanları iyiye, güzele ve doğruya ulaştırmayı hedefleyen Kur’an; emir ve yasaklarıyla, ödül ve ceza örnekleriyle, kıssalarla ve ibret verici örneklerle hakikatleri muhataplarının idrakine sunar. Kur’an’ın bütün ikazlarına rağmen insan, dünyanın anlamını ve ahiretin değerini yeterince idrak edememiştir. Dünyevileşme hastalığından kurtaramamıştır kendini. Ebedî hayat için bir araçtan ibaret olması gereken dünyayı amaç hâline getirmiştir. “Çoklukla övünme yarışı sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.” (Tekâsür, 102/1-2) ayeti bize dünyanın aldatıcı olduğunu hatırlatmaktadır. Elde ettiğimiz başarılar, sahip olduğumuz nimetler geçicidir. Bunlara aldanmamak, kendimizi dünyaya kaptırmamak, dünyalıklar arasında kaybolup gitmemek gerekir. Dünyada sahip olduklarımızın da bir emanetten ibaret olduğu unutulmamalı; paylaşma, yardımlaşma, infak etme bir yaşam felsefesi hâline getirilmelidir. Böylelikle asıl amacı ahireti kazanmak olan dünya, kulu kurtuluşa erdirmeye bir vesile hâline gelecektir.


• Vakıflar Haftası (11–17 Mayıs)
• Aile Haftası (11–17 Mayıs)


Fitre Nedir? Ne Zaman Verilir?

Fitre/fıtır sadakası; insan olarak yaratılmanın ve Ramazan orucunu tutup bayrama ulaşmanın bir şükrü olarak, dinen zengin olup Ramazan ayının sonuna yetişen Müslümanın belirli kimselere vermesi vacip olan bir sadakadır. (Nevevî, el-Mecmû’, 6/103-105) Kişi, kendisinin ve küçük çocuklarının fitrelerini vermekle yükümlüdür. Fıtır sadakasının vacip olma zamanı Ramazan Bayramının birinci günü olmakla birlikte, bayramdan önce de verilebilir. Hatta bu daha faziletlidir. Ancak bayramdan sonraya bırakılması mekruhtur. Fitrenin hedefi, bir fakirin içinde yaşadığı toplumun hayat standardına göre bir günlük yiyeceğinin karşılanması suretiyle onun bayram sevincini yaşamasına katkıda bulunmaktır. Kişi; dinen zengin sayılanlara, usulüne (anne, baba, dedeler ve nineler), fürûuna (çocuk ve torunlar) ve eşine fıtır sadakası veremez. Fitreler bir fakire verilebileceği gibi birkaç fakire de dağıtılabilir. (Merğinânî, el-Hidâye, 2/224) Ancak bir kişiye verilen miktarın bir fitreden az olmaması evladır.


• 13-20 Mart İyilik Haftası
• Türkiye Diyanet Vakfı kuruldu. (1975)
• Gücük Sonu


Kur’an Okuma Geleneği, Mukabele

Mukabele; üç aylarda ve bilhassa Ramazanlarda cami, mescid ve evlerde hafızlar tarafından okunan Kur’an’ı takip ederek hatim indirme geleneğine ad olmuş, zamanla hafızların bu okuyuşları için de aynı terim kullanılmıştır. Bu gelenek, Vahiy Meleği Cebrail’in Ramazan aylarında Hz. Peygamber’e gelerek Kur’an ayetlerini karşılıklı okumalarına dayanır. Ramazan ayının Kur’an’ın nazil olmaya başladığı ay olması sebebiyle bu ayda bilhassa Kur’an okumanın artırılması ve bu güzel geleneğin yaygınlaştırılması gerekir. Kur’an’ı güzel bir şekilde okumak, dinlemek ve anlamı üzerinde tefekkür etmek, hayatını Kur’an ile şekillendirmek isteyen müminler için son derece önemlidir. Allah Resûlü bir hadis-i şerifte: “Bir cemaat Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında müzakere ederlerse üzerlerine sekînet iner, onları rahmet kaplar ve melekler etraflarını kuşatır. Allah Teâlâ da o kimseleri kendi nezdinde bulunanların arasında anar.” buyurmuştur. (Müslim, Zikir, 38, 39)


Allah’ım! Sen affedicisin, cömertsin, affetmeyi seversin, beni de affet. (Tirmizî, Deavât, 89)


Âl-i İmrân’ın Nadide Çiçeği: Hz. Meryem

Hz. Meryem, annesinin kendisine koyduğu ismiyle müsemmaydı. Meryem, “Allah’a kulluk eden” demekti. O, küçük yaşından itibaren eğitim ve ibadet için mabette yetişiyordu. Yüce Allah, Zekeriya’yı (as) onun bakımıyla görevlendirmişti. Yani o, bir peygambere talebe olmuştu. Hz. Meryem, Allah’ın kendisi için takdir ettiğini gönül rahatlığıyla kabul edendi. Kur’an’da ismi açıkça zikredilen tek kadındı. İsmi sadece ayetlerde geçmekle kalmamış, müstakil bir sureye de “Meryem” ismi verilmişti. Allah onu ayetinde şöyle övmüştü: “Melekler şöyle demişti: ‘Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni dünyadaki bütün kadınlara üstün eyledi.” (Âl-i İmrân, 3/42) Peki neydi Hz. Meryem’i üstün kılan? Bu sorunun cevabını Tahrîm suresinde açık bir şekilde görüyoruz. “İmrân kızı Meryem’i de (misal vermiştir): O, iffetini çok iyi korumuştu, biz de ona ruhumuzdan üfledik; o, Rabbinin sözlerini ve kitaplarını hep tasdik etti ve o içtenlikle itaat edenlerdendi.” (Tahrîm, 66/12)


İnsanlar bir zalimi görürler de onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır. (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 5)


Gözümüzün Nuru: Namaz

Yüce dinimiz İslam’ın emrettiği beş temel esastan biri namazdır. Peygamber Efendimizin (sas) buyurduğu üzere namaz; dinimizin direği, gözümüzün nurudur. (Tirmizî, Îmân, 8; Nesâî, İşratü’n-nisâ, 1) Bizler, kulluk ve sorumluluk bilincini namazla elde eder; Allah’ın rızasına, sonsuz rahmet ve mağfiretine namazla ulaşırız. Ruhumuzu daraltan sıkıntılardan namazla kurtulur, huzur ve esenlik iklimine namazla kavuşuruz. Aynı safta omuz omuza birlik ve beraberliğimizi perçinleriz. Namaz, Cenab-ı Hakk’ın verdiği nimetlere karşı şükrümüzün ifadesidir. O’nun huzurunda ve gözetimi altında olduğumuzu hatırlatan müstesna bir ibadettir. Namaz, Müslüman oluşumuzun alameti, imanımızın hayata yansımasıdır. Öyleyse ihlas, samimiyet ve huşu ile Rabbimizin huzuruna duralım. Namazlarımızı cemaatle kılmaya özen gösterelim. Kalplerimizi namazla ferahlatalım. Günahların yükünden namazla kurtulalım. Vaktimizi namazla disipline edelim. Geçici dünyanın telaşesine kapılıp namazlarımızı asla ihmal etmeyelim.


... Ey Rabbimiz!... Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme!.. (Bakara, 2/286)


Karanlık Dünyanın Aydınlık Sesi: Âşık Veysel Şatıroğlu

“Uzun ince bir yoldayım/ Gidiyorum gündüz gece” diye tasvir ettiği dünya yolculuğu, Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde başlar. Yedi yaşında geçirdiği çiçek hastalığı yüzünden önce sağ gözünü, daha sonra da bir kaza neticesinde sol gözünü kaybeder. Geçirdiği talihsiz kazalar ve yoksulluk onu küçük yaşta saza yöneltir. Köyünde kendi hâlinde yaşayan Veysel’in şöhreti Ahmet Kutsi Tecer ile yayılmaya başlar. 5 Ocak 1931’de düzenlenen Sivas Âşıklar Bayramı’na katılanlar arasında o da vardır. Önceleri her âşık gibi “usta malı” diye tabir edilen deyişler çalıp söyler. Veysel, 1933’ten sonra, eski âşıklar gibi elinde sazı ile belde belde dolaşmaya başlar. Bir ara köy enstitülerinde saz öğretmeni olarak da görev yapar. Şiirlerini daha sonra Sazımdan Sesler adlı kitapta toplar. Bütün şiirlerini bir araya getirdiği Dostlar Beni Hatırlasın ise son kitabıdır. Hayatının son yıllarında akciğer kanserine yakalanan Âşık Veysel, 21 Mart 1973’te Sivrialan’da vefat eder.


“Allah izin verirse” demeden hiçbir şey için, “Şu işi yarın yapacağım” deme! Unuttuğun takdirde rabbini an ve “Umarım rabbim bana, doğruya bundan daha yakın yolu gösterir” de. (Kehf, 18/23-24)


Çocuk ve Oyun

Çocuk ve Oyun

Çocuklar yalnız oynamaktan pek hoşlanmazlar. Yanlarında ya bir arkadaş, akran ya da anne babalarını isterler. Çocuk için bu kadar önemli olan oyun, ailesi için de önemli olmalıdır. Çocuklar için anne babaları ile oyun oynamak çok büyük bir zevktir. Anne baba ne kadar basit olursa olsun çocuğunun oyununu önemsemeli, oyunun bir parçası olmak için istekli olmalıdır. Bu nedenle oyuna bir iş, bir zorunluluk, çocukla geçirilen zorunlu zaman gibi bakmamak gerekir. Bütün günü çocukla oynayarak geçirmek mümkün değildir ama kaliteli olarak geçirilen kısa zamanlar bile çocuklar için çok değerlidir. Bu nedenle nasıl ki çocuğa yemek yedirmek, onu yıkamak ve uyutmak için zaman ayrılıyorsa oyun oynamak için de zaman ayrılmalıdır. Çocukların gerek fiziksel gerekse sosyal ve bilişsel gelişimlerini desteklemek adına, bahçe oyunları oynamalarına da fırsat verilmelidir. Özellikle şehirde büyüyen çocukların bu yöndeki eksikleri park ve piknik alanlarına gidilerek giderilmeye çalışılmalıdır.


Şair, Yazar Yahya Kemal Beyatlı’nın vefatı (1958)
Yeni Türk Harflerinin Kabulü (1928)
Saltanat kaldırıldı. (1922)


Kulluğu Anlamlandıran Fiil: Dua Etmek

Kulluğu Anlamlandıran Fiil: Dua Etmek

Dua, kulun içten bir şekilde Allah’a sığınmasını, Allah’ın yüceliği karşısında zayıflığının farkında olarak O’nun lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder. Her hususta bize örnek olan Sevgili Peygamberimiz çokça dua eder ve dua edilmesini tavsiye ederdi. Peygamberimiz, duada istenilecek şeylerin meşru, olumlu ve anlamlı olmasına özen gösterirdi. Bu nedenle Hz. Peygamber, Allah’ın duaları kabul edeceğini belirtirken, günah işlemeyi hedefleyen veya akrabalık ilişkilerinin kesilmesini isteyen duaları istisna etmiştir. Allah Resûlü dua etmek kadar dua almayı da önemsemiştir. Bir defasında Hz. Ömer’e şu tavsiyede bulunmuştur: “Bir hastanın ziyaretine gittiğinde ondan senin için dua etmesini iste. Zira hastanın duası meleklerin duası gibidir.” Bunun gibi, anne babanın çocuklarına yaptığı dua ile misafirin ve yolcunun duaları da kabul olunacak dualar arasında zikredilmiştir. Öyleyse insan hayatına dua ile anlam katmalı ve duanın Allah katındaki değerinin farkında olmalıdır.


İstanbul, İtilaf Devletleri işgalinden kurtuldu. (1923)
İlk yerli uçak fabrikası Kayseri’de kuruldu. (1926)
Kâtip Çelebi’nin vefatı (1609-1657)


Peygamberimizin Çocukları

Peygamberimizin Çocukları

Hz. Peygamber (sas) sevecen, ilgili, şefkatli, sabırlı, fedakâr, merhametli, çocuklarıyla çocuklaşabilen, biri hariç bütün evlatlarının acısını görmüş, yüreği yanık bir babaydı. Üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi evladı dünyaya geldi. Kasım, Hz. Peygamber’in (sas) ilk çocuğudur henüz bebekken vefat etti. Zeynep, en büyük kızıydı, Kasım’dan bir yıl sonra doğdu ve hicrî 8 senesinde vefat etti. Cenaze namazını Hz. Peygamber (sas) kıldırdı. Rukiye; ikinci kızıydı, Zeynep’ten üç yıl sonra doğdu. Bedir Gazvesi esnasında vefat etti. Resûlullah o sırada Bedir Gazvesi’nde bulunduğu için cenazesine katılamadı. Ümmü Külsûm, üçüncü kızıydı, Tebük Savaşı’nın ardından vefat etti. Hz. Fâtıma, en küçük kızıdır. Hz. Peygamber’in vefatından altı ay sonra Medine’de vefat etti. Öldüğünde yirmi dokuz yaşında idi. Abdullah, Hz. Peygamber’in (sas) Hz. Hatice’den olan son evladıydı, birkaç aylık bebekken öldü. İbrahim, en küçük çocuğuydu, annesi Mâriye idi. Henüz süt çağındayken vefat etti.


Bir Hadis: "Ziyaret için bir hastanın yanına girdiğinde ondan senin için dua etmesini iste. Zira onun duası, meleklerin duası gibidir." (İbn Mâce, Cenâiz, 1)


Mescid-i Haram

Mescid-i Haram

Yeryüzünü imar ve ıslah vazifesiyle yükümlü insan, inşası bizzat Allah tarafından emredilen ve yeri gösterilen ilk mabet Kâbe’yi maddi olarak imar ederken mabet de insanı manevi olarak imar etmiştir. İnsan ve mabet arasındaki bu dönüştürücü etki bir bakıma tarihi de belirlemiştir. Mabet şehir mimarisinin merkezî birimi, şehrin sakinlerini tanımlayan kimliğin ve değerlerin en bariz simgesi olmuş, şehir mabetle tanımlanmıştır. Dünyanın dört bir yanını bu kimlikle irşat eden yeryüzü mescitleri, kimi zaman mütevazı bir kubbe, kimi zaman bir mimari şahika ya da abidevi bir bina olarak insanın varoluş sebebinin, insan-mabet ilişkisini belirleyen ve nihayet yön veren bu başlangıç noktasının hatıralarını taşır. Hz. Peygamber (sas), belki de bu imarın dönüştürücü etkisine dikkat çekerek Mescid-i Haram’ın, Mescid-i Aksâ ve Mescid-i Nebevi’nin ziyaret edilmeye değer üç mescit olduğunu belirtmiştir. Öyle ki bu mescitlerde yapılan ibadetler diğer mescitlerdekine nazaran daha faziletlidir.


Bir Hadis: "Benimle ümmetimin durumu (geceleyin) ateş yakan kimsenin hâline benzer. Böcekler ve kelebekler o ateşe düşmeye başlar. İşte ben de sizler ateşe girerken kuşaklarınızdan tutup engellemeye çalışıyorum." (Müslim, Fedâil, 17)


Gusül Veya Abdest Konusunda Vesveseye Düşen Ne Yapmalıdır?

Gusül Veya Abdest Konusunda Vesveseye Düşen Ne Yapmalıdır?

Vesvese, çeşitli sebeplerle insanın yaşadığı kararsızlık, şüphe ve kuruntu hâlidir. Bu, farklı konularda olabileceği gibi ibadetler hususunda da olabilmektedir. İbadetlerde vesvese genellikle abdest veya guslün alınıp alınmadığı, tam olup olmadığı ya da bozulup bozulmadığı şüphesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Gusül veya abdest alan kişinin vesvese sebebi ile gusül veya abdestini tekrarlaması gerekmez. Hatta kişi bu tür vesveselere itibar etmemeli (İbn Mâce, Tahâret, 48), içine doğan şüphe ve tereddüt hâllerinin asılsız olduğunu kendine telkin etmeli, ihtiyaç duyulması hâlinde ise psikolojik tedaviye yönelmelidir. Ayrıca manevi destek olarak Felak ve Nâs surelerini, anlamlarını da düşünerek okuyup bu hâlden kurtulmak için Allah’a dua etmelidir. Vesvesenin ibadetlerden alınacak manevi huzura engel olmasına fırsat verilmemelidir. Ayrıca vesvesenin, üzerinde durdukça yoğunlaşacağı da unutulmamalıdır.


İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin (ra) vefatı (699-767)


Müslümanların En İdeal Zamanı: Asr-ı Saadet

Müslümanların En İdeal Zamanı: Asr-ı Saadet

Allah Resûlü’nün yaşadığı çağa, onun vahiyle müşerref olduğu, toplumu Allah’ın (cc) emir ve yasakları doğrultusunda uyardığı, yoğurduğu, biçimlendirdiği döneme “mutluluk dönemi” anlamına gelen “Asr-ı Saadet” denilmiştir. Müslümanların en ideal zamanını daima saygı, özlem ve hasretle anmanın bir ifadesi olarak Türkçede neşvünema bulan bu terkip, kimilerince dört halife ve tabiin dönemlerini de içine alacak şekilde kullanılsa da yaygın olarak Peygamber Efendimizin yaşadığı dönemle sınırlı tutulmuştur. Başta Allah Resûlü olmak üzere bütün Müslümanların bu dönemde çetin sınavlardan geçtiği; boykot yıllarında, kıtlık günlerinde, hicrette ve savaşlarda ağır bedeller ödedikleri malumdur. Bugün bizlere düşen de yapıp ettiklerimizin, kararlarımızın, adımlarımızın, sözlerimizin sağlamasını Asr-ı Saadet’e bakarak yapmaktır. Orada vahyin ve peygamberin gölgesinde neşvünema bulan aydınlığı evlerimize, işlerimize, sokaklarımıza, hasılıkelam hayatlarımızın her alanına taşımaktır.


Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919)


Peygamberimizle İlişkimiz Nasıl Olmalı?

Peygamberimizle İlişkimiz Nasıl Olmalı?

Hz. Peygamber (sas) ile ilişkimiz onun Allah’ın Elçisi olduğuna iman etmekle başlar. Onu gönülden benimsemek ve yaratılmış her şeyden daha fazla sevmek imanımızın bir gereğidir. O, bizim için hayatımızın odak noktasında yer almaktadır. İyi bir kul, iyi bir insan olabilmemizin ve yaratıcımızın lütfuna ulaşmanın yolu ona itaat edip sünnetine uygun güzel davranışlarda bulunmaktan geçmektedir. Rabbimiz bizlere bu hususu “İçinizden Allah’ın lütfuna ve ahiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki, Resûlullah’ta güzel bir örneklik vardır.” (Ahzâb, 33/21) ayetiyle öğütlemektedir. Onu hayatta iken göremeyen bizler ona olan sevgi ve bağlılığımızı adını anarken dahi kendimize verdiğimiz çeki düzenle, adıyla beraber dilimize kondurduğumuz saygı sözleri ve salavatlar ile gösteririz. Onunla ilişkimizi bu şekilde canlı tutmak için dualarımıza onun ismini katar ve cennette onunla buluşmayı Allah’tan niyaz ederiz.


MEVLİD KANDİLİ
İmam Birgivî’nin vefatı (1573)


Özürlülük ve İbadetler: Gücü Nispetinde Sorumlu Olmak

Özürlülük ve İbadetler: Gücü Nispetinde Sorumlu Olmak

Rabbimiz, kullarına birtakım sorumluluklar yüklerken onları kaldıramayacakları yükle sorumlu tutmamıştır. Akil ve baliğ olanları mükellef tutarken, zihinsel engellileri sorumluluktan tamamen muaf tutmuştur. Allah Teâlâ; bedensel engellilik, hastalık gibi nedenlerle dinin bazı gereklerini yerine getiremeyenleri sorumlu tutmamıştır. Peygamberimiz (sas) sağlık problemleri olan kimselerin durumunu dikkate alarak yaralının gusül veya abdest alması gerektiğinde yarasının zarar görmemesi için mesh etmesinin yeterli olacağını bildirmiştir. Hastalara ima ile namaz kılmaları konusunda izin vermiş, kendisi de attan düşmesi neticesinde sağ yanını incittiğinde oturarak imamlık yapmıştır. Cemaatle namazda hasta, yaşlı ve zayıf kimselerin gözetilmesini öğütlemiştir. Dinimizde hac ibadetinin binek üzerinde veya vekâleten yapılabileceği ve Ramazan ayında tutulamayan orucun sonradan tutulabileceği hususunda da ruhsat verilmiştir. Hülasa Rabbimiz bizler için daima kolaylık dilemiş, zorluk dilememiştir.


Bir Hadis: "Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak olan, ilk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olanım." (Ebû Dâvûd, Sünnet, 13)


İsraf: Tüketirken Tükenmek

İsraf: Tüketirken Tükenmek

Yüce Rabbimiz, insanları yaratılmışların en üstünü kılmıştır. Yeryüzünün imarı için nimetlerini bizlere emanet etmiştir. Bize düşen, emanete sahip çıkmak, maddi ve manevi imkânlarımızın tamamını iktisatlı kullanmak, onları asla israf etmemektir. Sınırlı kaynaklarımızın sınırsızca israf edilmesi bir ahlak sorunudur ve tedavi edilmesi gereken manevi bir hastalıktır. Bu hastalıktan kurtulabilmenin yolu Peygamber Efendimizin (sas) tüketim ahlakını ve tasarruf anlayışını hayatımızda hâkim kılmaktır. Günümüzde israf, yemeden içmeye, sözden davranışa, sağlıktan zamana, bilgiden çevreye, emekten enerjiye kadar pek çok alana yayılmıştır. En üzücü olan ise iman, ibadet ve güzel ahlaktan yoksun sürdürülen bir hayatın israf edilmiş bir ömür olmasıdır. Bugünü bir milat kabul edip israfı önlemeye kendimizden ve ailemizden başlayabiliriz. Bir lokma ekmeğimiz çöpe gitmesin. Bir damla suyumuz boşa akmasın. Vaktimiz heder olmasın. İlmimiz, emeğimiz ve birikimlerimiz, hasılı insanımız israf olmasın.


Ahmed bin Hanbel’in (ra) vefatı (855)
Eyyam-ı Bahûr-En Sıcak Günler (31 Temmuz–07 Ağustos)


Sevginin Nişanesi Hediyeleşmek

Sevginin Nişanesi Hediyeleşmek

Resûl-i Ekrem (sas), “hediyeleşme” konusunda müminlere yol gösterirken; cömertlik, diğerkâmlık, vefa, ihsan, isâr ve ikram gibi kardeşlik bağlarını güçlendiren birçok güzel hasleti bir davranışta birleştirmiş oluyordu. Onlara, dünya metaını verip karşılığında gönül almanın, Allah’ın rızasını kazanmaya eşdeğer bir meziyet olduğunu öğretiyordu. İslam Peygamberi’nin sünnetine göre, birbiriyle karşılaşan iki Müslüman birbiriyle konuşmaya başlamadan önce selam verecek, sonra bunu ten temasıyla pekiştirmek üzere musafaha edecek, bir sonraki aşamada ise muhabbeti tesis etmek üzere hediyeleşecekti. Hediye, yürekten duyulan bir sevginin nişanesidir. Bu yüzdendir ki azlığına çokluğuna, değerli veya değersiz oluşuna bakarak hediyede ve onu getirende kusur aramak, hediyeleşme adabı ile uyuşmaz. Kendisi de paça yemeye davet edilse bile icabet edeceğini, kendisine bir kol kemiği hediye edilse bile kabul edeceğini belirterek hediyenin maddi değerinden ziyade, hediyeleşmenin önemine işaret etmiştir.


Bir Hadis: "Yalan yere yemin ederek Müslüman bir kişinin malını ele geçiren kimse, Allah’a kavuştuğunda O’nu (kendisine) öfkelenmiş hâlde bulur." (Buhârî, Tevhîd, 24)


Manevi Bir Arınma Yöntemi Olarak Teyemmüm

Manevi Bir Arınma Yöntemi Olarak Teyemmüm

İslam’da temizliğin su kullanılarak yapılması esastır. Suyun bulunmadığı veya hastalık, soğuk, can güvenliği endişesi gibi sebeplerden ötürü su kullanmanın mümkün olmadığı durumlarda kolaylık prensibi gözetilerek teyemmüme ruhsat verilmiştir. Toprak veya toprak türü temiz bir madde kullanılarak ellerin, yüzün ve kolların mesh edilmesi şeklinde yapılır. Zorunlu durumlarda abdest ve guslün yerine geçen itibari/simgesel bir temizliktir. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de kullarını temizlemek, onlar için nimetini tamamlamak ve onların şükretmesini sağlamak maksadıyla, kullarına teyemmüm kolaylığını getirdiğini beyan etmektedir. Teyemmüm, beden temizliğinin ötesinde manevi bir arınma yöntemidir. İster abdest isterse boy abdesti niyetiyle olsun, elleri –avuç içi toprağa gelecek şekilde– temiz toprağa dokundurup yüzü meshetmek, sonra bir kez daha dokundurup kolları dirseklerle beraber meshetmekten ibarettir. Abdest ve guslü bozan şeyler yanında, kullanılabilir su bulmak da teyemmümü bozmaktadır.


Bir Ayet: "Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir." (Nisâ, 4/139)


Cennete Giden Yollar

Cennete Giden Yollar

Ahiret hayatının başlaması ile birlikte insanoğlu dünyada yaptıklarından dolayı hesaba çekilecek ve bunun neticesinde ya cennet ile ödüllendirecek ya da cehennem ile cezalandırılacaktır. Cennet ve cehenneme giden yollar ise bu dünyadan başlamaktadır. Cennete gitmenin olmazsa olmaz şartı imandır. Cennet nimetlerine, ancak Allah’a (cc) ve peygamberlerine iman edenler erişecektir. İmanın esasları kuşkusuz insanı cennete sevk eden en temel unsurlardır. Müminden beklenen, imanını hayatına rehber kılması ve davranışlarına da yansıtmasıdır. Kişiyi cennete götüren iman, kendisine salih amellerin eşlik ettiği imandır. Salih amellerin başında Allah’ın (cc) yapın dediklerini yapmak, uzak durun dediklerini terk etmek vardır. İbadetleri yerine getirmek, takvalı ve güzel ahlaklı olmak, yalan ve gıybetten uzak durmak, yardıma muhtaç olanlara yardım etmek… ayet ve hadislerde belirtilen, insanı cennete götüren başlıca salih amellerdir.


Ankara Meydan Muharebesi (1402)
I. Dünya Savaşı başladı. (1914)


Hz. Lokman’ın Tavsiyeleri

Hz. Lokman’ın Tavsiyeleri

Kur’an’da adı geçen Lokman (as) daha çok oğluna verdiği hikmetli öğütlerle anılır. Ayet-i kerimelerde onun oğluna verdiği öğütler şöyle anlatılmıştır: “Lokman (as) oğluna öğüt verirken ona şöyle dedi: ‘Sevgili oğlum! Allah’a ortak koşma; çünkü O’na ortak koşmak kesinlikle çok büyük haksızlıktır. Sevgili oğlum! Yaptığın iş bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa, bir kayanın içinde saklansa veya göklerde yahut yerin dibinde bulunsa yine de Allah onu açığa çıkarır. Kuşkusuz Allah her şeyi bütün gizlilikleriyle bilir, O her şeyden haberdardır. Yavrucuğum; namazını özenle kıl, iyi olanı emret, kötü olana karşı koy, başına gelene sabret. İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir. Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma, ortalıkta çalım satarak yürüme; unutma ki Allah gurura kapılıp kendini beğenen hiç kimseyi sevmez. Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini yükseltme; çünkü seslerin en çirkini eşeğin anırmasıdır.’” (Lokmân, 31/13, 16, 17, 18, 19)


Kore Savaşı sona erdi. (1953)


Bir Irkçılık Çeşidi Olarak İslamofobi

Bir Irkçılık Çeşidi Olarak İslamofobi

Son yıllarda özellikle Batı’da şiddet üzerinden oluşturulan İslam ve Müslüman algısının dünya tarihindeki köklerinin ne kadar eskiye gittiğini ve Müslümanlara reva görülen acıların her dönemde görmezden gelindiğini söylemek mümkündür. Bütün bunlardan yola çıkarak adına İslamofobi denen İslam korkusu/ karşıtlığı, köken itibarıyla Mekke döneminde ortaya çıkmış, Medine döneminde Müslümanlar güçlenip bir devlet kuruncaya kadar da şiddetini arttırarak devam etmiştir, denilebilir. Asr-ı Saadet’ten günümüze dünya üzerinde her dönem yaşanan çekişmelerden Müslümanlar da payını almış, yaşanan zor dönemleri bir şekilde atlatarak devletler kurup medeniyetler inşa etmek suretiyle varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ayrıca İslam karşıtlığının bir üst kavramı “ksenofobi” denen yabancı düşmanlığı aslında hep vardı. Soğuk Savaş’ın bitimi (1990’lı yıllar) ile İslam’ın Batı’nın yeni düşmanı kabul edilmesiyle yeni bir döneme giren İslamofobi, özellikle 11 Eylül’den sonra İslam karşıtlığı ve düşmanlığına dönüştü.


Kişinin, ailesi için yaptığı harcama sadakadır. (Buhârî, Meğâzî, 12)


Eş ve Baba Olarak Hz. Peygamber (sas)

Eş ve Baba Olarak Hz. Peygamber (sas) Allah Resûlü, aile fertlerine samimi ve içten davranan, değer verdiğini hissettiren, onların sevinçleriyle sevinen, üzüntüleriyle üzülen bir aile reisiydi. Onlarla ilişkilerinde sevgi, saygı ve nezakete dayalı sıcak ve ahenkli bir üslubu benimsemişti. Ailesinin kendisi üzerinde hakkı olduğunu bilen Allah Resûlü onlara zaman ayırırdı. Bu nedenledir ki kendisini sürekli ibadete vererek ailesini ihmal edenlerin sünnetinden yüz çevirmiş olacağını ifade etmişti. (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 27) Hz. Peygamber’in aile yaşantısındaki maişeti ve harcamaları da gayet mütevazı idi. O, elinde olanı daima birileriyle paylaşmayı tercih ederdi. Sevgi, saygı, şefkat ve merhametin hâkim olduğu bir aile ortamı isteyen Hz. Peygamber, eşleri ve çocuklarının makul isteklerini yerine getirmeyi ihmal etmezdi. Onlara değer verdiğini hissettirirdi. Aile fertlerinin farklı ruh hâllerini, hassasiyetlerini, ahlak ve karakterlerini göz önünde bulundurur ve gerektiğinde susarak sorunların üstesinden gelirdi. I. Kosova Savaşı (1389) Babalar Günü Bu gönderiyi Instagram'da gör Diyanet Takvimi (@takvim.diyanet)'in paylaştığı bir gönderi

Mescid-i Aksa’ya Kandil Olmak

Mescid-i Aksa’ya Kandil Olmak Meymûne validemiz bir gün Hz. Peygamber’e (sas), “Ya Resûlallah! Bize Beyt-i Makdis hakkında bilgi verir misin?” diye sorduğunda Allah Resûlü, “Orası mahşer ve menşer, yani yeniden diriliş yeridir. Oraya gidin ve içinde namaz kılın. Çünkü orada kılınan bir namaz başka yerdeki bin namaza bedeldir.” buyurmuştur. Hz. Meymûne bunun üzerine, “Peki, oraya gitmeye gücümüz yetmezse ne yapalım ey Allah’ın Resûlü?” dediğinde âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz şu cevabı vermiştir: “Kandillerinde yakmak/aydınlatmak için zeytinyağı, yakıt hediye gönderin. Kim bunu yaparsa oraya gitmiş ve namaz kılmış gibi olur.” (Ebû Dâvûd, Salât, 14) Anlaşıldığı üzere Peygamberimiz, Kudüs’e gidilmesinin faziletinden bahsetmiş, herhangi bir sebeple gidilemiyorsa oraya sahip çıkılmasını, oranın himaye edilmesini tavsiye ve teşvik etmiştir. Kudüs’ten uzak kalmanın, Kudüs’e bigâne kalmanın Müslümanlar için hiçbir mazereti yoktur. Her Müslüman imkânı nispetince Kudüs’ü aydınlatmakla mükelleftir. Bir Ayet: "Kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti veya onun kuşluğu kadar kaldıklarını sanırlar." (Nâzi’ât, 79/46) Bu gönderiyi Instagram'da gör Diyanet Takvimi (@takvim.diyanet)'in paylaştığı bir gönderi

Bir Mülkün Haram İşlemler Yapacaklara Kiralanması Caiz mi?

Bir Mülkün Haram İşlemler Yapacaklara Kiralanması Caiz mi? Bir Müslüman, haram mal veya hizmet üretimi yapamaz, bunları yapacak kişiye de kendi mülkünü kiraya veremez. (bk. Serahsî, el-Mebsût, 16/38-39) Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İyilik ve takvada yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.” (Mâide, 5/2) “Kim iyi bir işe aracılık yaparsa, onun da o işten nasibi/ sevabı vardır. Kim de kötü bir işe aracılık yaparsa onun da o günahtan bir nasibi/sorumluluğu vardır.” (Nisâ, 4/85) Hadislerde de haram bir şeyin kullanımı, üretimi ve bu konuda başkasına destek olunması kesin olarak yasaklanmıştır. Resûlullah (sas) faizi yiyene, yedirene, (sözleşmesini) yazana ve faize şahitlik edene lanet etmiştir. (Müslim, Müsâkât, 106) Resûlullah (sas) aynı şekilde içki konusunda da sekiz kişiye Allah tarafından lanet edildiğini belirtmiş; bunlardan birinin de taşıyıcısı olduğunu ifade etmiştir. (Ebû Dâvûd, Eşribe, 2) Sonuç olarak, içinde haram iş yapacağı kesin olarak bilinen kişi ya da kurumlara mülkün kiraya verilmesi caiz değildir. Bir Hadis: "Kim insanların mallarını geri ödeme niyetiyle alırsa Allah onun ödemesini kolaylaştırır. Kim de bir malı tüketip (geri ödememek) niyeti ile alırsa Allah da onu(n malını) telef eder." (Buhârî, İstikrâz, 2) Bu gönderiyi Instagram'da gör Diyanet Takvimi (@takvim.diyanet)'in paylaştığı bir gönderi

Aklın İbadeti: Tefekkür

Aklın İbadeti: Tefekkür Allah’ın insana lütfettiği en büyük nimetlerden biri akıldır. Akıl hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayırt etmemiz için bize ihsan edilmiş üstün bir meziyettir. Akılla insan Allah’ın ayetlerini kavrayıp hayatına anlam kazandırır. Kötülükten sakınıp iyiliğe yönelir. Eğer aklını güzel işlerde kullanırsa ahirette büyük mükâfata erer. Ama aklıyla fenalık planlarsa sonu hüsran olur. Aklın meyvesi ise tefekkürdür. Tefekkür gerçeği anlamak ve doğru davranmak için emek verip düşünmektir. Bizler tefekkür ederek yaratılış gayemizi, Allah’a kulluğun önemini, vaktin kıymetini ve salih amelin değerini anlarız. Kâinattaki eşsiz denge ve sayısız nimetin farkına varırız. Göklerin ve yerin, dağların ve denizlerin, ay ve güneşin, bilinen ve bilinmeyen nice güzelliklerin yaratılışındaki hikmeti kavrarız. Tefekkür sayesinde olaylara ibret nazarıyla bakar, onlardan ders çıkarır, payımıza düşen sorumluluğu alırız. Ne mutlu dünyayı ahiretin tarlası olarak görüp ebedî hayat için bugünden hazırlık yapanlara! Bir Ayet: "Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka göreceklerdir." (En‘âm, 6/120) Bu gönderiyi Instagram'da gör Diyanet Takvimi (@takvim.diyanet)'in paylaştığı bir gönderi

Merhamet Toplumu

Merhamet Toplumu Merhamet, Rabbimizin “Rahman” isminin bir tecellisidir. Merhamet, kalp inceliği ve gönül yumuşaklığıdır. Şefkatli ve insaflı davranmaktır. Merhamet, kalpleri kin, öfke ve intikam gibi hastalıklardan temizlemektir. Gönülleri sevgi, saygı ve affın güzelliğiyle tezyin etmektir. Can taşıyan her bir varlığa hatta bütün kâinata muhabbet nazarıyla bakmaktır. Allah Resûlü (sas), eşlerin birbirlerine karşı insaflı ve merhametli olmalarını emretmiş; dua ve bereket vesilemiz olan yaşlılara güzel muamelede bulunmayı tavsiye etmiştir. Resûl-i Ekrem (sas) çocuklara karşı olan şefkat ve muhabbetini ise sürekli “evladım”, “yavrucuğum” gibi gönül alıcı, sevgi dolu ifadelerle göstermiştir. Resûlullah’ın (sas) şefkat ve merhametinden bütün canlılar gibi hayvanlar da nasibini almıştır. Öyleyse biz de merhametsizliği bir tarafa bırakarak eşimize, çocuğumuza, anne babamıza, yaşlılarımıza, çevremize ve bütün canlılara karşı vicdanlı ve merhametli olalım. Ailemiz ve toplumumuz merhamet ocağı olsun. Kızılay (Hilâl-i Ahmer) kuruldu. (1868) Bu gönderiyi Instagram'da gör Diyanet Takvimi (@takvim.diyanet)'in paylaştığı bir gönderi

Mümin Ancak Takva İle Kulluk Bilincine Ulaşır

Mümin Ancak Takva İle Kulluk Bilincine Ulaşır Takva, Rabbimizin rızasını diri tutma bilincidir. Hoşnutluğunu kaybetme kaygısıdır. Sorumluluklarımızın idrakinde bir ömür geçirme gayretidir. Yüce Allah, kullarına kötülüğün açığına da gizlisine de yaklaşmamalarını emretmiş, koymuş olduğu sınırlara riayet edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Dolayısıyla bilinçli bir mümin, sadece günahlardan değil, günaha götüren yollardan da uzak durmaya gayret etmelidir. Bir mümin ancak takva ile kulluk bilincine ulaşır. Allah Resûlü, müminin takvadan ayrılmaması gerektiğini vurgulamıştır. Çünkü onun ifadesine göre, “Ameller kap (içindeki sıvı) gibidir. Altı iyi olursa, üstü de iyi; altı bozuk olursa, üstü de bozuk olur.” (İbn Mâce, Zühd, 20) İnsan ancak niyet ve ameliyle birlikte müttaki yani iyi insan olabilir. Peygamber Efendimiz, “İslam açıktan, iman ise kalpte (gizli) olur.” buyurduktan sonra eliyle göğsüne işaret ederek üç kere, “İşte takva buradadır. İşte takva buradadır.” buyurmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 134) İstanbul, Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedildi. (1453) Sayıştay kuruldu. (1862) Bu gönderiyi Instagram'da gör Diyanet Takvimi (@takvim.diyanet)'in paylaştığı bir gönderi

Sakın İncitme Canı!

Sakın İncitme Canı! Biz Müslümanlar, İslam medeniyetinin temsilcileriyiz. İnsanların onur ve haysiyetini ayaklar altına alacak tutum ve davranışlar bize asla yakışmaz. Ayrıştırmak, ötekileştirmek, dışlamak, hor görüp ayıplamak hayatımızın hiçbir alanında yer bulamaz. Rabbimizin nazargâhı olan bir kalbi kırmak, bir gönlü incitmek, Müslüman kimliğimizle asla bağdaşmaz. O hâlde birbirimizin hak ve hukukuna saygı gösterelim. Farklılıklarımızı en büyük zenginliğimiz bilelim. Ülfet ve muhabbet bağıyla birbirimize bağlanalım. Ayrıştırıcı değil, birleştirici olalım. “Sakın incitme bir canı / Yıkarsın arş-ı Rahmân’ı” hassasiyetiyle her insana, canlı cansız tüm mahlukata sevgi ve şefkatle muamele edelim. Birlik ve beraberliğimizi, toplumsal barış ve huzurumuzu zedeleyecek her türlü söz, tutum ve davranışla topyekûn mücadele edelim. Unutmayalım ki birlik, beraberlik ve kardeşliğimizi koruduğumuz müddetçe aşamayacağımız hiçbir engel, üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir sıkıntı yoktur. Uluslararası Hicri Takvim Birliği Kongresi yapıldı. (2016) Dünya Kıble günü (Güneş, Türkiye saati ile 12.18’de tam olarak Kâbe-i Şerif üzerinde bulunur.) Bu gönderiyi Instagram'da gör Diyanet Takvimi (@takvim.diyanet)'in paylaştığı bir gönderi

Namazların Edası ve Kazâsı

Namazların Edası ve Kazâsı Yüce Allah, kurtuluşa erecek olan müminlerin vasıflarını sayarken “Onlar ki, namazlarını kılmaya devam ederler.” (Mü’minûn, 23/9) buyurmaktadır. Böylelikle inananların, kendilerine belirli vakitlerde farz kılınan namazları vaktinde ve devamlı olarak kılmaya özen göstermeleri gerektiğine işaret etmektedir. Bir mümin için Rabbine karşı sorumluluklarını yerine getirmek, her türlü telaş, heves ve ilgiden önce gelir. O bilir ki vaktinde kılınan namaz Allah katında en güzel amellerdendir ve göz göre göre namazı terk etmek samimi müminlere yakışan bir tavır değildir. Bununla birlikte hata, eksik ve kusurdan tamamen arınması mümkün olmayan insanın, birtakım nedenlerden ötürü bazen namazını vaktinde eda edememesi bir gerçektir. Gösterdiği onca titizliğe rağmen unutmak, uyuyakalmak gibi elde olmayan sebeplerden dolayı herhangi bir namazı vaktinde kılamayan mümin, hemen onu kazâ eder. Zira her konuda olduğu gibi ibadet alanında da müminlere rehber olan Hz. Peygamber’in uygulaması bu şekildedir. Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri Yazarı Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın vefatı (1942) Greenwich saati ile 03.03’te içtima, 13.48’de Ru’yet olacak ve hilal ilk defa Asya Kıtası’nın ortasında görülecek. Bu gönderiyi Instagram'da gör Diyanet Takvimi (@takvim.diyanet)'in paylaştığı bir gönderi

Kehanet, Sihir ve Büyü: İnanç Zafiyeti

Kehanet, Sihir ve Büyü: İnanç Zafiyeti Kehanet, gökyüzündeki yıldızların hareketlerinden, çeşitli ve görünmeyen varlıklarla iletişime geçerek veya insanın fiziksel özelliklerinden yola çıkarak bilgi edinmedir. Bu işle uğraşanlara kâhin denir. İhtilafların çözümünden hastalıklara şifa bulmaya, felaketleri önlemekten rüya tabirine kadar pek çok konuda kendisine danışılan, geçmiş veya gelecekle ilgili bilgi veren kâhinler, batıl inançların en önde gelen kaynağıdır. Allah Resûlü, kâhinlerin yalan söyleyen insanlar olduğunu belirtmiş, kâhinlikle kazanılan paranın haram olduğunu bildirmiştir. İnsanları tesir altına almak, menfaat sağlamak, kötülük yapmak veya korunmak maksadıyla, göz bağcılık, şarlatanlık, hilekârlık tarzında ortaya konulan; hakkı batıl, batılı hak gösterdiği için semavi dinler tarafından yasaklanan şeylere ise “büyü/sihir” denilmiştir. Kâhinlikle, sihir ve büyü ile mücadele eden Peygamberimiz, kâhinlere giderek sözlerine inanmayı, şirke eş tuttuğu sihir ve büyü yapmayı/yaptırmayı kesin bir şekilde yasaklamıştır. Ahmed Cevdet Paşa’nın vefatı (1822-1895) Bu gönderiyi Instagram'da gör Diyanet Takvimi (@takvim.diyanet)'in paylaştığı bir gönderi

Yaratılış Mucizesinin Tekerrürü: Hz. İsa

Yaratılış Mucizesinin Tekerrürü: Hz. İsa Allah’ın Hz. Âdem’in yaratılışındaki mucizevi durumu tekerrür ettirmesiyle İsa (as), Hz. Meryem’den babasız olarak dünyaya geldi. Onun doğumunu öğrenen İsrailoğulları şaşkına dönüp annesi Hz. Meryem’i çirkin iftiralarla itham ettiler. Fakat Hz. İsa henüz beşikte iken konuşarak Yahudileri susturdu. Kendisine peygamberlik verildiğinde, bu durumu İsrailoğulları’na ilan etti, ancak onlar ısrarla bir mucize istediler. Allah’ın yardımı ile istedikleri mucizeleri onlara sunması da fayda etmedi. Ardından Hz. İsa irşad ve tebliğ işlerinde yardımcı olmak üzere on iki kişi seçti. Dini tahrif eden Yahudileri uyarmaya ve irşad etmeye başladı. Fakat bu durumdan rahatsız olanlar çirkin bir oyunla öldürmek için, her yerde Hz. İsa’yı aramaya başladılar. Seçtiği havarilerden biri kendisine ihanet ederek Hz. İsa’nın yerini söyledi. Ancak ihanetinin sonucu, Yüce Allah bu havariyi İsa’ya (as) benzeterek onun cezalandırılmasını sağladı. İsa’yı (as) da kendi katına yükselterek inkârcıların elinden kurtardı. Necip Fazıl Kısakürek’in vefatı (1983) Bu gönderiyi Instagram'da gör Diyanet Takvimi (@takvim.diyanet)'in paylaştığı bir gönderi

İslam’ın En Doğu Kapısı: Endonezya

İslam’ın En Doğu Kapısı: Endonezya Asırlar boyunca Asya’dan, Orta Doğu’dan ve Avrupa’dan tüccarların uğradığı Endonezya, Güneydoğu Asya’da bir takımadalar ülkesidir. Yer altı zenginlikleri ve doğal güzellikleri ile ön plana çıkan Endonezya toprak ve nüfus bakımından dünyanın en büyük İslam ülkesidir. Hicri birinci asırdan itibaren Müslüman deniz tüccarları vasıtasıyla İslam dini Endonezya topraklarında kök salmıştır. Sahabe ve tabiûn dönemlerinde Çin’in Kanton limanı bölgesinde yayılan İslam dini, Çin ile İslam dünyası arasındaki sık temaslar, özellikle Endonezya sularından geçen ticaret yolları bu bölgenin İslamlaşmasına katkı sağlamıştır. Endonezya takımadalarında İslamiyet gönüller fethedilerek, kardeşlik köprüleri kurularak yayılmıştır. Faslı seyyah İbn Battûta 1345 ve 1346 yıllarında Çin’e gidip gelirken Sumatra’dan geçmiş ve hükümdarın bir Müslüman olduğunu, halk içinde Arap ve Çin ırkından Müslümanlar bulunduğunu yazmıştır. Endonezya yüzyılları aşkın bir zamandır İslamiyet’in en doğu kapısı konumundadır. Bir Ayet: "Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister; nefsani arzularına uyanlar ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler." (Nisâ, 4/27) Bu gönderiyi Instagram'da gör Diyanet Takvimi (@takvim.diyanet)'in paylaştığı bir gönderi

❌