❌

Normal görünüm

Bugün alınanlar — 21 Ekim 2026

Teröristbaşı Gülen öleli 2 yıl oldu: Kestanepazarı'ndan Pensilvanya'ya uzanan 60 yıllık ihanet! Örgütün gücü kime kaldı?

Teröristbaşı Gülen öleli 2 yıl oldu: Kestanepazarı'ndan Pensilvanya'ya uzanan 60 yıllık ihanet! Örgütün gücü kime kaldı?
1960'lı yıllarda İzmir Kestanepazarı'nda başlayan yapılanmadan 15 Temmuz hain darbe girişimine uzanan süreçte FETÖ'nün devlet kurumlarına sızma girişimleri ve kumpas davaları mercek altına alındı....Devamı için tıklayınız

Karadeniz’deki güvensizlik hali en çok iki ülke arasında ikili ticareti vuruyor-2

Okay Deprem yazdı…

İlişkili Haber
thumbnail
Karadeniz’deki güvensizlik hali en çok iki ülke arasında ikili ticareti vuruyor-1
Haberi görüntüle

TÜRKİYE’NİN HIZLA BOŞALTTIĞI ALANI, HER KONUDA OLDUĞU GİBİ GENE SON SÜRAT ÇİN DOLDURUYOR

Krasnodarlı meyve-sebze tüccarlarıyla yürüttüğüm uzun diyalogda konu, süregelen ve değinilen tüm problemlerden dolayı azalan meyve-sebze arzına geliyor. Filistinli kökenli Rusyalı Mahmut, bilhassa son 3 ay zarfında Türkiye’den gelen yaş meyve ve sebzelerde arz düşüşünün tam yüzde ellilere değin ulaştığını bu yüzden süpermarket zincirleri bir tarafa (Magnit, Pyatiroçka gibileri az da olsa halen tedarik etmeye devam ediyorlarmış), toptancıların hızlıca ve giderayak Türk mallarından uzaklaştıklarını söylüyor. “Peki bu konjonktürde en ucuza mal edilen malların hangi ülke orijinli olduğunu” sorduğumda, genel yanıt beni hayretler içinde bırakmaya yetiyor: Çin! Geri kalan hemen her konuda yeryüzü liderliğine oynayan Çin artık yaş sebze meyvede de Rusya’nın ana tedarikçisi olmaya doğru emin adımlarla ilerliyor. Ayaküstü renkli diyaloğumuz devam ederken Mahmut çok ciddi ve bir o kadar da alarm verici bir öngörüde bulunuyor: “Durum böyle giderse” şayet diyor, en fazla 5-6 ay içerisinde, yani depolardaki son stokların da bitmesiyle Rusya’da Türk mallarının kalmayacağını, piyasadan bütünüyle silineceği uyarısında bulunuyor. 

EN KALİTELİ MEYVE-SEBZE TÜRKİYE’DEN GELİNEN NOKTADA EN ÇOĞU ÇİN’DEN, EN UCUZUYSA İRAN’DAN

Tam da yukarıdaki bağlamda, Çin’in Rusya’nın merkezi bölgelerine kadar gönderdiği malları, aradaki devasa uzaklığa rağmen nasıl olup da bu kadar ucuza mal ettiğinin sırlarını soruyorum: Bu konuda BRICS’in kolaylaştırıcı olduğu gerçeğini (gümrük vergilerinin çok daha az olması etmeni başta olmak üzere) kabul etmelerinin yanı sıra, daha somut olarak da, Çin mallarının Rus gümrüğünden çok daha hızlı ve “sorunsuz” geçtiği ile, genel olarak Rusya’nın Çin’e dönük çok daha yakın politikası olduğu realitesinin hakkını teslim ediyorlar. Dahası, Çin’in her geçen gün üretimi arttırdığından dem vuruyorlar hepsi de. Bütün bunları konuşadururken, Mahmut ara sualime istinaden, her şeye karşın en kaliteli malların Türkiye’den gelenler olduğunu ancak buna rağmen toplamda en ucuza mal edilenlerin ise İran malları olduğunu, ne var ki gerek kalite sorunundan gerekse de aynı anlama gelmek üzere, İran’da hala uluslararası nitelikte denetim ve sertifikasyon sisteminin oturmamasından ötürü süper market zincirlerinin onları neredeyse tercih etmediklerini kaydediyor. Öte yandan HAL’e yüklüce gelip dağıtılan meyvelerin halen ve her şeye rağmen az bir kısmı ve çeşidi Rusya’da yetişebiliyor. Bunlar arasında söz gelimi şeftali ve nektarinin Kırım ve Kuzey Kafkasya’da yetiştiğini söylerlerken, çileği sorduğum da ise seyrek ve tam olarak, yani tam olgunluk evresine kadar pek de yetişmediğini belirtiyorlar çalışanlar.

ARTIK ERMENİ MALLARI YOK, AZERBAYCAN MALLARI İSE TEST-LABORATUVAR VE SERTİFİKA ENGELİNE TAKILIYOR

Yukarıda aktarılan ve sektörün pek çok konu ve sorununa değindiğimiz sohbetimiz sürecinde TIR’cılara değil ancak buranın bazı toptan tüccarlarına bir de, toplam kar marjlarında bir düşüş olup olmadığı sorusunu yöneltiyorum. “Açıkçası pek de olmadığı” cevabını alıyorum. Çünkü Türkiye’nin boşalttığı alanı oldukça hızlı ve çoktan, adlarını andığımız ve anmadığımız bir dizi ülke doldurmuş bile. Bu esnada Azerbaycan ve Ermeni mallarının Rusya pazarında Türk mallarına ne ölçüde alternatif teşkil edip etmediğini de sormadan geçmiyorum. Rusya, Ermeni tarafından epeydir yaş meyve sebze almayı bıraktığı gerçeği değişmemiş ancak zaten bu ülkenin üretimi son derece kısıtlı ve devasa Rus pazarı açısından yetersizmiş. Azerbaycan’a gelirsek eğer, onda da kalite seviyesi bir tarafa, halen ve her şeye rağmen test-laboratuvar ve sertifika kriterleri uzak ara kâfi gelmediğinden üst düzey Rusya’nın gros ve hiper marketleri ilgili ülke mallarını çok da tercih etmiyorlarmış, dolayısıyla da her iki ülkenin malları daha ziyade sabit pazarlarda arz ediliyormuş.

DRONLARIN VURDUĞU TÜRK GEMİSİ 4 HAFTA DENİZDE KALIR VE SONRA RUS GÜMRÜĞÜNCE REDDEDİLİR

Krasnodar HAL’indeki görüşme ve kısa kısa söyleşilerim süredururken, Türk toptancı ve tüccarlarla Türkiyeli ünlü bir armatör firmanın tam da Karadeniz’deki mevcut olağanüstü asayiş bozukluğundan dolayı başına gelenleri konuşuyoruz. Bitmek bilmeyen dron saldırılarından söz konusu firmanın bir gemisi de nasibini alır ve tam 4 hafta boyunca açık denizde kalır, kolay kolay uzak bir yere hareket edemez. Gemi o sırada ağzına kadar meyve ve sebze yüklüdür ve haliyle ilgili malların çok mühim bir oranı bozulmaya – çürümeye başlar. Ardından gelen süreç bir o kadar daha trajiktir. Bu sefer de Rusya gümrüğü gemiyi limana yanaştırmaz ve gerisin geri o halde Türkiye’ye geri dönmek zorunda kalınır… Bu tatsız konuya da değindikten sonra depoların devamında ilerleyip bir başka kişi ile tanışıyorum. Bu sefer konuk olduğum kişi, HAL’in tecrübeli tüccarlarından birisi olan, Trabzonlu Çağlar Şahin. Biz yavaştan konuşmaya başlarken az sonra yanımıza Murat Yılmaz adlı bir başka Türk çalışan geliyor. Çağlar Bey, eskiden beri ağırlaşıp adeta kangrenleşen sorunlardan dolayı bir ara trenle bile ta Mersin’den kalkıp Rusya’nın Astrahan şehri üzerinden buralara kadar mal geldiğinden (yanlış hatırlamıyor ise 10 küsur sene öncesinde ve de nispeten kısa bir süre boyunca) söz açıyor. Ofislerine geçtikten sonra sohbet koyulaştıkça, olan biten karşısında Türkiye’nin resmi ve gayri resmi tepki ve “tepkisizliğini” soruyorum ona da. Ona kalırsa Türkiye NATO’dan dolayı ses çıkarmıyor… Devamında artık; biber, nar ve kuru incir gibi pek çok ürünlerinin geri döndüğünü, yani Rusya tarafından kabul edilmediğinden yakınıyor. Rusya Tarım Bakanlığı’nın çıkarttığı çeşitli türlerdeki zorluklardan ötürü ilgili kuruma yakın zamanda bir mektup bile yolladığını söylüyor Şahin. 

TÜRKİYE’NİN RESMİ MERCİ VE KURUMLARI İLGİSİZLER, YA YANITLAMIYOR YA DA DÖNÜŞ YAPMIYORLARMIŞ

Çağlar Bey’e, genel olarak işlerini soruyorum, son durumla bağlantılı olarak bozulup bozulmadığını merak ediyorum. Sezonun iyi geçip geçmediği, esas olarak ise bundan sonrasındaki muhtemel durumun ekim sonundan itibaren, yani kendi adlandırması ile sonbahar sezonunun tam anlamıyla başlamasıyla beraber belli olmaya başlayacağını belirtiyor. Gene de şu ana, yani bu röportajı yaptığım zamana değin işlerinin ciddi anlamda ve olumsuz olarak değişmediğine, karlarının çok da azalmadığına vurgu yapıyor. Bu da görüşlerini aldığım öncekilerin de bildirdiği üzere; alternatiflerin, seçeneklerin varlığı sayesinde… Akabinde, “Madem genel sorun ortak ve bundan Türkiye tarafında sayısız üretici, tüccar, nakliyeci, armatör, gemici, vs. etkileniyor haliyle, o halde azımsanmayacak sayıda bu kitle son aylarda farklı biçimlerde tepki veriyor mu, tepkisini ortaya koyup değişik şekillerde eylem yapıyorlar mı?” diye soruyorum… Aktardıklarına bakılırsa, her şeye karşın hatırı sayılır sayıda kişi, kurum ve kuruluş kendilerince şikayet mektupları kaleme alıp ilgililere iletmiş, ilgili resmi makamlara başvuruda bulunmuşlar, vs. Ancak malum, yine de sonuç değişmemiş… Çağlar Bey’e göre de Türkiye’nin ilgili kurum ve mercileri hemen hiçbir şey yapmıyorlar. Onun sözleriyle somut olarak ifade etmek gerekirse; ya dikkate almıyor ve cevaplamıyorlar ya da söz konusu şikâyet ve başvuruları işleme koymuyorlar, sürüncemeye bırakıyorlar, vs.        

‘MERSİN-ST. PETERSBURG’ ARASI ALTERNATİF DENİZ GÜZERGAHI İLE ABHAZYA LİMANI GİRİŞİMLERİ

 Bey’in ofisinde detaylı sohbetimizin sonlarına doğru gelirken, bir ara alternatif deniz güzergahı olarak Abhazya’dan bahsediyor. Bilindiği gibi ilgili ülke Rusya başta olmak üzere birkaç ülke ve cumhuriyet tarafından tanınmış olsa da, bu dünyanın geneli için halen geçerli değil, bu da haliyle başka potansiyel ve fiili problemleri yaratıyor. Bunun yanı sıra ise, ilgili bölgenin liman kapasite ve teknik niteliklerinin yetersizliği de ciddi problemler doğurabilirmiş. Yine de anlattıklarına göre, sektör dahilindeki bazı Türk işadamları bunun için uğraşıyorlarmış. Öte yandan, günümüz negatif konjonktürünün bir de “Mersin – Petersburg” gibi bir deniz güzergahına vesile olduğundan söz ediyor Çağlar Bey. Nitekim, ilgili istikametin 15 gün gibi aşırı uzun süresi ve haliyle epey masraflı olması, topu topu bir iki firmanın ve de en fazla bir iki kez bu yolu denemesine yetmiş de artmış bile…     

 

 

Dünden önceki gün alınanlar

Yapay zekanın verdiği yanıtlar ne kadar doğru? Halüsinasyon bilgi tehlikesi sanıldığı kadar masum değil

Yapay zekanın verdiği yanıtlar ne kadar doğru? Halüsinasyon bilgi tehlikesi sanıldığı kadar masum değil
Günümüzde 7'den 77'ye herkesin sıkça kullandığı yapay zeka, hızlı yanıtlama özelliğiyle rağbet görürken aslında her verdiği cevabın ne kadar doğru olduğu sorusu tartışılıyor. Gün içerisinde çok sayıda...Devamı için tıklayınız

Kolektif Batı bazı ülkelerin sporcularına karşı baskıyı sona erdirme niyetinde değil 

Okay Deprem yazdı…

Çok yakınlarda, tam olarak 31 Ekim’de Afrika tarihindeki ilk kıtasal Olimpiyatlar Senegal’de başlayacak. “IV. Yaz Gençlik Olimpiyat Oyunları”ndan bahsediyoruz. Buna rağmen açık internet kaynaklarında yaklaşan etkinliğe dair fazla bir haber ve yazı her nedense gözükmüyor. Nitekim Uluslararası Olimpiyat Komitesi’yle (IOC) bağlantılı ortam ve platformlarda bile söz konusu müsabakalara ilişkin hemen hemen doğru düzgün bir bilgi ve yoruma rastlanmıyor. Bu arada Rusya’nın milli takımı da dört yılı aşkın bir zaman sonra Senegal’in başkenti Dakar’daki Olimpiyatlar vesilesiyle ilk kez benzeri çapta uluslararası bir spor organizasyonunda ülkesinin bayrağını taşıyıp marşını dinletme imkanı bulacak. Bir yandan rahat bir nefes alıp küresel spor dünyasında “adaletin yerine geldiğini” söyleyebiliyoruz, ancak diğer yandan siyasi uzmanlar ve spor analistlerinin tümü aynı değil. Senegal’de Rusya takımı sadece 13 sporcu ve bir düzine de antrenör tarafından temsil edilecek. Benzer uluslararası spor etkinliklerine genellikle 400 – 500 arasında profesyonel sporcuyla katılagelen bir spor ülkesi için herşeye rağmen uzak ara yeterli bir sayı değil gibi gözüküyor. Bu sefer Rusyalı sporcuların sadece jimnastik, bisiklet, yüzme, dövüş sporları, eskrim ve binicilik sahalarında yarışmalara katılmaları bekleniyor. Senegal’in başşehrindeki müsabakalarda 25 spor dalında toplam 153 ödülün verilmesi bekleniyor.  

IOC BAŞKANI KİRSTY COVENTRY’NİN “TAVSİYE KARARI” DA GİDİŞATI TEMELDEN DEĞİŞTİREMEDİ

Spor federasyonlarını, siyasallaştırılmış yaptırımlarını kaldırmaya çağıran IOC Başkanı Kirsty Coventry’nin (bu arada kendisi de köken olarak Afrika’yı temsil ediyor) tavsiye ve uyarılarından sonra bile, milliyete dayalı kısıtlamalar adeta hiçbir şey olmamış gibi devam etti ve daha da sürüyor. Nitekim Anglo-Saksonların uzun yıllar yönetegeldikleri “Uluslararası Atletizm Federasyonu”, 2026’da Rusyalılara tek bir kota dahi ayırmadı. Önceki üç yaz boyunca gençlik turnuvalarında üst üste Rusya Federasyonu takımının resmi olmayan madalya sıralamasında kazanmak için mücadele etmiş olmasına rağmen… Örneğin 2010’da Singapur’da, 2014’te de Çin’in Nankin kentinde Rusya’nın takımı sadece Çin takımının arkasında kalmıştı. Ve 2018’de Buenos Aires’teki Gençlik Olimpiyatları’nda, altın olanlar dahil olmak üzere, en çok madalyayı toplayan takım olmuşlardı. Bu, Batılı spor yetkililerinin “ana rakiplerini” ortadan kaldırmak için mümkün olan her şeyi yapmaya iten temel neden değil de, başka ne olarak yorumlanabilir?!.. 

LORENZO PACİNİ: “ ‘BİREYSEL SORUMLULUK’ İLE ‘TOPLU CEZA’ ARASINDAKİ SINIRI AYIRT ETMEK ZORLAŞIYOR”

Yukarıda bahsedilen eylem ve yaklaşımları; spor bürokratlarının «sakıncalı” ülkeler üzerinde bir baskı aracına dönüştürme girişimi olarak gören İtalyan Belluno Üniversitesi’nde siyaset felsefesi ve jeopolitika alanında doçent olan Lorenzo Pacini geçenlerde kendisiyle yapılan bir röportajda konuyla alakalı bakın neler söylüyor: “Temel sorun, uluslararası sporun giderek siyasi mülahazalara tabi olmasıdır. IOC, sporcuların hükümetlerinin eylemleri nedeniyle cezalandırılmaması gerektiği ilkesine geri dönmeyi önerebilir, ancak bu ilkenin uygulanması tek tek uluslararası federasyonlara, ulusal Olimpiyat komitelerine ve de siyasi duruma bağlı. Bence böylesine bir kararsızlığın birkaç nedeni var. Her şeyden önce, birçok spor federasyonu siyasi baskılardan ve itibar kayıplarından korkuyor. Rusyalı sporcuların geri dönüşü hükümetlerden, sponsorlardan, ulusal federasyonlardan ve ilgili ülkelerin halklarının bir kısmından eleştiri alabilir. Bu nedenle, bazı spor kurumları açısından, yasal veya etik gerekçeler tartışmalı olsa bile, ‘sınırların korunması’ en az riskli adım gibi görünüyor. İkincisi, uluslararası federasyonlar kendi müsabakalarını düzenlemekte özerkliğe sahip olduklarından, IOC’nin tavsiye ve yönlendirmeleri federasyonların kurallarını ve kararlarını otomatik olarak iptal etmiş olmuyor. Bu nedenle de Olimpiyat Komitesi tek tip bir yaklaşım talep edebilir, ancak ortak bir karar empoze edemez… Üçüncüsü, tarafsız statüdeki sporcuların kabulü ile sportif hakların tamamen geri kazanılması arasında ayrım yapmak gerekiyor. Tarafsız statü, kabul için ek gereklilikler getirirken ulusal bayrağı, marşı ve milli sembolleri hariç tutar. Bu nedenle, sporcuların turnuvalara katılımı için federasyonun resmi rızasına bile, onları önemli ölçüde sınırlayan koşullar pekala eşlik edebilir. Bence bu durum temel bir çelişkiyi ortaya çıkarıyor. Spor kendisini siyasetin dışında evrensel bir kurum olarak konumlandırıyor, ancak yönetim organları jeopolitik ihtilafları yansıtan bir araca dönüşmüş oluyor. Bir sporcu kişisel davranışından ziyade milliyeti nedeniyle uzaklaştırıldığında, ‘bireysel sorumluluk’ ile ‘toplu ceza’ arasındaki sınırı ayırt etmek daha da zor hale geliyor…”

 

Türk’ün hibrit savaşı: Hatay

Ömer Faruk Çelik yazdı…

“Arap Baharı” adıyla anılan Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi sürecinde yoğun olarak karşımıza çıkan, ardından Rusya’nın da Ukrayna’da uygulamaya koyduğu Hibrit Savaş Konsepti; son çeyrek asrın modern savaş yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Suriye, Mısır, Libya ve Ukrayna başta olmak üzere birçok ülkede halk sokağa inmiş, toplumsal olaylar çıkmış, silahlı örgütler kurulmuştur. Kimi ülkelerin yöneticileri değişmiş, kimi ülkeler parçalanmış, kimi ülkelerde devlet otoritesi yok olmuştur.

Açık bir savaş ilanının olmadığı ancak hedef ülkeye yönelik birçok enstrümanın aynı anda ve tek merkezden yönetilmesiyle yapılan hibrit savaş özellikle Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesiyle de tam manasıyla doktrin olarak kabul edilmiş ve gerek ABD gerekse de NATO’da Rus hibrit savaşına yönelik önemler alınmaya başlanmıştır. Bu noktada Batılıların hibrit savaş konseptini Rusların saldırgan politikalarının doktriner kanıtı olarak göstermesi ve sadece Ruslar saldırıyor, Batılılar kendilerine koruyor gibi bir algının ortaya çıkması manidardır. Yukarıda belirtildiği gibi Ortadoğu’da birçok devlet bu yöntemin hedefi olmuştur.

Planlayıcı ülkenin hedef ülkede iç savaş çıkarmak ve hükümetleri devirmek, ülkeleri parçalamak ya da ilhak etmek için uyguladığı bu konseptin birçok adımı bulunmakta ve yıllar sürebilmektedir. Hedef ülkeye yönelik ekonomik, siyasi ve sosyal operasyonlar, toplumsal kutuplaşmanın sağlanması, sokak olaylarının çıkarılması, enformasyonun kontrol altına alınarak halkın yönlendirilmesi, siber operasyonların yapılması, ajanlar vasıtasıyla operatif faaliyetlere girişilmesi hibrit savaşın temel uygulamalarıdır. Temelde askerî bir doktrin olmasına karşın başta istihbarat teşkilatları olmak üzere ekonomistler, sosyologlar ve birçok uzman bu planda büyük görevler ifa etmektedir.

Bu noktada belirtilmelidir ki hibrit savaş konseptine bazı eleştiriler de gelmiştir. Yukarıda zikredilen uygulamaların tarih boyunca hep uygulandığı, yeni olan bir şeyin olmadığı en temel eleştiridir. Belki de bu konseptin kendisini bu kadar kabul ettirmesinin sebebi merkezi bir yapı tarafından bu kadar çok faaliyetin organize edilmesi ve sürekli artan teknoloji ve enformasyon yeteneklerinin ülkelerin kaderini artık bu denli değiştirebilmesidir.

Ancak tarihsel eleştirisinin belirli bir noktaya kadar haklılık payı olduğu da kesindir. Bir ülkeye savaş ilan etmeden o ülkeyi ekonomik, sosyal ve siyasal açıdan çökerterek ele geçirmek tarihte sadece bugün görülen bir hadise değildir. Bende bu noktadan hareketle özellikle bu konseptin Türkiye’nin komşularında bu kadar çok uygulanması ve Türkiye ile ilgili planları olan emperyalist güçler nedeniyle Türkiye’de bu konsepti tanıtmaya yarayacak bir tarihsel örnek bulmak istedim. Özellikle Rus hibrit savaş konsepti olarak ifade edilebilecek Gerasimov Doktrininin, hibrit savaşın sahadaki tüm adımlarını anlatması, bulacağım tarihsel örneğin kıyaslanabilirliğini sağlamıştır. Bu bağlamda yaptığım araştırmalardan elde ettiğim sonuçla Hatay Devleti’nin kurulması ve Türkiye’ye ilhakı, tam anlamıyla hibrit savaş konsepti için tarihsel bir örnek olarak karşımıza çıkmıştır. Elde ettiğim bulgularla yazdığım akademik makalemin yayınlandığını da belirtmek isterim.
Şimdi Atatürk önderliğinde yeni yeni ayakları üzerinde durmaya başlamış genç cumhuriyetin, dönemin büyük güçlerinden Fransa ile yaptığı ve hibrit mücadelenin, her alanda hasmını yene yene elde ettiği hibrit zaferi detaylandıracağız. Makalede belirtilen tüm yargıların akademik kaynaklar ve arşiv belgelerine dayandığını tekrar hatırlatmak isterim.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ KURULURKEN HATAY’IN DURUMU

Mondros Ateşkes Anlaşmasıyla işgallerine başlayan emperyal güçlerden Fransa, Maraş’a kadar işgale girişmiş ve o dönemki adıyla “İskenderun Sancağı” ismiyle İskenderun’da ayrı bir hükümet kurmuştur. İskenderun, Misak-ı Milli içerisinde yer almasına karşın güney illerinin kurtarılması karşılığında Fransa işgal bölgesinde kalmıştır. Ancak Atatürk, İskenderun’un Suriye merkez yönetiminden ayrı olan yerel hükümet vasfının kaybolmamasını, Türkçe’nin bu hükümette resmî dil olmasını ve burada yaşayan Türklerin kültürel varlıklarını koruyup geliştirmesine karışılmayacağını 1921 tarihli Ankara anlaşmasıyla imza altına almıştır. Bu imza, ileride yapılacak tüm faaliyetlerin hukuki zeminini teşkil etmiştir.

Anlaşmadan sonra Fransa tarafından Türklere ayrımcı tavır takınılmış ve anlaşmanın şartlarına riayet edilmemiştir. Bunun üzerine İskenderun Sancağında yaşayan birçok Türk Adana, Mersin ve İstanbul’a göç etmiştir. İleride Hatay Cumhurbaşkanı olacak olan Tayfur Sökmen’de bu göç edenler arasındadır.

Türkiye her ne kadar Fransa ile bu anlaşmayı yapmış olsa da İskenderun Türklerinin talebiyle konuyu Lozan görüşmelerinde tekrar açmıştır ancak Fransızlar ikna edilememiştir. Yine de bu durum Türkiye’nin Hatay’ın sınır dışında kalmasını kabullenemediğini göstermesi bakımından önemlidir.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULMASI VE HATAY İLE İLİŞKİLER

Türkiye Lozan’daki denemesi başarısız olduktan sonra Hatay ile ilişkisini kesmemiş ve Atatürk 1925 ve 1926 yıllarında bölgeye giderek ziyaretlerde bulunmuştur. Hataylılar ise sanki Türkiye toprağıymış gibi davranmış ve Türkiye’de uygulanmaya konan devrimleri kendi şehirlerinde uygulamaya başlamıştır. Örneğin Türkiye’de şapka inkılabı yapıldığında Hataylılar da fesi bırakıp şapkaya geçmiş, harf inkılabı yapıldığına Latin harflerini öğrenmek için eğitimler almaya çalışmışlardır. Ancak bu dönemin ardından Türkiye-Hatay ilişkilerinde birkaç yıl boyunca bir değişiklik meydana gelmemiştir. Yaklaşık 10 yıllık bir sürenin ardından 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanması ve Türkiye’nin boğazlardaki egemenliğini geri almasıyla genç cumhuriyetin uluslararası tüm krizleri bitme noktasına gelmiştir. Ancak tam bu nokta herkesten farklı olarak Atatürk sıranın Hatay meselesine geldiğini belirtmiş ve yeni bir süreci başlatmıştır.

Bu süreçte Suriye’de mandater ülke olan Fransızların Suriye’ye ve Lübnan’a bağımsızlık vermek istemesi Hatay sürecinde mücadelenin başladığı andır denebilir. Çünkü Fransızlar İskenderun Sancağını kaldırılarak Suriye Devleti’ne bağlamak istemiş, bu durum Türkiye ile Fransa arasındaki tüm ilişkileri bitirme noktasına getirmiştir. Türkiye Fransa’nın bu tutumunun 1921 Ankara Anlaşması’na aykırı olduğunu ve kabul etmeyeceğini ilan etmiştir. Milletler Cemiyetine başvurarak Suriye ve Lübnan’a verilen bağımsızlıkların İskenderun Sancağına da verilmesini istemiştir.

HİBRİT SAVAŞ BAŞLIYOR

Mandater rejimin bağımsız devletlere bölündüğü aşamada Türkiye ilk planda Hatay’ı doğrudan istemek yerine uluslararası dengeyi gözeterek Hatay’ın bağımsızlığını temel politika olarak belirlemiş, bağımsızlığın ardından çoğunluğunu Türklerin teşkil edeceği devletin Türkiye’ye ileride katılacağını öngörmüştür. Bundan dolayı bütün mücadele önce Hatay’ın bağımsız devlet olması üzerine kurgulanmıştır. Bağımsız Hatay Devleti’nin kurulabilmesi karşılığında Fransızlara Hatay-Suriye-Lübnan konfederasyonunun kabul edebileceğini bile bildirmiştir. Ancak bu teklif Fransızlarca kabul görmemiştir.

Atatürk bizzat Tayfur Sökmen’i çağırıp “Sökmen bugünden itibaren davaya resmen el konuldu. Antakya-İskenderun havalisinin ismi bundan böyle Hatay’dır. Cemiyetinizin adını “Hatay Egemenlik Cemiyeti” olarak değiştirin ve faaliyetinizi bu isim altında yürütün. Gazamız mübarek olsun, Allah utandırmasın ve muvaffak etsin.” demiş, Hibrit Savaşı doğrudan yöneteceğini bildirmiştir. Hemen ardından dönemin İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Dış İşleri Genel Sekreteri, dönemin Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanı, Emniyet Genel Müdürü, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri’nden oluşan merkezi bir yapı kurmuştur. Bu merkezin Hatay’daki temsilcisi ise Tayfur Sökmendir. Kurulan bu merkez Hatay meselesini doğrudan yönetecektir. Modern hibrit savaş konseptinin en belirgin özelliği olan merkezi idarenin, konseptten yaklaşık bir asır önce Türk Hibrit Savaşı’nda da görülmesi önemlidir.

Bunun ardından Atatürk ilk faaliyet olarak bölgenin asıl sakinlerinin Türkler olduğunu ve binlerce yıldır orada yaşadıklarını gösterebilmek için bundan sonra bölgeye “Hatay” deneceğini o dönemki Türk tarih teziyle açıklamıştır. Bu adım bölgenin Suriye’den sosyolojik olarak koparılması için adılmış bir psikolojik harp adımıdır. Yine bu adım ileride kurulacak devletin Türkiye ile birleşmesinin sosyolojik zeminini oluşturacaktır. Türkiye’deki kamuoyunun yönlendirilmesi için gazetelerde Hatay haberleri yapılmaya başlanmıştır. Hatay toplumunun tavrının Türkiye’den yana olması da yapılan faaliyetlerin hızla karşılık bulmasına ve Hibrit Savaş’ın temeli olan toplumsal kutuplaşma ve kamplaşmanın yaratılmadan doğrudan diğer faaliyetlere geçilmesine olanak sağlamıştır. Ancak yine de Hatay’da Halk evleri açılmış, Halk Partisi kurulmuş, Hatay Egemenlik Cemiyeti her vilayette şubeleşmiş ve toplumun bölünmesi ve kontrolden çıkması olasılığı en aza indirilmiştir.

Ardından Türk istihbaratının sahaya indiği görülmektedir. İlk etapta olası sıcak çatışma riskine binaen Fransızların Hatay’daki askerî gücü tespit edilmek istenmiştir. Arşiv belgelerinde Sancakta yer alan tüm Fransız birlikleri sahip oldukları silah, teçhizat vb. ile subay sayısından, erbaşların hangi sömürgeden kaç adet getirildiğine kadar teker teker tespit edilmiş ve bulundukları yerlere göre tasniflenerek tam kapsamlı rapor olarak Ankara’ya iletilmiştir.

Bir yandan sahaya yerleşen Türkiye, diğer yandan da uluslararası baskısına devam etmiştir. Türkiye’nin yoğun faaliyetleri sonucu Fransa konunun Milletler Cemiyeti’ne götürülmesini kabul etmiştir. Milletler Cemiyeti’nin bölgeye bir gözlemci heyeti göndererek Sancak bölgesinin geleceğine dair bir tasarı hazırlamaya karar vermesi ise Fransızları endişelendirmiş ve Suriye ile Lübnan’a vereceği bağımsızlığı ertelediğini duyurmuştur. Fransızların İskenderun’unun kontrolünü kaybetme ihtimalini görüp süreci tıkamaya ve İskenderun’daki Türklere zulmetmeye başlaması Türkiye’nin büyük tepkisini çekmiş ve Atatürk hasta olmasına rağmen güney illerini teftişe çıkmış ve askeri birlikleri kontrol etmiştir. Bu faaliyet İngiliz ve Fransız basınında şaşkınlık ve büyük yankı bulmuştur. Yine bu sırada Milletler Cemiyeti’nde Türkiye’nin tezini desteklemeleri için Sovyetler Birliği ve İran’la iletişime geçilmiştir. Diplomatik savaş ve hasma karşı uluslararası baskı oluşturma adımları çok net bir şekilde uygulanmıştır.

Türkiye bir yandan Milletler Cemiyeti’nin vereceği olumsuz karara karşılık askerî hazırlık yapmakta, diğer yanda ise bağımsızlık kararı verilirse oluşacak devletin hazırlıklarını yapmaya başlamıştır. Hatay Anayasası’nın yazılması için komisyon kurulmuştur. Bu süreçte Fransızlar Aleviler ile Türklerin arasını açmak için faaliyetlere girişmiş, İskenderun’daki Ermeni ve Çerkezleri silahlandırmış, Türklerin bölgeyi terk etmesi için bu silahları çetelerle saldırılara girişmiştir. Türk istihbaratı bölgede alan hakimiyetini daha önce sağladığından yapılan tüm faaliyetler tespit edilmiş ve müdahale edilmiştir.

Bu noktada uluslararası camiada yaşanan olaylar Fransa’nın tavırlarında bir yumuşamaya sebebiyet vermiştir. Almanların Çekoslovakya’yı, İtalyanların ise Arnavutluk’u işgali, yeni bir dünya savaşının yaklaşmakta olduğunu hissettirmiştir. Bu nedenle Fransızlar özerk bir Hatay idaresinin kurulmasına razı olmuştur. Türkiye’de ise bir yandan sınırda tatbikat yapılmakta, bir yandan tüm ülke sokaklara çağırılmakta ve milyonlarca vatandaşın katıldığı mitingler yapılmaktadır. Öte yandan Atatürk’ün emriyle Hatay’ın bir iki günde ele geçirileceği, hatta bu kuvvetlerin tüm Suriye’yi ele geçirebileceğine dair köşe yazıları gazetelerde yayınlanmaktadır. Bunlara ilaveten “Hatay’da Türklere yapılan Mezalim” isimli bir propaganda broşürü hazırlanmış ve özellikle Ortadoğu ülkelerine dağıtılmıştır. Arşiv belgelerinde bu broşürün Türkçe ve Arapça basılarak ve Mısır, Irak, Filistin, Hicaz ve Suriye’ye ulaştırılmaya çalışıldığı görülmüştür.

Milletler Cemiyeti’nin gönderdiği heyet, içişlerinde tamamen bağımsız, askeri olmayan ancak 1500 jandarması olabilecek, resmi dili Türkçe olan, dış işlerinde ise kısmen Suriye’ye bağlı ayrı bir varlık olarak Hatay Devleti’ni tanımlamıştır. Yapılan hibrit savaş ilk başarısını kazanmış ve Hatay’ın bağımsız devlet yapısının temeli atılmıştır. Ancak Fransızlar, Türk çoğunluğun yönetimi ele alarak bir Türk devletinin kurulmasını engellemek adına toplumsal karışıklıklar çıkarmış, asılan Hatay Devleti bayrağını tanımadıklarını bildirmiştir. Türkiye ise Fransızların bu tutumunun ardından Fransa ile yapılan anlaşmaları tek taraflı feshettiğini duyurmuştur. İlişkiler tekrar durma noktasına getirilmiştir.

Hatay anayasasına göre etnik ve dini cemaatlerin üye sayısına binaen milletvekili sayısı belirlenmektedir. Fransızlar bu nedenle Türklerin bölgeden göç etmesi için Arapları ayaklandırmış, Ermeni ve Hristiyan çeteler kurarak Türklere saldırtma stratejisini devam ettirmiş ve çevre vilayetlerden çeteler toplayarak Hatay’a göndermiştir. Atatürk ise bu gelişmeler karşısında Fransa büyükelçisini çağırarak “Şayet binde bir ihtimal bile varsa Cumhurreisliği’nden ayrılıp Hatay’a geçeceğim, orada mücadeleye devam edeceğim!” demiştir.

Atatürk ilerleyen hastalığına rağmen Mersin ve Adana’ya giderek askerî törenler düzenletmiş ve sınıra 30 bin kişilik ordu konuşlandırılmıştır. “Ecnebi sefirlere deyiniz ki Atatürk Mersin’dedir ve Hatay meselesi halledilene kadar Mersin’de kalacaktır.” demiş Türkiye’nin ne olursa olsun taviz vermeyeceğini tekrar göstermiştir. Türkiye’nin askerî müdahaleye hazırlanmasına binaen Fransa kışkırtıcı faaliyetlerini geçici olarak durdurmuş ve Türk ve Fransız askerlerinin ortak gözetiminde seçimlerin yapılmasını kabul etmiştir.

Fransa seçimlerde Türklerin oylarının bölünmesi için “Müslüman” partisi kurdurmuş, Alevilere ayrı bir millet oldukları propagandasını yapmıştır. Yine aynı dönemde Fransızların Dersim isyanına silah ve mühimmat gönderdiği görülmektedir. Fransızların Türkiye’nin dikkatini ülke içine çekmek için Dersim isyanını desteklemeleri Türk istihbaratı tarafından tespit edilmiş ve belgelendirilmiştir. Türkiye ise seçimler için özel bir komisyon kurmuş, Hatay Halk Partisi ve Halk Evleri ile karşı propagandaya geçmiş ve Alevilerle bir kısım Araplar kazanılıp bunların Türk seçmen listelerine yazılmaları sağlanmıştır. Sadece bununla yetinilmemiş Türkiye’de yaşayan Sancak doğumluların Sancak’a gönderilmesi sağlanmış ve seçimler garanti altına alınmaya çalışılmıştır.

Fransa, Türkiye’nin Aleviler ve Müslümanlara yönelik propaganda faaliyetlerine karşı koyamamış ve Hatay halkının çoğu kendisinin Türk olduğunu seçmen kayıtlarında ifade etmiştir. Bundan dolayı Türk listesi 40 milletvekilinin 22’sini alarak çoğunluğu elde etmiştir. Hatay Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen, Hatay Meclis Başkanı ise Abdülgani Türkmen olmuştur. Devlet kurulur kurulmaz Türkiye’nin hazırladığı anayasa kabul edilmiş ve Türkiye’de yürürlükte olan kanunlar aynen kabul edilmiştir. İstiklal Marşı, Hatay’ın da milli marşı olarak kabul edilmiştir. Türkiye ile kanunsal entegrasyon için Dışişleri bünyesinde komisyon kurulmuştur. Öyle ki meclisin yasama ve tatil dönemleri bile aynı yapılarak tam entegrasyon yoluna gidilmiştir.

Türkiye yeni kurulan devleti kontrol altına alabilmek için Anayasada belirtilen 1500 kişilik jandarmayı doğrudan Türkiye’den göndermiştir. Sadece jandarma değil, özellikle Hatay doğumlular öncelikli olmak üzere devlet memurları, zabıtalar, müfettişler, gümrük memurlar ve uzmanlar göndermiştir. Bu kişilerin maaşları doğrudan Türkiye tarafından ödenmiş, kıdem haklarının aynen devam ettiği, geride kalan ailelerine devletin yardım ettiği de arşiv belgelerinde görülmüştür. Bu toplumsal operasyon neticesinde tam olarak kaç kişinin Hatay’a gönderildiği bilinmemekle beraber Paris’te yayın yapan bir Ermeni gazetesinde 3 ila 7 bin arasında kişinin gönderildiği tahminini paylaşmıştır. Bu göçler sayesinde devlet kadroları tamamen Türkiye kontrolüne alınmıştır.
Türkiye’nin Hatay Devleti’nde kontrolü ele aldığını fark eden Fransızlar, Hatay’daki nüfuzunu kaybetmek istememiş ve kurulan devletin her faaliyetine zorluk çıkarmaya devam etmişlerdir. Gümrük teşkilatı kurulmasını manda yönetimine düşmanlık olarak tanımlamış, ekonomik kriz çıkması için İskenderun limanını kapatmış, Fransa’ya ihraç edilen malları almaktan vazgeçmiştir. Un ve buğday girişini engellemiş, Suriye gümrüklerini kapattırmış ve Hatay’da ekonomik sebepli iç karışıklık çıkarmaya çalışmıştır. Hatay’daki Ermeni, Kürt ve Arapları bir araya getirip silahlandırmayı ve hükümete isyan etmelerini sağlamaya çalışmıştır. Türk istihbaratı ise tüm bu faaliyetleri çoktan izlemeye almış ve gerekli müdahaleleri yapmaya başlamıştır. Fransızların tüm bu girişimlerine rağmen başarıya ulaşamamalarının sebebi Türk istihbaratının sürece tamamen hâkim olmasından kaynaklanmaktadır.

Fransızların çıkarmaya çalıştıkları ekonomik kriz ise beklenenin aksine Hatay ile Türkiye’nin entegrasyon sürecini hızlandırmıştır. Yaşanan ekonomik savaşta Hatay, Türkiye ile arasındaki gümrüğü kaldırarak cevap vermiştir. Gerekli mallar doğrudan Türkiye’den gönderilmiştir. Hemen Türk Lirası’nın Hatay’da kullanılması, gümrük muhafaza için subay ve deniz motoru gönderilmesi, Hatay ve Türkiye arasında PTT faaliyetlerinin yurtiçi tarifesi üzerinden gerçekleştirilmesi, sınırda yalnızca kimlik belgesi ile geçişin sağlanması ve Hatay’a T.C. Merkez Bankası şubesinin açılmasını kararlaştırmıştır. Hatay gümrüğünü yönetmek üzere Gümrük ve Tekel Bakanlığı personellerinden bir heyet Hatay’a gönderilmiştir. Bu süreç Türkiye’nin belki de yıllar sonra uygulayabileceği bir hamleyken, Fransa’nın müdahalesi ile hemen uygulanmış ve Hatay’ın Türkiye’nin tam kontrolüne girmesiyle sonuçlanmıştır.

Türkiye bir yandan Fransızların bu faaliyetleriyle uğraşırken bir yandan da ilhak sürecinin başarılı bir şekilde ilerlemesi durumunda ne olacağına dair hazırlıklara bile başlamıştır. Başbakan’ın emri üzerine yapılan çalışmada, Hatay’ın anavatana katılması durumunda Hatay’ın nüfus itibariyle TBMM’de 7 milletvekili çıkarabileceği tespit edilmiştir. Antakya başkonsolosu Fethi Denli’nin Hatay valisi olması, Hatay davasında çalışmış olanlara “İstiklal Madalyası” verilmesi gibi hususlar kararlaştırılmıştır. Hatay’a girecek askerî birliklerin hazırlanması da başlayan diğer bir hazırlıktır.

Bu hamlenin ardından ise Türkiye artık defacto olarak ilhak manasına gelebilecek hamleler yapmaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin dini ve milli bayramları aynen kabul edilerek, 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim ve dini bayramlar, Hatay meclisince kabul edilmiştir. Türkiye ise Hatay Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen’i Antalya’dan, Hatay Meclis Başkanı Abdurrahman Melek’i ise Gaziantep’ten milletvekili seçtirerek TBMM’ye sokmuş ve Hatay’ın kendi parçası olduğunu gayri resmî olarak ilan etmiştir denebilir. Bu isimler hem Hatay’daki kendi görevlerini yürütmüş hem de TBMM’ye gelerek Hatay hakkında bildirimlerde bulunmuşlardır. Tüm bu faaliyetler sonucu Fransızlar Hatay’ı tamamen kaybettiğini anlamış ve ilhakı tanımak zorunda kalmışlardır.
Türkiye bir bölgede iç savaş çıkarıp ele geçirmekten ziyade, Türk olsun ya da olmasın gönlü Türkiye ile atan bütün bir toplumu kucaklayarak bir hibrit savaş yürütmüştür. Yapılan tüm faaliyetlerin tek bir merkezden yönetilmesi, ekonomik savaş, diplomatik savaş, istihbarat teşkilatlarının kullanımı, sosyal ve psikolojik operasyonlar ile toplum mühendisliği gibi neredeyse tüm hibrit savaş enstrümanları kullanılmıştır. Önce bağımsızlık kazanılmış, ardından devlet ele geçirilmiş ve en son ilhak edilmiştir.

Büyük bir iç isyan ve emperyal güçle dış savaş tehlikesine rağmen plandan vazgeçilmemesi, hasmın da hibrit savaş yöntemlerine başvurması, süreci planlayan ve uzun bir dönem doğrudan yöneten ulu önder Atatürk’ün hayatını kaybetmesi gibi handikaplara rağmen Türkiye Hatay konusunda literatüre geçecek nitelikte bir başarı sergilemiştir. Modern savaş yöntemi olarak görülen bir konseptin neredeyse aynısını yaklaşık bir asır önce tüm imkansızlıklara rağmen uygulamıştır. Özellikle bu denli başarılı olabilmesinin hiç incelenmemesi asıl tartışılması gerekendir.
Dönemin önde gelen emperyalist bir gücüne karşı yeni yeni ayakları üzerinde durmaya çalışan bu genç cumhuriyetin gösterdiği kararlılık ve başarının, içimizdeki cevherin halen var olduğuna dair umudumuzu tekrar bizlere hatırlatması tek temennimdir. Unutulmasın ki “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”

NOT: Makalede belirtilen tüm bilgi ve yargılar, elde edilen veriler ve incelenen arşiv belgelerine dayanmaktadır. Kaynakları incelemek için “Hatay’ın Türkiye’ye İlhakının Gerasimov Doktrini Bağlamında İncelenmesi” isimli akademik makaleme bakılabilir.

Pazar sıkıntısı

Özsevi Eröz yazdı…

Ankara’nın efsane Yüksel-Karanfil-Engürü tayfasından bir arkadaşımla küçük bir konuşmamız oldu. “Hatırlıyor musun?” diye sorduk birbirimize, “Pazar günü sıkıntısını?”

Artık kesintisiz her şeyi takip ettiğimiz, her gün önümüze listelerle gelen “Bunu beğendiyseniz bunu da izlemelisiniz” ya da “Bu ürüne bakanlar bunları da incelediler” gibi önerilerin olmadığı; mahallede, sokakta, şehrin uygun bir alanında insanların anlattıkları hikâyelerinden, ses tonlarından, hava durumuna göre bile değişebildiğini sezinlediğiniz ruh hâllerinden onlarla iletişime girebildiğimiz zamanlar…

Vaktinden çok önce yaşlanmış başka bir talihsiz kuşak gibi, aradan otuz yılı aşkın zaman geçtikten sonra, “Tek bir günde bile afakanlar basıyordu o zamanlar. Şimdi çıksak da kiminle konuşacağız? Sokaklar öldü” diye konuşmuştuk. Oysa artık sokaklar hiç olmadığı kadar kalabalıktı; insanların gidecekleri yerler, satın alabilecekleri şeyler, katılabilecekleri etkinlikler çoğalmıştı. Yıllar önce bir pazar öğleden sonrasını dolduramayan hayat, artık kendisine ayrılan zamanı oburca tüketiyor, ne doyuyor ne de hazmedebiliyordu.

O eski pazar günlerini hatırlayınca, bu iştahın ne zaman açıldığını, önümüze konulanlarla birlikte neleri yuttuğumuzu da düşünmeden edemiyor insan.

AVM’ler yok, belli caddeler var, bu caddelerde pazar günleri kapalı olan seyrek mağazalar var. Sushi’yi geçtik ton balığı, Kolombiya kahvesi, kakule, yeşil çay duyulmuş; nargileciler, Simit Cafe’ler, bakery’ler, beş kişinin doyabileceği iki kişilik serpme kahvaltılar henüz icat olmuş değil… Yılların esnafı, belki bir ya da iki dönerci ve pideci, bir de Çiçek Lokantası harici “restaurant” bulunmayan, okullarda hafta sonu spor kursu kavramının bilinmediği zamanlar… En popüler yerlerin isimleri, kışları ayazdan sığınıldığında içleri gibi sıcak: çayevi, biraevi, kitapevi.

Arkadaşımla ben ikimiz de ‘sokak’tanız, Yüksel’deniz. Bunun anlamı, kimsenin birbirinin soyadını, nerede oturduğunu, babasının işini bilmeden, neredeyse haftanın her günü bir-iki saat bile olsa sokaktakiler arasında bulunmak. Birbirine hiç benzemeyen insanlar, bir araya gelmek için herhangi bir gerekçe aramadan aynı yerde bulunabiliyorlardı. Şehrin insanları henüz müşterileri oldukları yerlere göre ayrılmamışlardı. Metalcisi, pavyon çalışanı, anarşisti, dini bütünü, şairi, nevrozlusu, öğrencisi, gay’i… her çeşit insanı olan kalabalık bir topluluk. Birkaç yıl boyunca gittiğinde her biriyle birçok sohbet ettiğin için insan ansiklopedisi hâline gelen bir ortam. Pazar günü hariç.

‘Pazar sıkıntısı’ belki de kimimizin nemli yeşil ormanların içindeki köylerden, kimimizin kışları ılık ve yağışlı deniz kenarından geldiğimiz bozkır başkentte, eksi on beş derecede donduran ayazda uzun süre ‘aynı şarkılar’ı duyacağımızı anlamanın sıkıntısı.

Bütün hafta memuriyete ya da okula gitme zorunluluğuna çiviyi çakan, sonra da seni pazar günleri evde Tele Kutu izlemeye zorlayan, -Allah rahmet eylesin Cenk Koray’ı da sevdiren- Tele Kutu cıngıl sesi. Akşamları “Parliament Sinema Kuşağı” ve “Alacakaranlık Kuşağı” programının sesi. Kuşaktan kuşağa gezinen bir alacakaranlık.  “Başınızı emme basma tulumba gibi sallamayacaksınız”; “Evet-Hayır” yarışması. Ne evet ne de hayır diyemeyen yarışmacılar. Dedikleri: “Olabilir”. Şimdilerde ellilerime geldiğim ve kendim seçerek dinlemediğim halde tüm sanat müziği şarkılarını bilmeme sebep olan ‘sanat musikisi’ programları: “Kaderimde hep güzeli aradım / İçimdeki sazlar başka, söz başka” psikolojisi…

Pazartesi sendromunu hiç duymamış bizler için pazartesi, salı, çarşamba, perşembe ve cumanın toplamı, komple sendromlu bir gün: PAZAR! Yokluk içinde yok yere seni önündeki haftaya itekleyen, aynı zamanda milli bir temizlik; bir çamaşır yıkama, ütüleme ve banyo yapma günü. Ev içinde aile olmanın yılda elli iki kez kutsandığı kutsal gün!

Pazar günü sıkıntısı, nasıl anlatsam, hani bazen başınıza kötü bir şey gelecekmiş gibi hissedersiniz ya? Öyle bir şey. Aslında başınıza kötü bir şey gelmiştir, anne babanız, size bakanlar hiç bahsini etmemişlerdir.

Çok gerilerde, neredeyse bebek çocukluğunuzdan hayal meyal sokağa çıkma yasakları, polisin, jandarmanın yolda kimlik sorması, “Şiiişştt”ler, “Suuus”lar, beyaz güvercinler, siyah beyaz tek kanallı televizyonda üniformalı yaşlı bir adam konuşurken evdeki küfürler, annenizin “Çocuk duyuyor” ikazları, bütün bir şehrin üzerinde rakı kokusu…

Bütün bunların üzerinden yıllar geçmiş, üniformalı adamlar televizyon ekranlarından çekilmiş, yasakların bir kısmı kalkmış, sokaklar yeniden kalabalıklaşmış ama insanın içine yerleşen o açıklanamaz sıkıntı kendisine başka günler, başka gerekçeler bulmuştur. Bir ülkenin siyasal hayatında yaşananların, onları yaşamış insanların hafızasından silinmesi de kendi kendine gerçekleşecek bir iş değildir. Üstelik çocukluğunuzda maruz kaldığınız baskıyı açıklayacak bir sözcük bile bilmiyorken, ileride ondan kurtulduğunuzu nasıl anlayacaksınızdır?

Bastırılan çocuk aklınızla bastırılmışlığı anlayabildiğiniz, bütün bunların Rock Hudson-Doris Day filmleriyle geçiştirildiği yılların ardından dünyaca meşhur hamburgercilerde ekmek arası peynirli köfte yemeye, Ankara Tunalı’da ilk kez açılan Amerikan kot markası mağazasında sokaklara taşan sıralarda beklemeye başlamışsınızdır. Sokaklarda kimlik soranlar, evlerde sesini alçaltanlar, konuşulmasından korkulan şeyler henüz hafızalardan silinmemişken önünüze bambaşka bir hayatın kapıları açılmıştır. Dünya ile tanışacak, dünyayı giyecek, dünyayı yiyecek, dünya ile aynı şeyleri isteyeceksinizdir. Yıllarca neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceğinizi öğrenerek büyümüşken artık neyi satın alıp alamayacağınızı öğrenmeye başlayacaksınızdır. Mağazaların vitrinleri, yeni markalar, yeni alışkanlıklar, erişebildiğiniz ve henüz erişemediğiniz bütün o şeyler hayatınızda giderek daha büyük bir yer kaplayacaktır.

Bir yanda örgütlenmenin, bir araya gelmenin, itiraz etmenin, hatta bazı şeyleri yüksek sesle konuşmanın bile uzun yıllar korkuyla hatırlandığı bir toplumsal hayat, öte yanda dünyanın bütün nimetlerine kavuşacağımızın vaat edildiği bir ekonomik düzen. İnsanların hayatlarında birbiri ardına yeni seçenekler beliriyor, yeni ihtiyaçlar üretiliyor, dün adını bile bilmediğiniz şeyler bugün sahip olmanız gerekenlerin arasına giriyordu. Bütün bu yenilikler, geride bırakılan yılların hesabını görmeyi, insanların birbirleriyle ve toplumla kurduğu ilişkilerdeki tahribatı onarmayı gerektirmiyordu. Alışverişin, eğlencenin, yeni hayat tarzlarının kendilerine mahsus bir telaşı vardı; olup bitenlerin üzerinde durmaya pek vakit bırakmayan bir telaş.

Üstelik bunun için kimsenin sizi zorlamasına da gerek yoktu. Televizyonda gördüğünüz, vitrinde beğendiğiniz, komşunuzda, arkadaşınızda karşılaştığınız her yenilik, çok geçmeden kendi hayatınızdaki eksikliklerden biri hâline geliyordu.

Sonraları çocuklarınız olduğunda “Bugün de böyle geçsin,” diye yeni kafeler, yeni mağazalar, yeni AVM’ler… Her şeyin bir yenisi, her yeninin bir başka yenisi… Bir zamanlar sokaklarda yan yana gelmeleri bile sakıncalı görülen insanların çocukları, artık birlikte vakit geçirmek için para harcayabilecekleri yerler aramaya başladılar. Evden çıkmak, bir yerlere gitmek, insanlarla karşılaşmak giderek satın alınabilir bir faaliyete dönüşmüştü.

Hep böyle boş geçiştirmeler, artık kimsenin sıkılmasına izin vermemeler…

Bir zamanlar insan ne yapacağını bilemediği için sıkılıyordu. Şimdi ne yapması gerektiğini söyleyenlerin çokluğundan kendisine sıra gelmiyor. İzleyeceği filmi, okuyacağı kitabı, gideceği lokantayı, yiyeceği yemeği, hatta kendisini nasıl geliştireceğini bile başkalarından öğreniyor. Can sıkıntısı neredeyse giderilmesi gereken bir kusur, boş vakit ise derhal değerlendirilmesi gereken bir kaynak sayılıyor. İnsanın hiçbir şey yapmadan geçirdiği bir öğleden sonrası bile artık kendi hâline bırakılmıyor; mutlaka bir faydaya, bir deneyime, bir kişisel gelişim faaliyetine dönüştürülmesi gerekiyor.

Şimdi artık otuz yıl öncesine göre müzikte bile ne doksan ne yüz kırk civarı BPM’ler olmalı. Standart olmalı, herkes her şeyi severek, isteyerek, iştahla yapmalı. Yeni yeni hobiler edinmeli, derin dondurucumuzu doldurmalı, kahve alırken Grande’yi bilmeli ve ah şu yumurtalı karnabahara da “Keto Buffalo Cauliflower Bites” diyebilmeliyiz! Eğlenmeli, gezmeli, tüketmeli, mümkünse bütün bunları başkalarına göstermeli, başka insanların ne yaptığından haberdar olmalı, her yalnızlığımıza yeni bir alışveriş imkânı yetiştirmeliyiz. Yeter ki bir an olsun kendi hayatımızın üzerinde düşünmeye kalkışmayalım.

Sazlar başka, söz başkayken en makulü “olabilir” demek miydi? Olup bitenleri görmezden gelmenin, nihayetinde hiçbir şeye şaşırmamanın makbul insan olmanın şartlarından sayıldığı yıllarda, memleketin başına gelen her felakete biraz daha alışmış, her seferinde biraz daha susmuş, sonunda kendi hayatımıza bile seyirci kalacak kadar uslanmış mıydık?

Arkadaşımla bütün bunları konuşmadan ayrılmıştık o gün. Annelerimizin bize söylediği, “Sıkı can iyidir, çıkmaz” diye bilinen bayat espriyi de yine buluşup, “Hangi kuşlar gelmiş, hangi ağaçlar çiçeklenmiş?” diye gezineceğimiz güne sakladık.

Adele biraz kilo vermiş

Av. Göksel Kırar yazdı…

Hayatımıza genç yaşında o gür sesiyle girmişti Adele. Hepimizde, hayatı müzikten ibaret bir genç kız izlenimi bırakmıştı; biraz kiloluydu ve “show” dünyasında göze hitap edecek pek bir tarafı yok gibiydi. (Güzellik algısını kuşaklar boyunca kafamıza zerk eden koca bir endüstri varken, başka türlü olması mümkün müydü?)

Bu “kadife” sesli yetenekli kadın, azmederek “fazla kilolarından” kurtulmuş. Son birkaç yıldır medyada gördüğümüz durum bu.

(Aylardan şubat. Serseri bir yağmur geceden beri durmuyor. Üçyol’da sabah trafiği ağır ağır akarken radyodan bir ses geliyor. Amy Winehouse…Müthiş bir vokal. İzmir trafiğinde yağmur sürerken, az önce duyduğum ses güneş açtırmaya yetmişti. Adele’den söz edip de Amy Winehouse’u anmadan geçmek olmazdı.)

Adele biraz kiloluydu, şimdi fit.

Her şeyin birazı olabilir elbette. 

Mesela bugün biraz yorgun olabilirsiniz, biraz sinirli ya da biraz neşeli; biraz kıskanç, biraz varlıklı, biraz borçlu, biraz kibirli, biraz müşkülpesent, biraz tembel, biraz paragöz, biraz hayalperest olabilirsiniz. Biraz duygusal, biraz acımasız, biraz cimri, biraz korkak, biraz ayran gönüllü; biraz temkinli, biraz umursamaz, biraz unutkan, hatta biraz intikam şehvetine kapılmış olabilirsiniz…

Ama asla “biraz adil” olamazsınız. 

Adalet biraz olmaz. Çünkü biraz adalet çoğu zaman adaletsizliğin başka adıdır. (Konuya gireceğiz diye kelime oyunlarıyla laf ebeliği yapıp Sunay Akın havasına girmedik umarım. Allah’ım sen koru.)

Devletin insan bedenine benzetilme metaforu yeni değil elbette. Eflatun’dan Hobbes’a kadar pek çok düşünür, devleti, organları farklı görevler üstlenen bir organizma olarak tasavvur etti. Modern devlet bu organizmayı daha da büyüttü; ama bütün organların ortak ihtiyacı değişmedi: adalet.

Sanayi Devrimi sonrasında devlet yalnızca savaşan, vergi toplayan ve hükmeden bir yapı olmaktan çıkmıştı; toplumun giderek daha fazla alanına yayılan karmaşık bir organizmaya dönüştü. 

Devletin bütün organları farklı iş yapabilir ama adalet, hepsinin ortak dolaşım sistemidir.

Bu hassas teraziyi bozan ülkelerin akıbeti çoğu zaman tarihin çöplüğü olmuştur. Sovyetlerin yıkılışını salt iktisadi arızaların sonucu olarak görmek, on yıllar boyu süren halktan kopuk bürokratik katılığa eklenen ayrıcalığın getirdiği adaletsizliği hafifletir. Kitlelere vaat edilen o “eşitlikçi” düzenin ruhunda öyle bir yara açılır ki, bir noktadan sonra ekonominin rakamlarının düzelmesi, üretimin sürmesi, hatta hayatın görünürde olağan akışına dönmesi bile tek başına yeterli olmaz.

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu küresel itibarın kaynaklarından biri de kendi hukuk düzenini, sıradan vatandaşın da en güçlü yöneticinin de hesap vermek zorunda olduğu bir sistem olarak sunabilmesiydi. 

Oysa bugün ABD’nin kendi iç sorunlarının başında hala yüzyıllardır süregelen ırkçılık vardır.  (‘Amerikan Adaleti’nin ilmek ilmek örüldüğü geçen yüzyılda, Muhammed Ali’nin altın madalyasını Ohio Nehri’nin sularına fırlatıp atması boşuna mıydı?) 

Bugün birkaç saniyede ulaşabildiğimiz haber akışlarıyla dünyanın dört bir yanındaki insanlık dışı muameleleri görüyor, insanlığın vicdanındaki “adalet” duygusunun nasıl sarsıldığını izliyoruz; bedeli çok ağır olsa da…

ADALET AMA KİMİN İÇİN?

Toplum olarak, günlük yaşamımızda bir banka ya da market sırasında beklerken bile haksızlığa gelemeyen bir damar taşıyorken, “devlet”in bütün vatandaşlarına adil olmasını beklemek kadar doğal ne olabilir? 

“Adaletin tecellisi” bizde devletten istenen ve onun bizim adımıza yerine getireceğini umduğumuz bir kavram olarak yüzyıllar boyunca devlet anlayışımızın önemli bir parçası olmuştu. Celali isyanlarının arkasındaki hoşnutsuzlukta da bunun izlerini görmek mümkündür. Üstelik mesele yalnızca halkın devletten adalet beklemesi değildi; Osmanlı’nın bir dünya imparatorluğu olduğu o yüzyıllarda bile, hükümdarın gücünü kanun ve adaletle birlikte anan bir devlet anlayışı vardı; Kanuni Sultan Süleyman da bunun tarihe geçmiş simalarındandı. (Yazının bu kısmını okuyan Neo-Osmanlıcılar huşu içinde kendinden geçebilir.)

Cumhuriyet’in temelinde ise kimsesizlerin kimsesi olan, savcılarının Türk köylüsünün sabanından tutun da Bingöl dağlarında nafakalarını bekleyen öksüzlere kadar sorumlu olduğu bir düzen hedeflenmişti. 

Bu yüzden değişen dünya ve toplum ihtiyaçlarına cevap verecek devrimlerin yargıyı kapsamaması düşünülemezdi. 

AKP, bu mirası seçimlerle devralan, üstelik adında adaleti taşıyan bir siyasi parti olarak, çeyrek yüzyıldır hükümet etmekte.

Bunu yaparken adalet fikrini yalnızca hukukî değil, aynı zamanda dinî bir sorumluluk olarak da anlattı Türk seçmenine. Hz. Ömer adaletinden, adil yönetimin dindeki öneminden yıllarca söz edildi.

Bugün geldiğimiz noktada ise adalete dair inancın ve beklentinin toplum nezdinde ağır biçimde aşındığını, her gün yeni bir haberle görüyoruz.

Oysa AKP, iktidara gelirken toplumun dışında bırakılmış, gelir dağılımındaki bozukluğun bedelini ödeyen kesimlerin sözcüsü olduğu iddiasındaydı.

Ve geçen yıllar bize, bizim o büyük hastalığımızın fırsat bulduğu anda yeniden bütün vücudumuzu ele geçirebildiğini gösterdi: Adaleti yalnızca kendimiz için istemek.

Asıl tehlike ise bunun bir süre sonra toplumun adalet duygusunu aşındırmasıdır. İktidar, adaleti kendinden yana olanlar için başka, karşısında duranlar için başka uyguladıkça, insanlarda yalnızca bugünün haksızlıklarına değil, yarının adil olabileceğine dair inanç da zarar görür. Bir toplum, adaletin herkes için değil, kimin tarafında olduğuna göre değiştiğine inanmaya başladığında, geleceğe dair ortak bir düzen fikrini de kaybetmeye başlar.

Sağ-muhafazakâr mahallenin mürekkep yalamış “münevverleri”, İbn-i Haldun’u örnek vermeyi pek sever. Adını taşıyan bir üniversite bile kuruldu. Ne var ki adaletsizliğin devletleri çöküşe götürdüğünü söylediği yere gelince, bu büyük filozofu hatırlayan pek olmaz. Aynı durum, hükümetin milliyetçi ortağının sahiplenmekten hoşlandığı Nizamülmülk için de geçerli. Onun devlet yönetiminin temeline “adalet”i yerleştirdiğini hatırlamak bugün pek işlerine gelmiyor.

Toplumlar da bireyler gibidir. Uğranılan haksızlıklar, adalet yerini bulmadıkça, kuşaktan kuşağa geçen ırsî bir hastalık gibi toplumu esir alabilir.

AKP iktidarının asıl büyük başarısızlığı da burada yatıyor. Kendi tarihsel ve düşünsel mirasının merkezinde bulunan adalet fikrini bile çifte standarttan kurtaramıyor. 

Buna razı olmak zorunda değiliz.

Bu ülkenin bugününde ve yarınında söz hakkı olan herkesin, eşitliği gözeten, toplumsal refahın adil dağılımını savunan ve karşısında kim olduğuna bakmaksızın aynı ölçüyü uygulayan bir adaleti savunma hakkı vardır. İktidarın gücü, bu hakkı ortadan kaldırmaz.

Adele biraz kilo vermiş olabilir. Biraz alabilir de. Hiç önemli değil.

Çünkü adalet, bizim tarafımızın kazandığı yerde başlayan bir şey değildir.

Biraz adalet yoktur. Adalet vardır.

Ve galiba bizden istenen de biraz daha adalet değil; adaleti kendi tarafımıza göre eğip bükmemektir.

Cumhuriyet’in kamusal sözü: Liyakat (I)

Özsevi Eröz yazdı…

BİR İMPARATORLUĞUN İKİ MANZARASI

On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa diplomasisinin dilinde giderek “Hasta adam” olarak anılıyordu. İfade, bir tarih hükmünden çok dönemin güç siyasetinin parçasıydı; fakat imparatorluğun askerî, mali ve idari sorunlarının dışarıdan nasıl algılandığını gösteriyordu. Aynı yıllarda İstanbul’un bazı semtlerinde ise bambaşka bir manzara yükseliyordu.

Bugün Beyoğlu’nun pasajlarına, Pera’nın apartmanlarına ve Büyükada’nın ahşap köşklerine bakarken çoğunlukla mimariden söz ediyoruz. Yüksek tavanlar, süslü cepheler, mermer merdivenler, oymalı balkonlar, geniş bahçeler ve kuleler İstanbul’un kaybolmuş zarafetinin kanıtları olarak anlatılıyor. Bu yapılar gerçekten güzeldi ve bugün de büyük bir tarihî miras değeri taşıyor. Fakat bu yapıların yalnız mimarlık tarihi yoktu. Bir de servet, imtiyaz ve hayat tarzı tarihi vardı.

Pera, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı başkentinin, Avrupa tüketim dünyasına açılan vitriniydi. Cadde-i Kebir (bugünkü İstiklal Caddesi) boyunca Avrupa’dan gelen kumaşlar, eldivenler, parfümler, porselenler, kristaller ve lüks eşyalar satılıyor; terziler, modaevi sahipleri, kuaförler ve pastaneler seçkin müşterilere hizmet veriyordu. Saray çevresinin ve varlıklı sınıfların Avrupa modasını takip etmesi için Paris’e gitmesi gerekmiyordu. Paris, Pera’nın vitrinlerine geliyordu.

Naum Tiyatrosu’nun tarihindeki bir ayrıntı, dönemin iki ayrı Osmanlı manzarasını çarpıcı biçimde yan yana getirir. Sultan Abdülmecid, 13 Kasım 1853’te tiyatroda Verdi’nin “Il Trovatore” operasını izledi. On yedi gün sonra, 30 Kasım 1853’te, Sinop Limanı’ndaki Osmanlı filosu, Rus donanmasının saldırısına uğradı; on iki Osmanlı savaş gemisi tahrip edildi ve yaklaşık 2.800 asker hayatını kaybetti. Gerçeğin kendisi yeterince çarpıcıdır: aynı ay içinde bir tarafta İstanbul’da Verdi, diğer tarafta Sinop’ta yanan bir filo vardı.

Bugün Çiçek Pasajı diye bildiğimiz yapı bu dünyanın en görünür simgelerinden biridir. Aynı yerde daha önce Naum Tiyatrosu bulunuyordu. İtalyan operalarının İstanbul’daki önemli sahnelerinden biri olan tiyatro, 1870 Büyük Pera Yangını’nda yok oldu. Ardından banker Hristaki Zografos arsayı satın aldı ve 1876’da Cité de Péra tamamlandı. Alt katta Paris tarzında düzenlenmiş yirmi dört dükkân, üst katlarda on sekiz lüks daire vardı. Bugün tarihî bir pasajın güzelliğini seyrediyoruz; o gün ise yapı, imparatorluk başkentinde oluşan yeni servetin ve seçkin tüketim hayatının vitrinlerinden biriydi.

Bu sırada aynı imparatorluğun başka coğrafyalarında gündelik hayat çok daha ağırdı. 1873-1875 arasında Orta Anadolu büyük bir kıtlık yaşadı. Kuraklık ve sert kış tarımı vururken ulaşım, dağıtım, maliye ve idare kapasitesindeki yetersizlikler felaketin etkisini büyüttü. Ankara, Konya, Yozgat, Kırşehir ve çevresinde ürün kayıpları, fiyat artışları, borçluluk, göç ve ölüm yaşandı. Doğal afet, zayıf devlet kapasitesiyle birleştiğinde insani felakete dönüşüyordu.

1911’de Galatasaray çevresinde “La Modiste Parisienne” gibi Paris modasını adında bile taşıyan şapka mağazaları faaliyet gösteriyordu. Aynı yılların Pera’sını anlatan H. G. Dwight, Galatasaray ile Taksim arasındaki Cadde-i Kebir’i, apartmanlarıyla bir tür Broadway’e benzetiyordu. Tokatlıyan’ın salonlarında balolar ve müzikli yemekler düzenleniyor, Pera, başkentin tüketim ve eğlence vitrini olmayı sürdürüyordu.

Aynı yıl İtalya, Trablusgarp’a saldırdı.

Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’daki son büyük toprağına düzenli kuvvet göndermekte zorlanması, devletin askerî hareket kabiliyetindeki aşınmayı açıkça gösteriyordu. Mustafa Kemal, Fethi Okyar, Nuri Conker ve başka genç Osmanlı subayları bölgeye gönüllü ve gizli yollarla ulaşarak yerel direnişi örgütlemek zorunda kaldılar. Mustafa Kemal Mısır üzerinden, takma ad kullanarak Trablusgarp’a geçti; Tobruk ve Derne’de İtalyan kuvvetlerine karşı savaştı ve yerel birliklerin örgütlenmesinde görev aldı.

Bu kuşak için imparatorluğun çözülüşü İstanbul’dan okunan bir gazete haberi değildi. Birkaç yıl sonra Cumhuriyet’i kuracak subaylar, devletin asker gönderemediği topraklara gizlice gidiyor ve elde kalan imkânlarla savunma örgütlemeye çalışıyordu.

Pera’daki ihtişam ile Trablusgarp’taki bu tablo aynı devletin aynı yıl içindeki iki ayrı yüzüydü.

İstanbul’un sayfiye hayatı da aynı dönemde genişliyordu. Buharlı vapurların yaygınlaşmasıyla Büyükada, 19. yüzyılın ikinci yarısında bankerlerin, tüccarların, saray çevresinin ve yüksek devlet görevlilerinin gözde yazlık merkezlerinden biri haline geldi. Ada’nın Çankaya ve Nizam semtleri çevresinde büyük bahçeli köşkler yükseldi. Yazlık hayat yalnız ev değiştirmek değildi; şehirdeki seçkin tüketim kültürü Ada’ya taşınıyor, İstanbul’dan ve Avrupa’dan gelen mallar, kıyafetler, parfümler ve ev eşyaları yazlık hayatın parçası oluyordu.

Ada’nın cemiyet hayatının en görünür sahnelerinden biri “Regatta”lardı. Büyükada’da 19. yüzyıl ortalarından itibaren düzenlenen kürek ve yelken yarışları zamanla bütün güne yayılan büyük eğlencelere dönüştü. Vapurlar seyirci taşıyor, kıyılar kalabalıklaşıyor, kayıklar ve yelkenliler yarışıyordu. Organizasyonların çevresinde bankerler, yüksek sosyete mensupları, saray ve devlet çevresinden isimler bulunuyor; bazı yarışlar yüksek devlet makamlarının himayesinde yapılıyordu. Deniz sporunun kendisi değil, devletin diğer bölgelerindeki manzarayla aynı zamana denk düşen bu korunaklı refah dünyası önemlidir.

Samuel Sullivan Cox’un 1887’de yayımladığı The Isles of the Princes; or, The Pleasures of Prinkipo, Büyükada’daki seçkin yazlık hayatı içeriden gösteren canlı tanıklıklardan biridir. Cox, kendisinin kiraladığı villanın bile kıyı boyunca yükselen daha görkemli konakların yanında küçük kaldığını söyler. Verandalar, bahçeler, geniş salonlar, hizmetkârlar ve denize açılan yazlık yaşam, Ada’yı başkentin varlıklı kesimleri için ayrı bir dünyaya dönüştürmüştür.

Cox’un anlatısında satıcılar meyveden dondurmaya, iğneden ayakkabıya kadar ihtiyaç duyulan malları evlerin kapısına getirir. Öğleden sonraları verandalar çay, kahve ve misafirlerle dolar; akşamları lokantalarda orkestralar çalar, gençler dans eder, piknikler ve geziler düzenlenir. Pazar vapurları İstanbul’dan binlerce eğlence yolcusunu Ada’ya taşır.

Bu dünya yalnız güzel bir sayfiye hayatı değildi. Köşkleri, hizmet düzeni, tüketimi ve eğlenceleriyle dönemin servet yoğunlaşmasının da görünür alanlarından biriydi.

Büyükada’da henüz elektrik yokken Splendid Palas Oteli, kendi jeneratörüyle asansör çalıştırıyor; yemek masalarında Paris’ten getirilen gümüşler, salonlarında Avrupa’dan taşınan mobilyalar bulunuyordu. Hafta sonları “Avrupa Geceleri” düzenlenen otelin tamamlandığı yıl 1911’di; Trablusgarp’ta henüz savaş sürerken, bir yıl sonra 1912’de Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı’na girecekti.

Balkanlarda milliyetçi hareketler, silahlı çeteler, büyük devletlerin müdahaleleri ve merkezi idarenin giderek zayıflayan otoritesi aynı coğrafyada üst üste biniyordu. Devlet bir tarafta güvenlik sağlamak, bir tarafta reform taleplerine cevap vermek, bir tarafta da yabancı müdahaleyi sınırlamak zorundaydı. Merkezin kendi toprağında düzen kurma kapasitesinin tartışmalı hale gelmesi, sonraki büyük kopuşların zeminini hazırlıyordu.

Bu nedenle imparatorluğun son dönemindeki sefahati, “Zenginler eğleniyordu, fakirler açtı” kolaycılığına indirgemek yetersizdir. Asıl mesele, kamusal güç zayıflarken özel servetin büyüyebilmesi; devlet borçlanırken devlet çevresinde imtiyazların dağıtılabilmesi; taşra güvenlik, ulaşım ve idare sorunları yaşarken başkentte saraya, bürokrasiye ve finans çevrelerine yakın olanların son derece konforlu bir hayatı sürdürebilmesidir.

İMTİYAZ, RÜŞVET VE DÖNMEYEN DEVLET ÇARKI

Beyoğlu’nun vitrinleri, Ada köşkleri, regattalar ve saray çevresindeki gösterişli hayat tek başına bir devletin çöküşünü açıklamaz. Fakat bu hayatın arkasındaki servet ve iktidar ilişkilerine bakıldığında başka bir mesele görünür hale gelir. Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında kamu gücü ile kişisel nüfuz, devlet görevi ile himaye, ekonomik imtiyaz ile saraya yakınlık arasındaki sınırlar  birbirine karışıyordu. Bu ayırım bugün de önemlidir. Bir devlet rüşveti yalnız para alışverişi olarak görürse asıl büyük alanı kaçırabilir. İltimas, tavsiye, saray yakınlığı, kişisel himaye ve siyasi sadakat doğrudan para el değiştirmeden de kamu görevini özel çıkarın hizmetine sokabilir.

On dokuzuncu yüzyılın büyük imtiyaz işlerinden Rumeli demiryolları bunun ağır sonuçlar doğurabileceğini gösterir. Avrupa ile İstanbul’u bağlamak yalnız ticari bir girişim değildi; Balkanlardaki Osmanlı hâkimiyeti açısından askerî ve siyasi öneme de sahipti. Baron Maurice de Hirsch’e verilen imtiyazlar ve daha sonra yapılan sözleşmeler devletin sırtına büyük mali yükler bindirdi. Mahmud Nedim Paşa dönemindeki düzenlemeler Hirsch’e önemli avantajlar sağladı. Tarih kaynaklarında Hirsch’in rüşvet dağıttığı ve Mahmud Nedim Paşa’nın da bu ilişkilerden yararlandığı yönünde ciddi iddialar yer alır.

Buradaki asıl ders, kişilerin ahlakından daha büyüktür. Balkanları merkeze bağlaması beklenen bir altyapı yatırımı, imtiyaz ve denetim zaafı nedeniyle devletin ihtiyaç duyduğu anda tam kapasiteyle kullanamadığı bir sisteme dönüşebiliyordu. Yanlış karar yalnız o günün sözleşmesini bozmaz. Yıllar sonra işlemeyen hat, yetişmeyen asker, geciken erzak ve zayıflayan yönetim kapasitesi olarak yeniden ortaya çıkar.

Finans dünyasında Galata bankerleri, devletin artan nakit ihtiyacında giderek önemli hale geliyordu. Yorgo Zarifi gibi büyük bankerler devlete ve padişahlara kredi veriyor, sarayın mali ilişkilerinde etkili olabiliyordu. Burada önemli olan, kamu maliyesi ile sarayın özel mali çevresinin büyük özel sermayeye giderek daha bağımlı hale gelmesidir.

Osmanlı Devleti, 1854’te Kırım Savaşı sırasında ilk büyük dış borçlanmasına girişti. Sonraki yıllarda borçlanma hızlandı. 1875’e gelindiğinde devlet dış borç ödemelerini sürdüremedi; 1881 Muharrem Kararnamesi ile Düyun-ı Umumiye kuruldu ve bazı önemli devlet gelirleri alacaklıların temsil edildiği bu idarenin denetimine bırakıldı. Böylece mali sıkıntı yalnız bütçe açığı olmaktan çıktı; devletin kendi gelirleri üzerindeki tasarruf yetkisinin bir bölümü de aşındı. İki yıl sonra başlayan 93 Harbi ise imparatorluğun askerî zaafını başkentin kapısına kadar taşıdı. Rus ordusu Balkanları aşarak İstanbul önlerine geldi; karargâhını Ayastefanos’a, bugünkü Yeşilköy’e kurdu. 3 Mart 1878’de ağır şartlar taşıyan Ayastefanos Antlaşması burada imzalandı.

Savaşın İstanbul’daki karşılığı da ağırdı. Rumeli’den kaçan yüz binlerce muhacir başkente yığılmış, hazine kaynakları tükenme noktasına gelmiş, şehirde iaşe ve ekmek sıkıntısı büyümüştü. İmparatorluğun başkenti artık savaşın uzağındaki güvenli merkez değil, düşman ordusunun birkaç kilometre ötesine kadar geldiği bir şehirdi.

Ardından Sırbistan, Romanya ve Karadağ’ın bağımsızlığı tanındı; Kars, Ardahan ve Batum Rusya’ya bırakıldı, Bosna-Hersek’in idaresi Avusturya-Macaristan’a geçti, Kıbrıs’ın yönetimi İngiltere’ye verildi.

Bu sırada Pera’nın apartmanları, pasajları ve seçkin tüketim hayatı büyümeye devam ediyordu. Pera’nın ışıkları ile Anadolu’nun ve Balkanların karanlığı arasındaki esas bağ burada aranmalıdır. Bir tarafta özel servet, banka sermayesi, ithal mallar, köşkler ve seçkin tüketim dünyası büyüyordu. Diğer tarafta devlet borcunu çeviremiyor, yatırımlarını tamamlamakta zorlanıyor ve kendi gelirlerinin bir bölümünü doğrudan yönetemez hale geliyordu. Ciddi siyasal sorun, devlet güç kaybederken devlete yakın olmanın hâlâ makam, servet ve imtiyaz üretmeye devam edebilmesiydi.

BALKANLARDA ÇARK ARTIK DÖNMÜYORDU

Resneli Niyazi Bey ve İşlemeyen Devlet

Bu çözülüşü yalnız İstanbul’daki mali tablolardan veya Avrupa devletlerinin raporlarından okumak gerekmez. Rumeli’de görev yapan genç bir Osmanlı subayının hatıraları, devlet düzenindeki aşınmanın sahada nasıl göründüğünü daha çıplak biçimde gösterir.

Resneli Niyazi Bey’in devlet idaresine duyduğu güvensizlik 1908’den çok önce başlamıştı. 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda gösterdiği başarıdan sonra İstanbul’a geldiğinde yaşadığı bir olay, onun zihninde derin bir iz bıraktı. Kendisine on lira ödül verilirken, yanında bulunan yüksek rütbeli bir paşanın henüz on üç yaşındaki oğluna iki yüz lira ödül, iki derece terfi ve yaverlik verilmişti. Niyazi Bey, saraya alınma teklifini kabul etmedi. Hatıratında bu olayların ardından devletin “kendi kendini tanzim edemeyeceğini” düşünmeye başladığını ve bir inkılâba ihtiyaç bulunduğu kanaatinin güçlendiğini anlatır.

Burada genç bir subayın karşısına çıkan sorun yalnız kişisel bir haksızlık değildi. Devletin verdiği ödül ile gösterilen hizmet arasındaki bağ kopmuştu. Askerî başarıdan çok nüfuzun karşılık bulduğu bir düzende rütbe ve makamın temsil ettiği değer de aşınıyordu.

Resneli Niyazi Bey’in birkaç yıl sonra Makedonya’da gördüğü manzara, aynı sorunun daha geniş ölçekteki karşılığıydı. Hatıratında polis, jandarma, adliye ve sivil memurların görevlerini yerine getirmemesinden, halkı devletten uzaklaştıran uygulamalardan ve rüşvetle anılan görevlilerden söz eder.

Devlet, topraklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı; fakat bazı yerlerde daha temel bir sorun yaşanıyordu. Devlet adına bulunan insanlar, devletin temsil etmesi gereken düzeni kuramıyordu.

Resneli Niyazi Bey, dağa çıktıktan sonra dolaştığı köylerden birinde hükümetin etkisinin “hemen hemen sıfırı bulmuş” olduğunu yazar. Köylerde yalnız silahlı çetelerin baskısı yoktur. İnsanlar birbirleriyle olan anlaşmazlıklarını çözecek, haklarını koruyacak ve kanunu uygulayacak bir otoriteden de yoksundur. Niyazi Bey’nin anlatımında köylünün aradığı şey yalnız güvenlik değil, adalet ve eşitlik uygulayan bir devlet otoritesidir. Hatıratında hükümetin, vatanın parçalanması ihtimali karşısında dahi etkili bir irade gösteremediğini düşündüğünü açıkça yazar.

Bu tablo, genç Cumhuriyet’in devraldığı tarihsel hafıza açısından önemlidir. Devlet çarkının durması, devlet dairelerinin kapanması demek değildir. Memurlar görevlerinde, kanunlar yürürlükte ve askerler kışlalarında olabilir. Çöküş bazen bütün bunlar yerli yerinde görünürken makamın ehliyetten, ödülün hizmetten ve kanunun uygulamadan kopmasıyla başlar.

GENÇ CUMHURİYET’İN DEĞİŞTİRMEK İSTEDİĞİ DÜZEN

Cumhuriyet kurulurken devralınan yalnız bir enkaz değildi; eğitimli bürokratlar, askerler, okullar, hukuk ve idare gelenekleri de vardı. Fakat değiştirilmek istenen temel ilişki biçimi açıktı. Egemenliğin kaynağı hanedanın şahsından millete geçiyor, kamu makamının meşruiyeti de kişisel lütuftan ortak hukuka bağlanıyordu.

1924 Anayasası’nın üçüncü maddesi egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilan etti. Aynı anayasanın 69. maddesi ise “Her türlü zümre, sınıf, aile ve fert imtiyazları mülga (kaldırılmış) ve memnudur (yasaklanmıştır)” hükmünü taşıyordu. Bu, yalnız hukuki eşitlik cümlesi değildi. Genç Cumhuriyet’in kamusal düzen için koyduğu yönü de gösteriyordu: kişinin ailesi, zümresi veya kişisel ayrıcalığı kamusal hakların kaynağı olamazdı.

Bir makama ulaşmanın yolu aileden, saraydan, cemaatten, parti çevresinden veya güçlü bir koruyucudan geçiyorsa yurttaşların kanun önünde eşit olduğunu söylemek yetmez. Hukuki eşitliğin yanında fiilî bir ayrıcalık düzeni yaşamaya devam eder.

DEVAM EDECEK…

Bir haksızlık nasıl 'bizim politik meselemiz' olur: 'Maricarmen hepimiziz'

Bir haksızlık nasıl 'bizim politik meselemiz' olur: 'Maricarmen hepimiziz' 26.09.2026 Diken

 ‘Maricarmen hepimiziz’ demek, onunla aynı olmak değil, onun başına gelen haksızlığı ortak dünyamızın meselesi olarak görmek.

The post Bir haksızlık nasıl 'bizim politik meselemiz' olur: 'Maricarmen hepimiziz' appeared first on #site_linkat 26.09.2026 .

Sizden geriye bir halk kalacak!

Osman Hekimoğlu yazdı…

Nedir kurumsallaşan son çeyrek asırda memlekette? Post kolonyalist işgale karşı teslimiyet? Payitaht kavgaları? Ya da mütedeyyin (!) ve milliyetçi (!) müteahhitlerin betonarme dünya görüşü? Redoktrinasyon ve kaybettiklerimiz?

Sorun kendinize. Bilime, sanata, edebiyata ve tekniğe ilişkin kurumsallaşan ne var memlekette son çeyrek asırda!?

Al-sat, yap-işlet-devret, özelleştir, özelleştirmek için kamulaştır, mülksüzleştirirken halkı malikül memalike(!) mülk eyle vatan toprağını… ve de ki hak içindir tüm bunlar!

Öncesi var elbet. uluslararası soruşturmalar, milyar dolarlık tazminatlar, silah ve sair madde ticareti ve badem bıyıklı sermaye raks eder red-light sokaklarında…

Muhalefet mi? red-light sokaklarında…

Nispi umumi vaziyet yönünden;

Mesela 21inci yüzyılın dijital dayatmalarına karşı Türk Yurdu ya da Uyuşturucu ve fuhuş batağına karşı Türk gençliği nasıl korunacaktır? Türk Aile yapısının yıkımının önüne nasıl geçilecektir? Türk halkının gıda güvenliği sağlanacak mıdır? Yürürlükte olan Büyük Ortadoğu, Büyük İsrail vd. Projelere karşı vatanı müdafaa planımız nedir, değilse komprador işbirlikçiler faaliyetlerine devam mı edecektir? Post kolonyalist – emperyalist – demografik – bölücü saldırılara Anayasal güvenceler mi sağlanacaktır? Toplumsal fay hatlarına kast edenlerin halli ve İç cephenin tahkimi nasıl sağlanacaktır? Ülkemizin ciddi ve sayısız tehditle karşı karşıya olduğu vakidir. Türk Devletini yönettiğini iddia edenler Türk halkını işbu tehditlere karşı yalnız bırakmışlar ve yeni dünya düzeninin ikram ettiği pastayı aralarında pay etmeye çalışmaktadırlar. Pasta her zamanki gibi gereğinden küçüktür(!). Kavga vatan kavgası değil pastadaki payı artırma kavgasıdır.

******

Tehlikenin arşında mıyız? Tehlikenin farkında mıyız?

Türk milletinin öz(ü)gür, bağımsız, eyvallahsız çocuklarının birlik vakti çoktan gelmiştir. Nihat Ağabey’in sözünü unutmayalım: “Biz padişah milliyetçisi değiliz, biz mafya milliyetçisi değiliz, biz gladyo milliyetçisi değiliz, biz nato milliyetçisi değiliz, biz bağımsız Cumhuriyetin çocuklarıyız!”. Unutmayalım, tarihin en zor anlarında ve nihayet kendine veya evladiyesine veya sapkın tarikine -ne derseniz deyin!- kısaca yatlarına, katlarına, saraylarına girecek olanlara karşı söyleyeceğimiz şudur: Sizden geriye bir halk kalacak! İşçisiyle, çiftçisiyle, esnafıyla, sanatkarıyla, cümle onurlu gururlu yoksul ve mağrur insanıyla… O Türk halkıdır!

Kapitalizm ve emperyalizmin tarihi seyri

Barış Tekin yazdı…

Sermayenin dünya tarihindeki belirleyici rolünü ele almak için hikayeyi büyük değişimin başladığı yıllara, 15. ve 16. yüzyıllara kadar geri götürmek gerekir. Bu yıllar aynı zamanda büyük kolonizasyonun (sömürgeciliğin) ve kıtaların keşfinin başladığı yıllardır. İspanyol ve Portekizli denizcilerin Amerika kıtasını keşfi ardından İngiliz ve Fransızların da dahil olmasıyla Amerika’da bulunan İnka, Maya, Aztek toplumlarının sömürü süreci başladı. Bu toplumlara ait olan tüm altın, gümüş gibi değerli madenler Kıta Avrupasına taşınmış ve Amerikan yerlileri büyük bir soykırıma tabi tutulmuştur. Bu büyük yağma yarışına dahil olan İngiltere, Ümit Burnu üzerinden Baharat Yolunun başladığı Hindistan’a ve Doğunun zenginliklerine de göz dikti. İngilizler Hindistan’da kurduğu East India Company (Doğu Hindistan Kumpanyası) isimli şirket sayesinde tekstil alanında büyük karlar elde etmeye başladı ve İngiltere kumaş üretiminde dünyada öncü oldu. Ağır şartlar altında çalışmaya mecbur bırakılan Hint köylüleri ise İngilizlerin ağır vergileri altında ezildi. Özellikle ticareti karlı olan afyon, pamuk, çay gibi ürünler İngilizlerce Hint köylülere zorla ekilip biçtirildi. İngiltere’ye büyük gelirler kazandıran kumaş üretimi için kurulan atölyelerde Hintlilerin emeği sömürüldü. Aynı şekilde Portekiz’in ve Hollanda’nın Doğu Asya’da kurduğu kolonilerdeki doğunun zenginlikleri sömürülüp Kıta Avrupasına taşındı. Çin ve Avusturalya Kıtası da ilerleyen zamanlarda benzer şekilde büyük sömürüye maruz kaldı. Afrika kıtası da Asya ile aynı kaderi paylaştı. İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar, Belçikalılar, Almanlar ve İtalyanlar tarafından tüm Afrika kıtası sömürüldü. Değerli madenlerin yağmalanması, kitlesel katliamlar ve kıtalararası köle ticareti birbirini izledi. Öyle ki İngilizler Kuzey Amerika’daki tarım plantasyonlarında çalıştırmak üzere milyonlarca Afrikalıyı gemilerle Amerika’ya götürdü. Bu kölelerden birçoğu uzun okyanus yolculuklarında öldü, hayatta kalanlar ise ölesiye çalıştırıldı. 

Hikayenin bizi ilgilendiren kısmı ise üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün başlangıcının bu yıllara denk gelmesidir. Her ne kadar üç kıtada hüküm sürse de Osmanlı kara gücüne dayanan bir devletti. Denizlerdeki gücü ise Akdeniz ve Karadeniz ile sınırlıydı. 16 yy’a kadar Osmanlı Devleti, İpek yolu ve Baharat yollarının kontrolünü elinde tutuyordu. Ticaretin kalbi ise adeta Doğuda atıyordu. Batı ise çoğu alanda Doğunun gerisinde kalmış ve sefalet içerisindeydi. Ancak bu yoksunluk Batılı ülkeleri okyanusları aşmaya zorladı. Okyanuslara dayanıklı gemilerle yeni kıtalar keşfedildi, ateşli silahların yaygınlaşmasıyla sömürgecilik faaliyetleri hız kazandı. İpek ve Baharat yolları yön değiştirdi, dünya ticareti bu yüzyıldan itibaren okyanuslar üzerinden akmaya başladı. Osmanlı’nın ve Doğu’nun yıldızı ise bu yıllarda sönmeye başladı. Amerika’nın, Afrika’nın ve Asya kıtasının tüm zenginlikleri Avrupalılar tarafından ele geçirildi. Kolonilerdeki nüfusun köleleştirilmesiyle emek sömürüsü üzerinden büyük bir sermaye birikimi yaratıldı. İşte bu sermaye birikiminden en çok yararlanan ülke ise dünyanın hemen her yerinde koloni ağı kuran İngiltere oldu.  

Sanayi Devriminin ilk olarak İngiltere’de ortaya çıkması da tesadüf değildir. 18 yüzyıla gelindiğinde mal ticaretiyle gelişen sermaye birikimi ve ticari kapitalizm ilk olarak İngiltere’de sınai kapitalizme doğru evrilmeye başladı. Buharlı makinelerin icadıyla birlikte seri üretimin ve sanayinin başlaması Batı ile Doğu arasında yüzyıllar boyunca kapanmayacak bir teknolojik farkı ortaya çıkardı. Sanayileşme yarışına diğer Avrupa ülkeleri de katıldı. Hız kazanan sanayileşme yarışıyla birlikte hammadde ve petrole duyulan ihtiyaç doğal kaynaklardan pay kapma yarışını öne çıkardı ve 20. yüzyıl 1. ve 2. Dünya Paylaşım Savaşlarına sahne oldu. Bundan sonraki yıllarda sömüren ve sömürülen ülke arasındaki ilişki erken sanayileşen-geç sanayileşen ve borca dayalı bağımlılık şeklinde devam etti. 

Osmanlı ise 17. yüzyıldan itibaren ticari pazarlarını ve denizler üzerindeki hakimiyetini kaybetti. Savaşları finanse edecek gelirlerden yoksun olduğu için giderek borçlanmaya başladı. 1838 yılına gelindiğinde Baltalimanı Antlaşması ile İngilizlere verilen gümrük muafiyetleri ve imtiyazları Osmanlı’nın mali açıdan çöküşünü hızlandırdı. Yusuf Akçura’nın Siyaset ve İktisat isimli kitabında sözünü ettiği gibi sanayileşmiş ve seri üretime geçmiş Avrupa mallarının akınına uğrayan Osmanlı coğrafyasındaki esnaf ve zanaatkarlar büyük gelir kayıplarına uğradı ve dışarıdan gelen mallarla rekabet edemeyen birçoğu iş yerini kapatmak zorunda kaldı. Yine Akçura’nın deyimiyle deve kervanlarıyla yapılan ticaret artık demiryollarıyla yapılır hale gelmişti, yelkenli gemilerle yapılan ticaret ise buharlı gemilerle çok büyük ivme kazanmıştı. Mesleğini kendi dükkanında icra eden zanaatkarın yerini büyük sermayedar almış, işsiz kalan ustalar, kalfalar ve zanaatkarlar büyük sermayedarların kurduğu fabrikalarda geçimlik işçi haline gelmiştir.

Doğan Avcıoğlu, Avrupa dışında kalan dünyadaki diğer ülkeler gibi Türkiye’nin de geri kalmadığını, emperyalizm tarafından sömürülerek gelişme vasıtalarından geri bıraktırıldığını söylemektedir. Avcıoğlu Türkiye’nin Düzeni kitabında bu durumu şu şekilde özetlemektedir: 

“Bu düzen atalarımızdan kalma bir düzen midir? Hayır. Bu düzen, Batı emperyalizminin, Japonya hariç, bütün Avrupa dışı toplumlarda, derece farklarıyla yarattığı kökü dışarıda bir sömürge ve talan düzenidir. Bütün sömürgelerin ortak manzarası şudur: Ön planda parlak ışıklı Avrupa mahalleleri ile ihracat ve ithalatın toplandığı bir iki büyük liman şehri vardır. Geride prekapitalist düzenin ilkel şartları içinde derebeyi, toprak ağası ve tefeci tüccarıyla tarıma ve köylünün sefaletine dayanan bütün bu ülke yatmaktadır. Kapitalist gelişme, Batı’da evrim ya da devrim yoluyla prekapitalist düzeni ve bu düzenin egemen sınıflarını ortadan silerken, kapitalizmin dünya egemenliğine yönelmiş üst biçimi olan emperyalizm, hegemonyasını kurduğu bütün Avrupa dışı ülkelerde, kendi ihtiyaçlarına uygun bir toplumsal yapı yaratmış, fakat gerilik unsurlarını yaşatmış, hatta onları çıkarları gereği güçlendirmiştir.”

“Tarım ve madencilik alanlarında Avrupa pazarının ihtiyaç duyduğu hammadde ve gıda maddeleri üretimi bir ölçüde geliştirmiştir. Yalnız bu gelişme derebeyi, ağa, tefeci tahakkümünü değiştirmiş değildir. Gelişme, prekapitalist düzenin egemen sınıflarını güçlendirecek biçimde, köylünün daha fazla sömürülmesi pahasına gerçekleştirilmiştir. Artan sömürü, Avrupa sermayesi ve bu sermaye hizmetine giren yerli azınlık arasında paylaşılmıştır. Birkaç liman şehrinin Avrupai görüntülü mahallelerindeki lüks ve israf kaynağını bu ortak sömürüden almaktadır. İstanbul, İzmir ve hatta Zonguldak’ta Avrupa mahalleleri kurulmuştur. Yabancılar kadar, kompradorlaşmış yerli unsurların da yaşadığı bu mahalleler, ilkel sömürü şartları içinde köylü kitlelerinin alın teriyle gerçekleştirdikleri hammadde ve gıda ihracatından sağlanan olanakları, Avrupa’dan gelen lüks ithalatla tüketmişlerdir. Pamuk, tütün, tiftik, fındık, üzüm vb. ihraç edilmekte ve bundan emperyalizmin yerli ortaklarına düşen pay, Avrupai mahallelerde, Avrupa tüketim maddeleriyle, Avrupai bir yaşayış için harcanmaktadır.”

Ticari kapitalizmden sınai kapitalizme, sanayi kapitalizminden ise finans kapitale doğru evrilen sermaye hem ülkemizde hem de dünya genelinde kurduğu borca dayalı bağımlılık ilişkisiyle sömürüsünü daha ileri ve sistematik bir boyuta taşımıştır. Osmanlı’nın son yüzyılında kurulan İngiliz ve Fransız sermayeli Ottoman Bank ve yabancı sermayeyle kurulan ardılları paradan para kazanmayı ve vurgunculuğu bankacılık faaliyetleri üzerinden yasal bir hale getirmiştir. Borçlara karşılık yabancı şirketlere verilen imtiyazlar ve hazine garantili ihaleler Osmanlı’nın çöküş döneminde olduğu gibi günümüzde de vakayı adiyeden bir hale gelmiştir. Borçların ödenemez noktaya geldiği 1881 tarihinde Düyun-u Umumiye idaresi kurulmuş ve Osmanlı’nın vergi gelirleri yabancı bankaların yönetimine teslim edilmiştir. Bununla da kalmamış 1883 yılında kurulan Tütün Rejisi ile ülkenin en çok gelir getiren tarım ürününden biri olan tütüne de yabancılar el koymuştur. Türk çiftçisi ve köylüsü ise kölelik şartlarına maruz kalmış, ekinini yabancılara istedikleri fiyattan vermediğinde kolluk gücüyle malına el konulmuştur. Tuz işletmeleri de yabancı bankaların kontrol ettiği Düyun-u Umumiye denetimine verilmiştir. Hazinesi boşalan ve Aşar gibi vergi gelirlerine el konulan devlet, daha fazla borçlanabilmek için yabancı bankaların iştiraki olan şirketlere son derece karlı ve hazine garantili demiryolu ihaleleri vererek yabancıların daha da zenginleşmesine göz yummuştur. Bu şirketlere demiryollarını inşa etmesi için km başı yüksek garanti ücretleri de taahhüt edilmiş, bahse konu demiryollarının düz bir hat üzerinde olduğu yerlerde şirketler çoğu zaman yolları dolambaçlı şekilde uzatmış ve bu sayede daha yüksek kazançlar elde etmiştir. 

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yabancılara verilen tüm imtiyazlar ortadan kaldırılmış ve Türkiye Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesi etrafında sanayileşmenin ilk örneklerini devlet öncülüğünde hayata geçirmiştir. Dış ticaretini eksiden artıya geçirmiş ve kesintisiz 15 yıl boyunca dış ticaret fazlası vermiştir. Ancak Atatürk’ün vefatından sonra Batı hegemonyasını tahkim eden kurumlardan Imf ve Dünya Bankası’na üye olunmuş ve ardından iktisadi bağımsızlık kaybedilmiştir. İktisadi yönden bağımlı hale gelen ülke ekonomisi hegemon Batıya siyasi tavizler vermek zorunda kalmış ve içine çekildiği borç sarmalından o gün bugündür çıkamamıştır. Çıkış yolu bellidir: Tam Bağımsızlık ve Kemalizm.

Son olarak emperyalizme karşı önderlik edip kazandığı Kurtuluş Savaşı ve kurduğu tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti ile dünyada sömürülen ve ezilen tüm uluslara örnek olan Büyük Atatürk’ün şu sözüyle bitirelim:

“En büyük düşman, düşmanların düşmanı; ne filan ne de falan milletler; bilakis bu, adeta her tarafı kaplamış bir saltanat halinde, bütün dünyaya hâkim olan Kapitalizm afeti ve onun çocuğu Emperyalizmdir.”
(Mustafa Kemal Paşa, Temmuz 1920, Hakimiyet-i Milliye)

 

 

Tankuşum

Hasan Erel yazdı…

3 Aralık 2024’te giderek artan bir kaşıntıyla, alerji testi için hastaneye gittik, onkoloji servisi, yoğun bakım ve sonunda morgdan çıktık.

Güzel oğlum, non hodgkin lenfoma teşhisiyle iki seneye yakın mücadele sonunda pes etti.

Lenf kanseri de anormal bir şeydi. Sadece 60 yaş üstü erkeklerde görülen korkunç agresif bir alt türü idi. Doktor en fazla üç hafta önce başladığını söylemişti hastaneye gittiğimizde. Ve sadece o üç haftada karaciğerinde 9 santim lezyon oluşmuştu!

Kuzum, en az 10 kez kemoterapi, bir sürü akıllı ilaç ve daha birçok serumdan sonra iyice bitkin düştü.

Benim kök hücrelerimle (iliğim) yüzde yüz uyumlu çıkınca çok sevinmiştik.

Normalde anneden yüzde 50 babadan yüzde 50 alırlar çocuklar. Benden yüzde yüz almış meleğim!

İlik naklimiz de başarılı oldu ama agresif lenfomayı sıfırlayamadan nakil olmuştu.

115 gün her şey yolunda gitti. İlaçlarını aldı, annesi zaten anne kuş gibi Tan kuşumun üzerinde kanatlarını açmış, bir saniye bile yanından ayırmamıştı.

Ancak rutin bir kontrolde bir virüsün savunmasız bağışıklık sistemini geçerek enfeksiyona yol açtığını gördüler. Ardından GVHD başladı. Yani Graft versus Host hastalığı, yani benim kök hücrelerim onun iç organlarına saldırmaya başlamıştı. Bilirubini (sarılığı) bir anda patladı. Beyaz tenli oğlum kararmaya ve sararmaya başladı. Yaralar oluştu her yerinde. Bağışıklık bir türlü sıfırdan yükselmedi.

Evde ve hastanede icapçı olarak lojistik nöbetim, bundan sonra annesinin yanında odada destek nöbetine dönüştü. Tan kuşum artık yerinden kalkamaz olmuştu. Onu taşımak ve ihtiyaçlarını gidermek gerekiyordu.

Annesi bir buçuk yıldan fazla her şeyine koştu, bir an uyumadı ve ilaçlarını tam saatinde verdi. Hijyen polisi gibi tetikte oldu.

Oğlum giderek kötülüyordu, karaciğer, böbrek ve akciğer fonksiyonları geriliyordu ve ben artık neticenin belli olduğuna ikna olmuştum. Zaten doktorları da “artık sadece hayatta tutmaya çalışıyoruz” diyordu.

Bana hep ‘yanıma gel masaj yap baba’ diyordu Tankuşum, ben de yatağında saatlerce istediği yerlerine masaj yapıp rahatlatmaya çalışıyordum.

O ise iki haftadan beri evine gitmek için kimi görse yalvarıyordu. Evini çok özlemişti. İki yılın yarısından fazlasını hastane odalarında geçirmişti. Doktoru, hemşireyi, bizi hep zorluyordu, “Götürün beni eve, ben iyiyim” diyordu.

Böyle zamanlardan birinde ona dedim ki, “Oğlum, gittiğin yerden mutlaka bize haber ver, işaret gönder, iyi olduğunu bilelim.”

Ben onu hep bir kuşa benzetirdim, o yüzden de Tan kuşum diye severdim. Devamında da dedim ki, “kuş ol oğlum uç gökyüzünde özgürce!”

Anladı mı anlamadı mı bilmiyorum ama tek kelime ile “Tamam” diyerek cevap verdi.

Sonra giderek kötüleşti, bilinci azaldı, nefes alması zorlaştı, oksijen takviyesi yapılmaya başlandı. Nihayetinde yoğun bakıma kaldırıldı.

Neyse ki yoğun bakımdakiler bize izin verdi yanında olmamız için.

Son gece ben de annesiyle yanında kaldım. Diyaliz makinasına bağladılar uzunca, böbrekler iflas etmişti artık. Sabah 7 gibi önce tansiyonu hızla düştü ve ardından küçük kalbi durdu.

Bizi hemen dışarı aldılar, ikimiz dışarda ağlaşırken biraz sonra gelip, “5 dakika kalp durdu ama geri getirdik, ancak entübe etmek zorunda kaldık” dediler.

Kuzum artık bilinçsiz öylece yatıyordu.

Eve uğradığımızda destek için bizde kalan kayınvalidem tam o kalbinin durduğu anlarda evin içine iki kumrunun girdiğini ve salonda bir kaç tur attıktan sonra çıktıklarını söyledi.

Şok oldum. Çocuğum sözünü tutmuş, bize bir işaret göndermişti. Gelmeyi çok istediği evine sonunda gelmişti.

Evimizin balkon kapısı genellikle açık dururdu, balkona gelen kumrulara da ekmek kırıntıları verirdik. Ama 15 yıldır evin içine hiç girmemişlerdi.

Tam da oğlumun kalbinin durduğu anda eve girmeleri sadece bir tesadüf olamazdı bence.

En azından öyle düşünmeyi ve inanmayı tercih ediyorum. Acımı biraz olsun hafifletiyor.

Tan kuşumuzu entübe edildikten iki gün sonra sabaha karşı 04.40’ta kaybettik.

Bunun acısını anlatmaya gerek yok. 12 yaşını doldurmasına 19 gün kalmıştı. Melek gibi bir çocuktu. Bizi, tüm hastalığı boyunca bir gün olsun üzmedi. Hep iyimserdi, son anına kadar “iyileşeceğim, ben iyiyim” diyordu.

Yüzmeyi, evini, Seferihisar’daki sitemiz Doğankent’i özlüyordu. 6 saat denizde kalacağım diyordu.

Çok mutlu bir çocuktu, her güzel geçirdiği günden sonra “Bugün benim hayatımın en mutlu günü” diyordu.

Yalan ve küfür nedir bilmezdi. Bir şeyin gerçeğini öğrenmek için Tan’a sormak yeterliydi. Ben küfür ettiğimde bana kızardı. Sigara ve içki içmemize hep karşı çıkardı.

Dinozorlara her çocuk gibi düşkündü ama o daha fazla derinleşmişti. Dünyanın doğa tarihini filan ezberlemiş, dinozor türlerini, nerelerde yaşadıklarını hep öğrenmişti. Büyüyünce de paleontolog olmaya kararlıydı. Önce jeoloji okunacağını sonra yüksek lisans olarak paleontolojiye geçileceğini de öğrenmişti. Kuşları da dinozorların torunu oldukları için çok severdi. Origami yapardı kuşlar ve dinozorlar.

Bir yaş büyük ablasıyla çok yakındı. Hastanede ablasını sayıklıyordu, neyse ke son anlarından birinde ablasını özel izinle odasına aldık. O sevinci görülmeye değerdi. “Canım ablam” diye kuş gibi kanat çırpmıştı onu görünce.

Sevgi dolu bir çocuktu Tan, hiç kötülüğü yoktu, kimseyi incitmezdi. Çok kibardı. Hemşirelere ayrı ayrı teşekkür eder, kızdığında bile nazikçe ifade ederdi. Gazze’de öldürülen çocuklar için üzülürdük birlikte. Kötü insanlara çok kızardı.

Hiçbir baba ve oğul, bizimki kadar sevgi sözcükleri kullanmamıştır eminim. Her okula bıraktığımda arabada her ikisinin de ellerini tutar, “Siz var olan çocuklardan en iyisisiniz, sizi sonsuz çok seviyorum” derdim. Onlar da birer birer karşılık verirdi aynısıyla.

İlik nakli sonrası kan grubu da değişmişti. 0 RH pozitif olan kan grubu, benim 0 RH negatife dönmüştü. Trombositleri düştükçe kan ihtiyacı oluyordu. 0 negatif trombosit bağışçısı bulmak çok zorlaşmıştı.

O süreçte her gün ihtiyaç oluyordu. Hiç tanımadığım insanlar gelip trombosit veriyorlardı. Babasının cenazesinden kalkıp gelen yüzme öğretmeni Tankut bey, fedakar polisler Hüseyin ve Hasan, öğretmenler Alper Erkan beyler ve Doğankent’ten Buğra kardeşim ve diğerleri, ne zaman gerek olsa koşa koşa gelip trombosit bağışında bulundular. Hakları ödenmez. O iyi insanları tanımak bir teselli oldu.

Onu hiç yalnız bırakmayan, oğlumun okulu Özel Ege Lisesi’nin tüm kadrosu, vefakar dostlarım Enis Musluoğlu, Salih Soysal ve Volkan İnan, desteğini hiç esirgemeyen Cem Amiral ve tüm aile ve dostlarımız da hep yanımızda oldu.

Eşimin çabası inanılmazdı. Neredeyse iki yıl boyunca hiç uyku, dinlenme bilmeden her anında oğlumuzun başında oldu. Eşimin ailesi de bir an bile bizi yalnız bırakmadı. Annem ve kardeşim de öyle.

İzmir Şehir Hastanesi’ndeki doktorlar, hemşireler ve hastabakıcılar da yaklaşık iki sene boyunca Tan için çok çırpındı. Ama olmadı. Hiç bir zaman karamsar olmayan küçük Nemeçek’im sonunda melek oldu.

Acımızla ölene kadar başbaşa olacağız elbette. Ama onu hep yanımızda hissediyoruz. Zaten işaretini de söz verdiği gibi gönderdi kuzum.

İnsanlar ölümlü, sevgi ölümsüzdür.

İyilik doğurgan, kötülük kısırdır.

Tankuşum çok sevdi ve çok sevildi.

Ama bizi de çok ağlattı ve hep ağlatacak.

3 Eylül 2026’da, usulca gitti güzel oğlum, sessiz gecenin koynuna…

Kaynak: Yazının aslına Hüseyin Vodinalı’nın Substack sayfasından ulaşabilirsiniz.

Doğu Ekonomik Forumu’nda gündem yeni ticaret rotaları

Okay Deprem yazdı…

Seneledir Rusya’nın Pasifik Okyanusu kıyısındaki en büyük kenti Vladivostok’ta düzenlenegelen “Doğu Ekonomik Forumu” (DEF) bu sene de tam 1 Eylül itibariyle binlerce ziyaretçisine kapılarını açtı. Ondan hemen öncesinde Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te toplanan Şanghay İşbirliği Örgütü üye, gözlemci ve olası aday ülkelerin delagasyonlarının bir kısmı dsa, Kırgız başkentindeki buluşma sona erer ermez, Rusya’nın forumun her yıl organize edilegeldiği şehrine uçtular. Aynı zamanda Asya’nın en büyük iktisadi etkinliklerinden birisi olan DEF’te bu sene de gündem oldukça yoğun ve yüklü. Dahası, Avrasya’nın motor gücü ekonomileri özellikle bu yıl, hem devasa kıtayı hem de toplamda global ekonomik dengeleri giderek daha fazla değiştirecek sayısız ticaret anlaşmasına imza atıyor ve kritik kararlar alıyorlar. Bir kere en başta ev sahibi ülke Rusya Federasyonu’nun ekonomisini, her yıl oranı artacak biçimde daha fazla Asya ve Afrika ülkeleri yönünde yapılandırmakta olduğu görülüyor. Bununla birlikte ziyaretçi ve gözlemciler, önceki yılki mütevazi büyüme oranına rağmen “Rus ekonomisinin bu seneden itibaren daha istikrarlı bir büyüme yönelişine geçeceğinin kuvvetli sinyallerinin alındığını” belirtiyorlar.  

TARİHİ GELİŞME

Son yıllarda geniş Avrasya havzasındaki dinamik ekonomik eğilimlere yakından bakıldığında ev sahibi ülkenin “Küresel Güney” ve Doğu pazarlarında “kilit oyuncu” statüsünü pekiştirdiği ileri sürülüyor. Gerçekten de özellikle son 10-15 yıldır küresel ticaret akışlarının Batı ülkelerinden giderek Asya ve hatta Afrika’ya doğru yön değiştirmekte olduğunu, her iki kıtanın da, ancak bilhassa birincisinin rekor düzeylerde ticaret hacmine ulaşmakta olduğunu ve dahası ve belki de en önemlisi, dünya tarihinde yüzyıllar sonra yepyeni lojistik rotalarının oluşturulduğu ifade edilmekte. Burada tam olarak bahsediyor olduğumuz yeni gerçekliğin en güncel simgesi muhtemelen, Çin’den yola çıkan büyük tonajlı bir geminin “Kuzey Deniz Yolu” üzerinden geçip önceki günlerde Rusya’nın meşhur Murmansk limanına varması oldu. Bu ticari sehayat; nam-ı değer “Arktik Koridoru”nun, Asya’daki üretim merkezlerini Rusya’nın sanayi ve ticari merkezlerine bağlayan geleneksel güney rotalarına gerçek anlamda ve güvenli bir alternatif haline geldiğini kanıtlamaya başladı. İşte DEF, dünya ticari – lojistik ve haliyle ekonomi tarihini kökten değiştirecek gelişmelerin ve dönüm noktalarının yaşandığı bir dönemde düzenleniyor bu yıl. Her sene Güney Asya ülkelerinden daha çok yatırım çeken Vladivostok’ta çok kutuplu dünya ekonominin mimarisi oluşturulurken, Asya-Pasifik bölgesinden ve Afrika kıtasından yüzlerce heyetle karşılıklı, şimdiden milyarlarca dolarlarla ölçülen ticaret sözleşmeleri imzalanıyor. Şimdi de, yaşanan değişimlerin ölçeğini tam olarak yansıtan ve toplam dört ana temaya ayrılan bu yılki forum gündemine ve programların içerine detaylıca bakalım. 

NELER KONUŞULDU?

DEF’in sabahtan akşama kadar tam dört gün boyunca sürmekte olan oturum, toplantı ve diğer etkinliklerinin temel üst başlıkları, alt başlıkları ve de kısa içerikleri özetle şunlar:

1. Çok kutuplu bir dünyada uluslararası işbirliği ve ticari diyaloglar: “Rusya – Çin”, “Rusya – Hindistan”, “Rusya–ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği)” ve “Rusya – Afrika” formatında toplantılar. Birliklerin entegrasyonu: EAEU (Avrasya Ekonomik Birliği) ve BRICS’in gündemlerinin birleştirilerek tek ve kesintisiz bir ekonomik alan oluşturulması. Yeni finansal sistem: İlgili ülkeler arasında bağımsız ödeme mekanizmalarının geliştirilmesi ve ulusal para birimleri üzerinden ödemelerin genişletilmesi.

2. Lojistik ve bağlantı altyapısı – Kuzey Deniz Yolu: Liman altyapısının, ticari buzkıran filolarının ve yıl boyunca seyrüseferlerin arttırılması. Baykal–Amur ve Transsibirya demiryolu hatlarının modernizasyonu: Doğu demiryolu hattının taşıma kapasitesinin genişletilmesi. Ulaşım koridorları: Rusya’nın Çin ve Asya’daki “dost ülkelerle” olan hudutu boyunca yeni lojistik merkezlerin oluşturulması.

3. Teknolojik egemenlik ve endüstriyel büyüme – Ortak inovasyonlar: Mikroelektronik ve robotik sahalarında teknoloji transferi ve ortak girişimlerin oluşturulması. Enerji ittifakı: Petrol, gaz ve kömür tedariklerinin yeniden yönlendirilmesi ve nükleer enerji alanında müşterek projeler. Dijital entegrasyon: Siber güvenlik, yapay zeka ve “bulut bilişim” alanlarında iş birliği.

4. Yerel bölgelerin geliştirilmesi ve Uzak Doğu’nun insan sermayesi: Sonuçların özetlenmesi ve uzmanları çekme programlarının ölçeklendirilmesi. Şehirlerin master – planları: Uzak Doğu’nun mühim kentsel alanlarının finansmanı ve yenilenmesi. Turistik potansiyel: Yeni tatil bölgelerinin teşkil edilmesi ve de Asya ve Afrika ülkeleri ile Rusya arasındaki vize rejiminin kolaylaştırılması. 

ASYA-AFRİKA İLETİŞİMİNİN KİLİT ALANLARI

“Uzakdoğu Federal Üniversitesi”nin kampüsünde düzenlenen DEF’teki tartışma, görüşme ve buluşmaların ağırlık noktalarının ilk sıralarında Güneydoğu Asya başta olmak üzere, geniş Avrasya hinterlandındaki yeni lojistik merkezlerin yapılandırılması ve mevcutların da geliştirilip entegrasyonlarının ilerletilmesi geliyor. Bu kapsamda Çin ie Rusya arasındaki ticari görüşmeler ve ilgili anlaşmalar öncelikli olarak elektronik, otomotiv endüstrisi, enerji kaynaklarının tedariki, Kuzey Deniz Rotası (Murmansk-Şanghay) ve de Blagoveşçensk / Zabaykalsk sınır geçiş kapıları ve gümrük noktaları üzerine odaklanmış. Rusya ile Hindistan arasındaki konu başlıkları ise petrokimya, ilaç, gübre, savunma sanayi, Kuzey – Güney Uluslararası Taşımacılık Koridoru üstüne yoğunluk kazanmış durumda. Bunun dışında ise, Afrika ülkeleri ile Rusya arasındaki temaların merkezinde ise gıda, tarım makineleri ve madencilik endüstrisinin geldiği görülüyor. 

‘EKONOMİK EGEMENLİK VE BAĞIMSIZLIK’

DEF boyunca hakikaten de fark ediliyor ki, Rusya’nın  “ekonomik egemenlik ve bağımsızlığı” artık teorik bir kavram veya tek taraflı hayal olmanın çok ötesine geçip gerçekliğe dönüştüğü savunuluyor. Vladivostok’taki ekonomik forumun; Güney Asya limanlarından Arktik Okyanusu üzerinden Murmansk ve Saint Petersburg limanlarına kadar yapılmaya başlanan düzenli ticari gemi seferleri, yine Rusya üstünden de geçen Çin’in yeni kuşak-yolunun Novorossiysk Limanı’na bağlanması, ülkenin sadece yeni yaptırım ve abluka koşullarına fazlasıyla uyum sağlamadığını, ama dahası ve aynı zamanda Çin başta olmak üzere en yakın büyük ticari partnerleriyle beraber yepyeni bir küresel ekonomik haritanın oluşum sürecine öncülük ettiği ileri sürülüyor.

Çağrılanlar

Elif Kır yazdı…

Atam düşmanı kovdu, bu yurdu bize armağan etti. Atatürk düşmanı kovdu kovmasına da bu düşman neredeydi, ne yaptı, Türk ordusu nerede vuruştu, kaç ayda kaç yılda kovdu düşmanı? Atatürk büyük askerdi ama neden? Nasıl?

Ankara’dan yola çıkıp İzmir istikametinde araba yolculuğu yaptıysanız, önce Polatlı’dan sonra Eskişehir-Sivrihisar’dan, daha sonra Afyon’dan, Kütahya’dan yolunuz geçti. İstanbul’dan yola çıkıp güneye gittiyseniz belki Bozüyük’ten, Kütahya’dan yolunuz geçti. Az biraz tarih bilginiz varsa etrafınıza bakıp bu dağlarda, tepelerde, bu koca arazide nasıl savaş olmuş, bu uçsuz bucaksız topraklarda düşmanı nasıl yenmişiz diye düşünmüş olabilirsiniz. Üstelik uçak desen yok denecek kadar azdı o dönem. Onu da şimdiki gibi düşünmemek lazım. Tren desen, toprağımızdan geçen raylı sistemin işletmesi bize ait değildi büyük ölçüde. Yol desen asfaltta gitmek gibi değil. Bırak otomobili kağnı gidebilse büyük şans… Buralarda yürünür mü? Kah güneşin altında kah yağmurun… Havası gündüz nasıldır, gece nasıldır? Tüm bu soruların en azından birkaçı zihninizde belirdiyse eğer, peşinden gidin lütfen bu merak zincirinin. Sonunda varacağınız yer, binlerce vatan evladının gençliğini, hayallerini, sevdalarını, ömürlerini gömdüğü; gözyaşıyla, terle, kanla suladığı, ama onuru ve haysiyeti silinemez şekilde bu yurdun havasına, toprağına, ovasına ve dağına kattığı o kutsal topraklar olacaktır.

“O kutsal topraklara nasıl giderim, nasıl gezerim, bir anlatan yok mu” diye soracak olursanız sanırım Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en şanslı zamanına denk geldiniz. Evet son cümlem yanlış yazılmadı. Sayın Selim Erdoğan, Sayın Fuat Serdar Aydın ve ekipleri yıllardır canla başla bu toprakları adım adım dolaşıp, harp ceridelerini tabiri caizse hatmedip, hem Türk hem Yunan arşivlerini tarayıp, arazide doğrulamasını yapıp Türk çocuğuna kendi tarihini anlatmayı görev edinmişler. Durumdan vazife çıkarmışlar bir nevi. Üstelik bunu gönüllü şekilde, vatana ve onbinlerce kefensiz yatana bir borç olarak görüp canla başla, kendi imkanlarıyla yapıyorlar.

26 Ağustos 2026 sabahı, gönlü yüreği vefa dolu, belki sayıca bir avuç ama manevi adanmışlığı yüksek bir ekip olarak, Mürettep Müfreze gönüllüleri ile Selim Erdoğan ve Fuat Serdar Aydın’ın öncülüğünde, saat 05.00’te Kocapınar Sargıyeri Şehitliği’nden yola çıkıp 15. Tümen’deki atalarımızın takip ettiği rotayı yürüyerek, sabahın ilk ışıklarıyla Tınaztepe’ye vardık. Güneş doğmuştu doğmasına fakat 104 yıl önce o gün başlayan ve Türk’ün tarihteki en organize büyük savaşı zaferle sonuçlanmasa yine doğar mıydı? Yol boyu yürürken sohbetler edilmiş, çoğu zaman düşmeden yürüyebilmek için etrafa bile doğru düzgün bakamadan önümüze bakmamız gerekmişti. Fakat 104 yıl önce aynı yolu yürüyenlerin çoğunu kurşun, kan ve ölüm bekliyordu o yolun sonunda. Biz onlar sayesinde o dağın eteğinde güvende olduğumuzu bilerek yürürken, ses çıkarırken, gökyüzüne bakıp yıldızların ve dolunaya dönen ayın tadına varırken, onlar hilalin karanlığında toprakla bütünleşmiş bir sessizlikte yola çıkmış, onlardan önce başlayan top ateşinin gürültüsü bir yanda sevdiklerini son kez gözlerinin önüne getirmişlerdi belki. Empati yapmamak ne mümkün!

Tınaztepe’de mevzileri gördük, Türk ordusunun ne şekilde hücum ettiğini dinledik. Her şeyden öte, bastıkları toprağın nasıl olduğunu, ortalığın bitki örtüsünü, coğrafi şartlarını gördük. Havanın gece nasıl soğuk olduğunu ve güneş doğunca nasıl ısındığını, kış ve yaz mevsiminin saatler içinde art arda nasıl yaşandığını deneyimledik. Atatürk’ün o meşhur fotoğrafında Kocatepe’de neden kışlık palto giydiğini anlıyorsunuz mesela. Ama bence en eşsiz kazanım; o uçsuz bucaksız, yer yer dağlık yer yer çukur olan coğrafyada, adeta sarı bir denizi andıran o bozkırda, kilometrelerce kare alanda nasıl organize olduğumuzu, coğrafyanın en ufak planlama eksikliğini ve öngörüsüzlüğü nasıl acımasızca cezalandıracağını idrak ettiğiniz noktada, Atatürk neden Atatürk, komuta kademesi neden çok büyük iş yaptı, vuruşan erin kahramanlığı, çevredeki köylünün fedakarlığı, her şeyi unutamayacak şekilde içselleştiriyor olmanız.

Boztepe eteklerine vardığımızda ise ormanlık arazinin ortasında yatan 12 vatan evladının ebedi istirahatgahına ulaştık. Hem saygı duruşunda bulunup İstiklal Marşımızı okuduk hem de dua edip rahmet diledik ruhlarına. Uzmanlarımız, detaylı ve hassas çalışmalarının sonucunda şehitlerimizin künye bilgilerine ulaşmışlardı. Hatırladığım kadarıyla aralarında Samsun Çarşambalı, Ankaralı, Çorumlu ve Amasyalılar vardı. En yüreğimi sızlatan, 1922 yazında şehit olan atalarımızın çoğu 1900, 1901 doğumluydu. Yirmi yıl sürmüş ömürlerinin denk geldiği dönem gerçekten insanın yüreğini burkuyor. Bireysel hayatlarınızı, o yaşlarınızı, o yaşlara dair hayallerinizi düşünürseniz şayet yapılan fedakarlığın boyutu çok daha iyi anlaşılıyor. Üstelik bu insanlar, kendi yerlerinden yurtlarından çıkıp belki hayatları boyunca görmedikleri, iklimine ya da coğrafyasına bile alışık olmadıkları fakat vatan bildikleri topraklarda kendilerinden 100 sene sonra doğacak, yaşayacak o hiç tanışmadıkları insanların yirmili yaşları, kendilerininkinden farklı, refah içinde olsun, kendi bayrağının gölgesinde geçsin, insanlık onuruyla bezeli kalsın diye savaşarak, dövüşerek, yiğitçe canlarından geçtiler.

Atalarımıza ne kadar minnet etsek, onlar için ne kadar dua etsek az. Gezi biterken, kulaklardan silinmeyen ve zihinde yankılanan o söz Fuat Serdar Aydın’a aitti:

“Siz buraya gelmediniz, siz buraya çağrıldınız”.

30 Ağustos Zafer Bayramımızı en içten şekilde kutluyor, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, bu vatanın her karışında ve bir zamanlar vatan olmuş
her coğrafyada toprağa mukaddes kanını içirmiş tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Saygılarımla.

ABD ve İsrail, ‘ortaklık’ masalları altında Türkiye’nin ‘silahsızlandırılmasını’ hazırlamaya çalışıyor

Okay Deprem yazdı…

Türkiye epeydir Ortadoğu’da öncü bir rol oynamayı amaçlıyor ve bölgede düzeni sağlamak istiyor. Bu basit ve temel sonuca varabilmek için, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamadan yola çıkmak bile yeterli olacaktır. Erdoğan bir kez daha, Ankara’nın Ortadoğu’da “kanlı senaryoların hayata geçirilmesine izin vermeyeceğini” söyleyip açıkça, İsrail’in Filistinlilere karşı devam eden soykırımına ve Tel Aviv’in Lübnan ile Suriye’ye yönelik sinsi saldırganlığına göndermede bulundu. Bu beyanat, Malazgirt Savaşı ve Anadolu’nun fethinin başlangıcının 955. yıldönümü anısına düzenlenen etkinlikler çerçevesinde verildi.  

ABD’NİN ‘BASKIN ÜLKE’ OLARAK GÖRDÜĞÜ İSRAİL’E HER TÜRLÜ SİLAH MÜBAH LAKİN TÜRKİYE’YE HAYIR!

Bazı birtakım uluslararası uzman ve yorumculara bakılırsa Ankara’nın bölgede önüne koyduğu siyasi-askeri ve stratejik hedeflere ulaşması uzak ara hiç de kolay değil, çünkü ona İsrail açıkça, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ise örtülü olarak karşı. Ne Amerikalıların ne de İsraillilerin güçlü bir Türkiye’ye ihtiyaçları olduğunu adeta yedi alem uzunca süredir biliyor, çünkü Washington her şeyden önce bölgenin “baskın ülkesi” olarak her zaman İsrail’i göregelmiştir. Bu çerçevede, Yahudi devletine beşinci nesil F-35 savaş uçakları da dahil olmak üzere sınırsız miktarlarda en yeni Amerikan silahları geldi ve gelmeye de devam ediyor. Ancak Türkiye’ye Amerikalılar, çeşitli uydurma bahanelere atıfta bulunmak suretiyle söz konusu uçakları bilindiği gibi bir türlü vermiyorlar. Her şey, askeri güç dengesini İsrail lehine değiştirmek için yapılıyor… 

‘BATI, TÜRKİYE’NİN DAHİL OLACAĞI BÖLGESEL ASKERİ İHTİLAFTA KKTC’Yİ ELE GEÇİRMEK İSTEYEBİLİR’

Yukarıda betimlenen gidişat deneyimli siyaset bilimciler, jeopolitoglar, diplomatlar ve diğer uzmanlar tarafından uzun süredir yakınen takip ediliyor. Bunlardan birisi de tarihçi Mehmet Perinçek. Batı’nın; Ankara’yı müttefiklerden mahrum bırakmak, konumunu zayıflatmak ve sonunda da Kuzey Kıbrıs’ı ele geçirmek emelleriyle, Türkiye’yi bir tuzağa doğru sürüklediğinden emin gözüken Perinçek, Türkiye’nin buna karşı koyamayabileceğini çünkü ABD’nin ona, “Made in USA” damgalı silahları İsrail’e ve NATO müttefiklerine karşı kullanmasını muhtemelen yasaklayacağı uyarısında bulunarak şunları dile getirdiği dikkat çekti geçtiğimiz günlerde:  

MEHMET PERİNÇEK: İRANLILAR, ABD VE BATI’DAN BAĞIMSIZ ASKERİ SİSTEMLER SAYESİNDE KAZANDILAR

“Şunu anlamamız gerekiyor ki, eğer Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma olursa, Amerikan uçaklarını veya hava savunma sistemlerini kullanamayız. Tüm bu tür ekipmanlar Washington’a bağlıdır. Eylül 2025’te İsrail Katar’a saldırdığında benzer bir şeyi gördük. İşte, Katar o zaman İsrail’e karşı Amerikan sistemlerinden istifade edemedi – bu çok büyük bir ders. Tıpkı İran’daki son savaş gibi… İranlılar, ABD ve Batı’dan bağımsız olan askeri sistemler sayesinde kazandılar. Ve şimdi Türkiye hükümeti Rus S-400 füzelerinden kurtulmak ve Amerikan sistemlerini satın almak istiyor. Onlar bu yolla Türkiye’yi İsrail’in saldırganlığından koruyabileceklerini düşünüyorlar, ancak bu tam tersine Türkiye’nin silahsızlandırılmasıdır.” Türk tarihçi, verdiği mülakatının devamında, ülkesinin ulusal çıkarlarının Çin, İran ve Rusya Federasyonu ile daha yakın ilişkiler kurulmasını gerektirdiğini sözlerine ekledi. 

İRAN’IN SURİYE’DEN AYRILMASINDAN SONRA “BÜYÜK İSRAİL”İN ÖNÜNDEKİ TEK ENGEL TÜRKİYE KALDI

Son yıllardaki olaylar gerçekten de, Tel Aviv’in Afrika’dan Kafkasya’ya kadar uzanan “Büyük İsrail”in yaratılması yönündeki malum hayalini tutarlı bir şekilde gerçekleştirmeye doğru ilerlediğini gösteriyor. İranlıların Suriye’den ayrılmasından sonra, bu geniş-bölgesel hegemonik planın hayata geçirilmesinin önündeki tek ciddi engel olarak Türkiye kalmış bulunuyor. Yahudi devletinin, sadık müttefiki ABD’yi de yanına alarak, Türkiye’yi kendi yolundan uzaklaştırmak için elinden gelen her şeyi ardına koymayacağı çoktan kesinlik kazanmış bir olgu. Aslında ilgili süreç çoktan başlamış gözüküyor: Türkiye’yi kendince itibarsızlaştırma peşindeki Tel Aviv işe sözde «Ermeni Soykırımı”nı tanımakla başladı. Hızını alamayan İsrail, Lübnan ve Suriye’de askeri tampon bölgeler oluşturdu ve dahası Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile düzenli ortak hava tatbikatları, silah tedariki ve istihbarat alışverişini içeren bir de yöresel askeri-stratejik-siyasi ittifak kurmaya soyundu. Yani açıkça Beyaz Saray’ın onayıyla Doğu Akdeniz’in Türkiye’yi kontrol altına almak ve İsrail’in çıkarlarını korumak için bir “arena” haline getirilmesi planlı şekilde gerçekleştiriliyor. 

‘MEKKE PAKTI’NA YAKIN VADEDE BANGLADEŞ VE İRAN’IN İŞTİRAK ETMESİ SÜRPRİZ OLMAYABİLİR

Yukarıda sıralananların hepsini bir araya getirdiğimizde, Türkiye’nin istikrarın bölgesel garantörü ve İslam Dünyası’nın çıkarlarının savunucusu olarak rolünün NATO’daki mecut üyeliğiyle giderek daha fazla çeliştiği pekala söylenebilir çünkü bazı ittifak ülkelerinin Arap topraklarındaki eylemlerinin çoktandır Müslümanların bilinçli imhası olarak görüldüğü İsrail hükümetine açıkça sponsorluk yaptığı bilinmez değil. Belki de tam da bu yüzden, bölgede bazılarının “İslami NATO” olarak adlandırdıkları başka bir askeri bloğun örgütlemesine başlanıldı bile. Burada bahsedilen tahmin edileceği gibi, 7 Ağustos’ta Mekke’de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan ve katılımcı ülkelerin Kuzey Atlantik Antlaşması’nın Beşinci Maddesi ilkesine benzer bir şekilde korunmalarını öngören “Mekke Paktı”. Bangladeş, çiçeği burnunda ittifaka katılma konusunu ele alırken, İran da böyle bir olasılığı göz ardı etmiyor… 

Ekran değişti tehlike büyüdü! Çocuklar dijital kuşatma altında: Denetim mekanizmasının hedefinde neden TV var?

Ekran değişti tehlike büyüdü! Çocuklar dijital kuşatma altında: Denetim mekanizmasının hedefinde neden TV var?
Dijitalleşmeyle birlikte çocukların ekran alışkanlıkları değişirken, karşı karşıya kaldıkları riskler de farklılaşıyor. Zamanlarının büyük bölümünü sosyal medya platformlarında geçiren gençler;...Devamı için tıklayınız

Rus ‘muhalifler’ seçimlere savaş mı açtı?

Okay Deprem yazdı…

Rusya parlamentosu’nun alt kanadı Devlet Duması’nın yaklaşan eylül ayının ikinci yarısında seçimleri gerçekleşecek. Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin medyasında ilgili seçimlerin gayrimeşru olarak tanınması için şimdiden dikkatlice koordine edilmiş bir kampanya yürütüldüğü gözleniyor. Bu enformasyon saldırısının araçlarından birisi de tahmin edileceği üzere, ülke dışına çıkmış bulunan Rus muhalifler. Bunlardan bazıları bilindiği gibi çok uzun zaman önce vatanlarını terk etmişti, geri kalanları ise şubat-Mart 2022 döneminde Rusya’dan göç etmişlerdi. Ama bu durum onların her nedense ve halen, Rusya Federasyonu seçim sistemini itibarsızlaştırma yönünde güçlerini birleştirmelerine engel olmuyor. Ve bu hakikaten de asılsız bir iddia değil. Söz gelimi, sadece resmi veriler dahi baz alındığında, Kremlin’e muhalif “Yolsuzlukla Mücadele Vakfı”nın (FBK) eski başkanı Leonid Volkov’un, Avrupa’da ikamet ettiği mahalde birkaç yıl önce 540.000 avro değerinde iki katlı bir ev satın aldığı hatırlanacaktır. Putin’in yurt dışına kaçan diğer muhaliflerinin de pek “yoksulluk çekmedikleri” belirtilebilir: FBK’nın eski çalışanlarından İvan Jdanov, Yulia Navalnaya (hapishanede ölen ünlü muhalif siyasetçi Aleksey Navalni’nin dul eşi), Devlet Dumasının eski milletvekilleriden İlya Ponomarev, eski satranç şampiyonu Garry Kasparov, emekli petrol patronu Mikhail Khodorkovski ve rejim değişikliği talep eden diğerleri gibi… Hepsi de Rusya’nın Batı siyasetine geri dönmesini, Ukrayna ile savaşta yenilmesini ve ardından da ülkenin muhtemel birkaç sözde egemen cumhuriyete bölünmesini savunageliyor.

GÖRECE MADDİ REFAHLARI KENDİ VATANLARINA BİR ŞEKİLDE SIRT ÇEVİRMELERİ SAYESİNDE OLMASIN?

Bu insanlar kendilerini birer büyük stratejistler sanıyor olabilirler, ancak şu anda zorunlu olarak bulundukları ortamda siyasi göçmenlere artık çok da saygıyla değil, fakat tersine, olabildiğinde tersi duygu ve düşüncelerle bakanların sayısının hiç de az olmadığını biliyor olsalar gerek. Çevrelerindeki pek çok kişi, kavuştukları görece maddi refahlarının kendi vatanlarına bir şekilde sırt çevirmek sayesinde olduğunu anlayıp görebiliyor. Ve benzer grupların günümüzde her yerde giderek daha çok hor görülüp dışlandıklarına tanık olunuyor… Yukarıda tasvir edilen politize karakterlerin gerçek siyasi mücadele yerine adeta “yabancı hibeler” uğruna çekişmede daha başarılı olduklarını düşünenlerden ünlü Slovak toplumsal aktivistlerden ve aynı zamanda eski Slovakya Yüksek Mahkemesi Başkanı Stefan Garabin bakın bu konuda neler dile getiriyor: 

STEFAN GARABİN: YURTDIŞINDAKİ MUHALİF FİGÜRLERİN ÇABALARI RUSYA SEÇİMLERİNİ ETKİLEMEZ

“Elbette, burada asıl rolü para oynuyor. Onların rekabetinin bir diğer nedeni ise, bu kişilerin artık kamuoyunun ilgisini çekememesi gerçeği. Bu onların şişirilmiş özgüvenlerini yok ediyor. Onlar, çoktan kaybolmuş olan zirveye geri dönmek istiyorlar. Dünya değişti, öncelikler değişti ve Rusya, hızla tam ekonomik, finansal ve sosyal bağımsızlığa doğru ilerleyen güçlü bir dünya gücü haline geldi. Zaten askeri bir güçtü… Muhalif figürlerin hatalı yaklaşımının özü, eleştiriyi toplumdaki ve devlet yönetimindeki eksiklikleri düzeltme girişimi olarak değil, ama yalnızca Batı’nın hizmetinde kişisel bir siyasi kariyer aracı olarak düşünmeleridir. Samimiyetsizlik, onların her şeye karşı içlerindeki Rus nefretinin bir sonucu. Kendilerini Rus halkının bir parçası gibi hissetmiyorlar… Kendilerini Rusya’nın “liderleri” olarak gösteren kişiler, uzun zamandır itibarsızlaştırılmış figürlerdir ve Rusya Federasyonu vatandaşlarının seçimini etkileyemeyeceklerdir… ” 

İTİBARLARININ BU DENLİ DÜŞMÜŞ OLMASI, SPONSORLARININ FİNANSE ETMEYİ REDDETMESİNE YOL AÇIYOR

Yıllardır süregelen mülteci yaşamları nedeniyle epey bir yıpranmış ve yaşlanmış bulunan Rus muhalif şahsiyetlerin, kuvvetle muhtemel aldıkları “telif ücretler” karşılığında, gürültülü ama bir o kadar da etkisiz bir bilgi-propaganda kampanyası yürüttükleri izleniyor. Batı’nın sağladığı parasal kaynaklar uğruna çıkan kavgalarla bağlantılı iç çelişkiler ve de “liderlerin” bir türlü koordineli bir çalışma organize edememesi, Devlet Duması seçimleri öncesinde faaliyetlerinin düşük verimli olmasına yol açıyor gibi. Kimilerine göre itibarlarının o denli düşmüş olmasından kaynaklı olarak, bazı Batılı sponsorlar artık başarısız muhalifleri finanse etmeyi reddediyor – tıpkı Amerikan USAID programında görüldüğü gibi… Eğer Brüksel, Londra ve Washington’un bu güçleri Rusya toplumunu istikrarsızlaştırma mekanizması olarak kullanma planları bir şekilde hâlâ mevcutsa, o zaman onların sancağı altında birleşenler bu planlarda sadece “tek kullanımlık bir araç” olarak yer alabilirler gibi gözüküyor. Kendilerini adeta “cennet bahçesi” havasında gören AB ile ABD’nin, skandal yaratmakla meşgul “sürgündeki” muhalifleri günü gelince eşit haklara sahip “partnerler” olarak göreceklerini varsaymak ise gerçekten komik bir senaryo olurdu…

Vicdanın kurumsallaşması ve madenciler

Vicdanın kurumsallaşması ve madenciler 23.08.2026 Diken

Doruk Madencilik işçileri bedenlerini ortaya koyarak "Açız, yoksuluz, çıplağız" sözüyle topluma ve devlete şunu öylemiş oldular aslında: ‘Bu hakkın ihlali bizim hayatımızı, bedenimizi ve geleceğimizi etkiliyor.’

The post Vicdanın kurumsallaşması ve madenciler appeared first on #site_linkat 23.08.2026 .

Su da mı içmeyelim?

Ahmet Akbay yazdı…

Bilimsel olarak su, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan (H₂O formüllü), renksiz, kokusuz ve tatsız bir kimyasal bileşiktir. Ancak suyu yalnızca kimyasal bir bileşik olarak tanımlamak yeterli değildir. Su; insanlar, hayvanlar ve bitkiler başta olmak üzere yeryüzündeki tüm canlıların yaşamını sürdürebilmesi için vazgeçilmez bir yaşam kaynağıdır.

İnsan vücudunun yaklaşık yüzde 50–60’ı sudan oluşur. Hücrelerin çalışması, besinlerin sindirilmesi, vücut sıcaklığının dengelenmesi, kan dolaşımı ve organların sağlıklı şekilde görev yapabilmesi suya bağlıdır. Bilimsel araştırmalar, insanın susuzluğa yalnızca birkaç gün dayanabildiğini; uzun süreli susuzluğun böbrekler, beyin, kalp ve diğer organlarda ciddi hasarlara yol açabileceğini ortaya koymaktadır.

Yağmur gökten yağar ve yeryüzünü ayırt etmeksizin sular. Tarladaki ekini, ormandaki ağacı, kırdaki çiçeği, karıncayı, kuşu, deveyi ve insanı aynı rahmetten faydalandırır. Eski büyüklerimizin yağmura “rahmet” demesi boşuna değildir. Çünkü yağmur, hiçbir canlı arasında ayrım yapmadan yaşamı devam ettiren en büyük nimettir.

Su, keyif veren bir içecek değildir; rakı değildir, şarap değildir, alkol değildir. İçildiğinde insanı sarhoş etmez. Fakat bir damla su olmadan yaşam da olmaz. İnsan yaratılışının en temel ihtiyaçlarından biri sudur. Bu nedenle su, ticari kazanç hırsıyla değerlendirilmesi gereken sıradan bir ürün değil, korunması gereken ortak bir yaşam kaynağıdır.

Dün belediyenin bir büfesinden 0,5 litrelik bir şişe suya 30 TL ödedim. Aynı gün akşam saatlerinde bir tatlıcıda 1 litrelik su için 60 TL istenmesi vicdanları rahatsız eden bir durumdur. Su gibi hayati öneme sahip bir ürünün fahiş fiyatlarla satılması hem ahlaki hem de vicdani açıdan sorgulanması gereken bir konudur.

Ne diyelim… Eğer ticari işletmelerde bir bardak suyu bile 5 TL’ye içmek zorunda kalıyorsak, garibanın hâline gerçekten üzülmemek elde değildir. Oysa su konusunda fakir bir ülke değiliz. Dağlarımızdan şırıl şırıl sular akıyor. Peki, milli varlığımız olan su kaynakları nasıl oldu da küresel sermayenin elinde bu kadar ulaşılmaz hâle geldi?

Tarım ve Orman Bakanlığı, halkın bir şişe suya ulaşmasını zorlaştıran fiyatları denetleyemez mi? Fahiş fiyat uygulamalarının önüne geçilemez mi?

Şehirlerde belediyelere de önemli görevler düşmektedir. Eskiden sokak başlarında bulunan çeşmeler bugün neden yok? İnsanların en temel ihtiyacı olan bir bardak suya ulaşmasını kolaylaştırmak belediyelerin de sosyal sorumluluğu olmalıdır.

Bugün dilimizden düşürmediğimiz “yardımsever bir milletiz” sözünü gelecek nesillere nasıl anlatacağız? Türk kültürü binlerce yıldır su hayrına büyük önem vermiş; kuyular açmış, köylerde ve şehirlerde çeşmeler inşa etmiş, hatta kuşların ve diğer canlıların bile su içebilmesi için hayratlar yapmıştır. Çeşmelerin üzerine de “İçene afiyet olsun.” yazıları yazılarak suyun paylaşılması teşvik edilmiştir.

Türk kültüründe ve özellikle köylerimizde suya ayrı bir değer verilirdi. Köy meydanlarındaki çeşmeler, ova yollarındaki su küpleri bunun en güzel örneklerindendir. Hayırsever insanlar bu küpleri gönüllü olarak doldurur, yoldan geçen herkes hiçbir karşılık beklemeden su içebilirdi. Su ikram etmek en büyük hayırlardan biri kabul edilirdi.

Ne yazık ki günümüzde insanlığın manevi değerleri zayıflarken, dün hayır olarak görülen birçok hizmet bugün ticari kazancın bir parçası hâline gelmiştir. Su da bunlardan biri olmamalıdır. Elbette suyun üretimi, şişelenmesi ve dağıtımının bir maliyeti vardır. Ancak bu durum, fahiş fiyat uygulamalarını haklı göstermez.

Pet şişe ambalajlı sulardaki fiyat artışları; nakliye, enerji ve diğer maliyetler gerekçe gösterilerek sürekli yükseltilmektedir. Ticaret Bakanlığı, su satışı yapan tüm işletmeleri düzenli olarak denetlemeli, gerekirse sabit fiyat makul fiyat uygulamaları geliştirmelidir. Özellikle ilköğretim çağındaki çocukların 0,5 litrelik bir şişe suya ülkenin her yerinde uygun fiyatla ulaşabilmesi sağlanmalı, zamlar ve fırsatçılık karşısında halk korunmalıdır.

Su, yaşam hakkının temel unsurlarından biridir. Bu nedenle marketlerde, lokantalarda, otellerde ve benzeri işletmelerde satılan içme sularına yönelik makul ve adil fiyat politikaları oluşturulmalı, fırsatçılığın önüne geçilmelidir. Su üzerinden aşırı kâr elde etmek yerine, herkesin temiz ve güvenli içme suyuna ulaşabilmesi esas alınmalıdır.

Çünkü su sadece bir ürün değildir.

Su, insana hayat veren, can veren en temel yaşam kaynağıdır.

Bu su fiyatları karşısında su’damı icmeyelim susuz mu ölelim?

Vesselam.

İbrahim Anlaşmaları ve karekök

Şükrü Göksoy yazdı…

Ortadoğu denklemini anlamak isteyenler, önce bu denklemin karekökünü görmek zorundadır. Çünkü görünen rakamlar, diplomatik cümleler, protokol masaları, alkışlar ve fotoğraf kareleri çoğu zaman hakikati gizler. Hakikat ise daha derindedir.

Bu denklemin karekökü İsrail’dir.

Amerika, Ortadoğu’dan çekilirken bunu açık bir yenilgi gibi göstermek istemiyor. Bir imparatorluk, çekilirken bile kendisine onurlu bir geri çekiliş sahnesi arar. Fakat bu çekilişin arkasında bırakmak istediği temel düzen bellidir: İsrail’in güvenliğini, meşruiyetini ve bölgesel merkeziliğini garanti altına almak.

İbrahim Anlaşmaları tam da bu nedenle sıradan bir diplomatik normalleşme metni değildir. Bu anlaşmalar, İsrail’i Ortadoğu’da yalnızlıktan çıkarmak, ona yeni güvenlik koridorları açmak ve Müslüman ülkelerin sessiz onayıyla bölgenin karekökü haline getirmek üzere kurgulanmış bir projedir.

Daha açık söyleyelim:

İbrahim Anlaşmaları, İsrail’in Ortadoğu’daki siyasi ve ahlaki sıkışmışlığını kurtarma girişimidir.

Pakistan “bu imza halkı ayağa kaldırır” diyerek geri duruyorsa; Suudi Arabistan bu yükü taşıyamıyorsa; hatta savaşlarla parçalanmış, baskı altındaki Suriye bile bu denkleme kolayca giremiyorsa, Türkiye’nin bu masaya nasıl bakacağı sıradan bir diplomatik tercih değil, tarihî bir imtihandır.

Çünkü Türkiye sıradan bir bölge ülkesi değildir. Türkiye, hem Batı ittifakının içinde hem İslam dünyasının hafızasında duran ağır bir devlettir.

Bu yüzden Türkiye’nin tavrı sadece diplomatik bir tercih değildir; aynı zamanda tarih, hukuk, vicdan ve millet hafızasıyla ilgilidir.

Akşamdan sabaha İsrail’e havlayan bir siyaset, sabah olduğunda İbrahim Anlaşmaları masasına nasıl oturabilir?

Eğer İsrail’e karşı çıkışınız hakikatse, bu anlaşmaya “evet” diyemezsiniz. Eğer bu anlaşmaya “evet” diyorsanız, gece boyunca yaptığınız bütün bağırışlar sadece iç siyasete oynanan ucuz bir tiyatrodur.

Gündüz diplomasi, gece hamaset olmaz.

Ya ilken vardır ya da rolün.

Amerika’nın zayıflığından güçlü ve bağımsız bir siyaset üretmek yerine; kölelik, yancılık, mezhepçilik ve sahte Abdülhamitçilik üzerinden ikbal arayan siyaset aklı, sonunda kendi ülkesini de kayıp riskiyle karşı karşıya bırakır.

Çünkü büyük imparatorluklar çekilirken, onların satrapları ya akıllanır ve milletine döner ya da efendisinin enkazı altında kalır.

Bugün mesele şudur:

Türkiye, ABD’nin Ortadoğu’dan çekilirken geride bırakmak istediği İsrail merkezli karekök denklemine mi girecek, yoksa kendi tarihî ağırlığıyla yeni ve bağımsız bir denklem mi kuracak?

Karekök ortadayken denklemi bozuyorsan, hukuk ortadayken adaleti çiğniyorsan, halkın vicdanı ortadayken meşruiyet arıyorsan; buna diplomasi değil, devlet aklı hiç değil, düpedüz dalyarakça siyaset denir.

Çünkü gerçekler yalın biçimde ortadayken; matematiği inkâr eden, hukuku eğip büken, tarihî hafızayı yok sayan kaba ve cahil siyaset aklına artık “yanıldı” denmez.

O noktada halkın argosu devreye girer.

Bu artık dalyaraklıktır.

İbrahim Anlaşmaları, barış adı altında İsrail’i bölgenin merkez değişkeni yapma projesidir. Bu projeye dahil olan her ülke, önce kendi halkının vicdanıyla, sonra tarihî hafızasıyla, en sonunda da kendi devlet aklıyla hesaplaşmak zorunda kalacaktır.

Çünkü Ortadoğu’da denklem basittir:

ABD çekiliyor.
İsrail korunmak isteniyor.
Müslüman ülkeler denkleme alınmak isteniyor.

Türkiye ise ya bu karekökün içine hapsedilecek ya da kendi denklemini kuracaktır.
Tarih, bu tercihi unutmaz.

Sağlık kime emanet? (2): Alt vekâlet

Onur Beden yazdı…

İlk yazımda tıp eğitimindeki “mesleki eğitim istismarı”ndan söz etmiş, sağlık sisteminin hem hekimi hem  vatandaşı yoran bir düzene dönüştüğünü anlatmaya çalışmıştım. Yazıyı da şu soruyla bitirmiştim:  Hastalığınız birilerine emanet ama sağlığınız kime emanet? 

Bu kez o soruya daha açık cevap vermek istiyorum ancak genel hatlarıyla değindiğim bir öneri sunarak  ülkemiz için yararlı olacağını düşündüğüm bir tartışma konusu açmak istediğimi baştan belirtmem  gerekir.  

Bugün sağlık sistemindeki birçok düğümün, hukukta zaten bilinen ama sağlık alanında henüz kurucu  ilke haline gelmemiş bir ayrımda toplandığını düşünüyorum: vekâlet ile alt vekâlet ayrımında. 

Mevcut sistemde hasta ile her hekim arasındaki ilişki ayrı ayrı ve doğrudan kuruluyor. Başınız ağrıdığında  bir uzmana gidiyorsunuz, mideniz ağrıdığında başka bir uzmana, cildinizde sorun çıktığında başka bir  hekime. Her biriyle yeni ve bağımsız bir ilişki kuruyorsunuz. Yani sistemin zihin dünyasında vekâlet var;  ama bu ilişkileri birbirine bağlayan, merkezileştiren ve yöneten bir alt vekâlet sistemi yok. 

Sorun tam da burada başlıyor. 

Çünkü her hekimle ayrı ayrı ilişki kurduğunuzda, o ilişkilerin toplamından kendiliğinden bir sağlık sistemi  doğmuyor. Tersine, ortaya parçalı bir yapı çıkıyor. Her uzman kendi alanından bakıyor, kendi branşının  mantığıyla karar veriyor, kendi penceresinden haklı gerekçeler sunuyor. Ama bu parçalar arasındaki  bağlantıyı kurmak çoğu zaman vatandaşa kalıyor. Hangi doktora önce gidileceği, hangi tedavinin daha  öncelikli olduğu, hangi tetkikin gerçekten gerekli olduğu… Bütün bunları hasta kendi başına çözmek  zorunda bırakılıyor. 

Yani vatandaş yalnızca hasta olmuyor; aynı zamanda sistemin koordinasyon yükünü de sırtlanıyor. 

Oysa sağlığın doğasına uygun olan şey bu değildir. Sağlık hizmeti, rastgele çoğalan doğrudan ilişkilerin  toplamı olamaz. Sağlık ancak bütünlüklü biçimde korunabilir. Bunun için de ilk ve asli ilişkinin tek bir  hekim üzerinden kurulması gerekir. 

Bence düşünmemiz gereken model şudur: Kişi öncelikle bir genel hekimle, pratikte çoğu durumda aile  hekimiyle bir vekâlet ilişkisi kurmalıdır. Bu hekim yalnızca hasta olduğunuzda başvurduğunuz biri  değildir; sizi tanıyan, yaşam koşullarınızı bilen, sağlık sürecinizi bütün olarak takip eden kişidir. Uzman  hekime ihtiyaç duyulduğunda ise hasta sıfırdan, dağınık biçimde yeni ilişkilere savrulmamalıdır. Uzman,  bu ana ilişkinin içinde, belirli ve sınırlı bir konuda devreye giren alt vekil olarak konumlanmalıdır. 

Böylece uzmanlık değersizleşmez; tam tersine yerli yerine oturur. Kardiyolog da, nörolog da,  endokrinolog da kendi alanında derinleşir. Ama birden fazla uzmanın devrede olduğu durumda  çelişkileri süzen, kararları bütüncül tabloya göre değerlendiren ve süreci taşıyan merkez genel hekim  olur. 

Bu değişiklik yalnızca teknik bir organizasyon önerisi değildir. Aynı zamanda halkçı, kamucu ve  cumhuriyetçi bir sağlık düzeninin temelidir. Çünkü vatandaşın sağlık hizmeti içinde kendi başına yön  bulmak zorunda kaldığı, doğru uzmana ulaşmanın kişisel beceriye ya da maddi güce dönüştüğü bir yapı  kamusal değildir. Olsa olsa piyasalaşmış bir hastalık sistemidir. 

Bugün doğrudan uzmanlarla kurulan dağınık ilişkiler sağlık hizmetini fiilen bir pazar düzenine  yaklaştırıyor. Parası olan daha hızlı hareket ediyor, daha çok uzmana ulaşıyor, daha fazla tetkik yaptırıyor.  Parası olmayan ise aynı sistemin içinde yönünü tek başına bulmaya çalışıyor. Böylece sağlık, hak  olmaktan uzaklaşıp giderek daha fazla sınıfsal bir avantaj alanına dönüşüyor.

Ama mesele burada bitmiyor. Çünkü halk yalnızca sağlık sisteminin kullanıcısı değildir; aynı zamanda o  sistemi taşıyacak hekimlerin çıktığı toplumsal zemindir. Bu yüzden sağlık sistemini konuşurken tıp  eğitimini dışarıda bırakmak mümkün değildir. 

Bir önceki yazımda söylemeye çalıştığım şey buydu: Tıp eğitimi bugün yalnızca bilgi aktaran bir süreç  değil, aynı zamanda bir eleme, yorma ve sınıflandırma düzeni haline gelmiş durumda. Altı yıl boyunca,  ileride büyük kısmını hiç kullanmayacağı ansiklopedik bilgiyi ezberlemek zorunda kalan genç bir insanın  aynı zamanda çalışarak hayatını sürdürmesi neredeyse imkânsız hale geliyor. Böylece tıp eğitimi fiilen  yalnızca maddi desteği olanların daha rahat tamamlayabildiği bir alana dönüşüyor. 

Bunun sonucu yalnızca öğrencilerin zorlanması değildir. Halkın kendi içinden hekim çıkarma imkânı da  daralır. Yani mesele yalnızca eğitim yükü değil; toplumun sağlık sistemine tıp eğitimi aracılığıyla  katılabilme hakkıdır. 

Eğer bir ülkede tıp okumak, ancak ailesinin maddi desteği güçlü olanların sürdürebileceği kadar ağır,  uzun ve ezbere dayalı hale gelirse, yarının hekimleri giderek daha dar bir toplumsal sınıftan çıkmaya  başlar. Bu da sağlık sisteminin kendi sınıfını yeniden üretmesi demektir. Halk sağlık hizmetinin yalnızca  muhatabı olur; kurucu unsuru olmaktan çıkar. 

Oysa kamucu ve cumhuriyetçi bir düzende olması gereken bunun tam tersidir. Halk, sağlık sistemine  yalnızca hasta olarak değil, hekim olarak da girebilmelidir. Tıp eğitimi zeki, çalışkan ve emek veren her  gencin erişebileceği bir yol olmalıdır. Bir Cumhuriyet düzeni, kendi hekimlerini yalnızca varlıklı ailelerden  değil, doğrudan halkın içinden çıkarabilmelidir. 

İşte bu nedenle tıp fakültelerinin amacı da yeniden düşünülmelidir. Eğer sistemin merkezi genel hekim  olacaksa, tıp fakültesinin temel amacı da uzmanlığa hazırlanan öğrenci değil, sağlığı yöneten hekim  yetiştirmek olmalıdır. Eğitim; ansiklopedik ayrıntılarla öğrenciyi ezmek yerine tanı mantığına, klinik  karar vermeye, koruyucu hekimliğe, rasyonel ilaç kullanımına, uzun süreli izleme ve uzman  koordinasyonuna dayanmalıdır. Bu eğitimi de esas olarak sahada gerçekten genel hekimlik yapanlar  vermelidir. Çünkü uzmanların yan yana gelmesi kendiliğinden genel hekimlik eğitimi üretmez. 

Uzmanlık eğitimi ise bundan sonra, ayrı ve ikinci bir aşama olarak örgütlenmelidir. Önce genel hekim  yetiştiren bir eğitim kurumu olmalı; sonra isteyenlerin belirli alanlarda derinleştiği uzmanlık kurumları  gelmelidir. Çünkü uzmanlık, sistemin başlangıç noktası değil; belirli bir ihtiyacın teknik karşılığıdır. 

Burada savunulan şey uzmanlığa karşı çıkmak değildir. Tam tersine, uzmanlığı yerli yerine koymaktır.  Uzmanlık, doğru kurulduğunda çok değerlidir. Ama bu değer, sistemin merkezi haline geldiğinde değil;  genel hekimliğin koordine ettiği bütüncül yapı içinde çalıştığında ortaya çıkar. 

Belki de artık şu gerçeği daha açık söylemenin zamanı gelmiştir: Sorun yalnızca sağlık hizmetinin  eksikleri değil, sağlık ilişkisinin ve tıp eğitiminin aynı yanlış mantık üzerine kurulmuş olmasıdır. Biri  vatandaşı sistem içinde yalnız bırakıyor, diğeri halkın çocuklarını bu sisteme hekim olarak katılmaktan  uzaklaştırıyor. 

Oysa bizim ihtiyacımız olan şey şudur: Sağlığın tek tek uzman kapılarında parçalanmadığı, genel hekim  tarafından bütünlüklü biçimde yönetildiği; tıp eğitiminin ise halktan kopuk bir eleme düzeni değil, halkın  içinden hekim çıkaran erişilebilir bir kamusal yol olduğu bir sistem. 

Çünkü sağlık gerçekten kamusal olacaksa, halk o sistemin yalnızca bekleyen hastası değil; aynı zamanda  yetişen hekimi de olmalıdır.

Sağlığımız birilerine emanet olabilir. Ama o emaneti kime, nasıl ve hangi toplumsal düzen içinde teslim ettiğimiz; yalnızca hastaneleri değil,  Cumhuriyet’in kendisini de ilgilendirir. 

Ve artık bunu açıkça söylemek gerekir: Sağlık, ancak genel hekimliği merkeze alan bir alt vekâlet sistemiyle; tıp eğitimi ise ancak halkın  çocuklarının erişebileceği kadar sade, işlevsel ve kamusal bir yapıyla yeniden topluma ait olabilir.

ANALİZ| Türkiye küresel güç yolunda devleşirken CHP kendi içinde eriyor: Ana muhalefetin vizyonsuzluğu ve bitmeyen kaos çıkmazı!

ANALİZ| Türkiye küresel güç yolunda devleşirken CHP kendi içinde eriyor: Ana muhalefetin vizyonsuzluğu ve bitmeyen kaos çıkmazı!
Türkiye savunma sanayiinden diplomasiye, enerjiden bölgesel liderliğe kadar pek çok alanda küresel ölçekte etkinliğini artırırken, ana muhalefet partisi CHP ise iç çekişmeler ve tartışmalarla...Devamı için tıklayınız

Epstein dosyaları: Sahte kahramanlar ve itibar kalkanı

Mahmut Esat Bozkurt yazdı…

Önceki bir yazımda dünyanın “post-truth” (hakikat-ötesi) denen bulanık bir çağdan, “post-post-truth” diyebileceğimiz daha üst bir evreye doğru sürüklendiğini yazmıştım. Hem iç hem de dış gündemde öylesine absürt gelişmeler öylesine hızlı ve üst üste yaşanıyor ki artık neyin gerçek, neyin dikkat dağıtma olduğunu ayırt edemiyoruz.

Şu son dönemde değişmeyen tek şey, maruz kaldığımız absürtlük seviyesinin istikrarlı biçimde artması olabilir. Zira akıl almaz olan, özellikle geçiş ve kriz dönemlerinde zihinleri meşgul etmenin en pratik yoludur. “Bu kadar da olmaz” dediğimiz başlıklar çoğu zaman esas düzleminden koparılır; yoğun insani duygulara, histerik reflekslere bağlanır. Bir süre sonra meseleleri ve sonuçlarını tartışmak yerine anlık tepkiler üretmeye başlarız. Anormal görülen giderek normalleşir; akıl almaz olan ise rutinleşir ve geçiştirilir.

İşte dünya elitlerinin karanlık yüzü; bu akıl almaz iddialar ve mide bulandırıcı ayrıntılar, Epstein dosyalarıyla ortalığa bir irin gibi saçıldı. Milyonlarca sayfa belge, ifşaatlar ve yeni soruşturmalar adeta gözümüzün içine sokuldu. Illuminati’den Rockefeller’a, Üçlü Komisyon’dan istihbarat servislerinin karanlık dehlizlerine kadar; ben de dâhil olmak üzere pek çoğumuzun yıllarca “komplo teorisi, o kadar da değildir” diyerek ciddiye almadığı başlıklar dahi belgelerle açığa çıkarıldı.

Her adımı hesaplanmış bu küresel düzende, böylesine büyük bir irinin bu kadar “açık ve seçik” biçimde, üstelik gözümüze sokulurcasına ortaya dökülmesinin elbette bir sebebi olmalı. Küresel sistemin “kaza” yapacağına, birilerinin kontrolü kaybedip bu devasa lağımı “yanlışlıkla” patlattığına inanacak kadar saf değiliz.

Denilebilir ki hâkim güçler ve uluslararası sermaye, kendi içindeki yöntem ve aktörleri revize ediyordur; belki eski kadroların tasfiyesiyle, hâlihazırda kirlenen yüklerden kurtulup “yeni yüzlerle” kendini güncellemek istiyordur. Fakat bu çıkarımların hiçbiri şu aşamada hüküm üretecek düzeyde değil.

Elbette sağlıklı bir hüküm için çok daha fazla veriye ihtiyaç var. Ama her sarsıcı gelişmede olduğu gibi burada da histeriyi ve aşırıya kaçan anlık reaksiyonları bırakıp soğukkanlı yaklaşmakta fayda var. İlerleyen süreçte konuyu değerlendirirken şu soruları da sormak gerekecek:

  1. Bu dosyalar hangi anda, hangi amaçla ve hangi siyasi-psikolojik sonuçları üretecek şekilde dolaşıma sokuldu?
  2. Bu sonuçlar kime, ne ölçüde fayda ve zarar sağladı?
  3. En önemlisi: Biz bu iğrençliğe dehşet içinde bakarken, gözümüzden kaçırmamız istenen başka neler var?

Şu aşamaya bakarak, özellikle ülkemizi ilgilendiren birkaç detay üzerinden resmin geneline dair bir değerlendirme yapmaya çalışalım.

Bilindiği gibi Jeffrey Epstein dosyalarında, Rixos Otelleri’nin sahibi Fettah Tamince’nin adının geçtiği e-postalar ortaya çıktı. 2017 tarihli bir yazışma trafiğinde, Dubaili iş insanı Sultan Ahmed bin Sulayem’in Tamince’den, Epstein’in özel spasında çalışan iki kadının Türkiye’de eğitim almasını talep ettiği görülüyor.

Öncesinde “FETÖ Borsası” üzerinden örgütten aklandığı iddialarıyla da gündeme gelen Tamince, bu kez Epstein dosyalarının içinden çıkıyor. Geçmişte FETÖ iltisakı olduğunu kendisi de itiraf eden; fakat darbeden önce bu yapıdan uzaklaştığını söyleyen Tamince, yine hakkındaki iddiaları şiddetle reddediyor.

Tabii ülkede “adalet” sözü bile iktidar hattının dışında kalan sadakatsizler için bir anlam ifade etmiyorken… “FETÖ Borsası” gibi bir meselenin bile üzerine gidilememişken… Yüzü kızarması gerekenlerin pişkince omuz silkmesi de şaşırtmıyor.

Neyse… Tamince’nin verdiği cevapta bazı kısımlar özellikle dikkatimi çekti:

“Sultan Ahmed bin Sulayem bizim arkadaşımız, dünya çapında bir şahsiyet… Biz talep Sulayem’den geldi diye dikkate alıyoruz açıkçası. Gerisine bakmıyoruz… Sorgulama yapmaz, çünkü Sulayem bizim çok itibar ettiğimiz bir şahsiyet.”

Peki, Tamince’nin arkadaşı ve “sorgulamaya gerek duymayacak kadar” itibar ettiği bu Sulayem kim? Epstein dosyalarında geçen “sıradan bir isim” değil elbette…

Körfez–İsrail–ABD hattındaki kirli diplomasinin ve kurulan ağın merkezindeki isimlerden biri. (tıpkı çok yakından tanıdığımız, Tom Barrack gibi…)

Sulayem, Birleşik Arap Emirlikleri’nin önde gelen kraliyet ailelerinden birine mensup. Dubai merkezli dev lojistik şirketi DP World’ün en tepesindeki isim. Şirket, dışarıdan “ticari bir yapı” gibi dursa da BAE’nin devlet desteğiyle, özellikle Orta Doğu ve Afrika’da büyüyen ve dış politikasının bir “jeopolitik aygıtı” olarak anılan bir yapıda. Sulayem ayrıca Epstein’in Karayipler’deki Little St. James adasının “özel” konuklarından.

İfşaatlara göre:

2007’nin Kasım ayında Epstein, Sulayem’e ortak tanıdıkları bir kadın hakkında “komik bir hikâye” duyduğunu yazıyor. Sulayem durumu şöyle özetliyor: “Evet, birkaç denemeden sonra New York’ta buluşabildik. Ama bir yanlış anlaşılma olmuş; kadın iş istiyordu, ben ise sadece kadın istiyordum!” Epstein’in cevabı ise: “Allah’a şükür, hâlâ sizin gibi insanlar var.”

2011 yılında Sulayem, Epstein’e bir e-posta atıyor. Konu başlığı: “GPS GTX Akıllı Ayakkabı.” İçerik ise “çocukları da izlemek için” pazarlanan takip cihazlı ayakkabılar. Epstein’in yanıtı memnuniyet dolu: “Teşekkürler, harika fikir. Arkadaşını gerçekten çok sevdim.”

Tabii aralarındaki diyalog, sapkınlık düzlemine sıkışmış değil. Belli ki sapkınlık meselesi, Epstein için daha büyük bir misyonun aracı oluyor; tıpkı Adnan Oktar ve FETÖ’nün yöntemlerinde de gördüğümüz gibi.

2013 yılına gidelim…
Epstein, meşhur İbrahim Anlaşmaları’ndan (İsrail-Arap ilişkilerinin güçlendirildiği) yıllar öncesinde sahnede. Çok yakın olduğu ve birlikte çalıştığını anladığımız eski İsrail Başbakanı Ehud Barak ile Sulayem arasındaki görüşmelere aracılık ediyor. Drop Site News’un aktardığına göre Barak ve Sulayem, Epstein’in ayarladığı toplantılarda defalarca bir araya geliyor.

Yani 2020’deki “tarihi atılım” denilen anlaşmalardan çok önce, BAE–İsrail arasındaki derin istihbarat ve iş ilişkilerinin merkezinde yine bu isimler var. Bu ağ, o tarihten çok önce, Epstein’in gölgesinde ve yine bu isimler üzerinden ilmek ilmek dokunmuş. İfşaatlar, BAE–İsrail arasında onlarca yıla yayılan bir istihbarat ve ticaret ağının zaten örülü olduğuna dair tezleri de güçlendiriyor.

Tamince elbette bir iş insanı olarak herkesin arka planını bilmek zorunda değil; herkesin bağlantı haritasını tutacak hâli de yok. Ama bir “maşallah” demek de lazım… Maşallah. Ne güzel dostlarınız var yahu. Ne sağlam, ne “itibar” sahibi insanlarla bağlantılar kuruyorsunuz.

İtibardan bahsederken, “itibarın” nasıl bir silaha dönüştüğünü yine ifşaatlardan bu sefer ters bir örnekle görelim:

Epstein ve şahsi avukatı Alan Dershowitz, “İsrail Lobisi”ni eleştiren bir makale yazan John Mearsheimer ve Stephen Walt’a karşı “Yahudi karşıtlığı” suçlamasını yaymak için birlikte hareket ediyorlar. İkilinin eleştirileri 2007’de “İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası” adıyla meşhur bir kitaba dönüşüyor; kısa sürede de büyük bir linç kampanyasının hedefi hâline geliyorlar.

(Dershowitz; 1964–2013 yılları arasında Harvard’da hukuk profesörlüğü yapmış, bugün 87 yaşında; Fox gibi kanallara düzenli çıkan, İsrail’in yasa dışı yerleşimlerini savunan ve Batı Şeria/Gazze’deki İsrail suçlarını ABD izleyicisi nezdinde aklamaya çalışan bir figür.)

Epstein, Dershowitz’in Mearsheimer ve Walt’a yönelik saldırısını “muhteşem” diye övüyor; e-postasını “tebrikler” diye bitiriyor. Dershowitz’in “En Yeni ve En Eski Yahudi Komplosunu Çürütmek” başlıklı yazısını çevresine bizzat dağıtacağını söylüyor; “dağıtıyor musun?” sorusuna da “başladım” diye yanıt veriyor.

Yetmiyor, İsrailli grupların baskısı sonrası Chicago Küresel İlişkiler Konseyi, 2007’de yazarların planlanan konuşmasını iptal ediyor. Brookings Enstitüsü başkanı ve Clinton döneminin eski üst düzey yetkilisi Strobe Talbott ise çalışmayı “grotesk” diye niteliyor.

Sonuç malum, Mearsheimer ve Walt o dönemde akademik çevrelerde dışlanıyor ve konuşmaları iptal ediliyor.

(Mearsheimer’ın tanınırlığı son yıllarda YouTube ve sosyal medya üzerinden arttı; özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edeceğini doğru öngörmesiyle daha geniş kitlelere ulaştı. Ancak 2022 işgalinin sorumluluğunu NATO ve ABD’ye de paylaştıran çizgisi nedeniyle Washington’daki politika çevrelerinde bu kez başka bir cepheden tepki ve linçle karşılaştı.)

Özetle, İsrail’in lobiler aracılığıyla ABD’deki etkisini eleştiren bilim insanları, Epstein gibiler eliyle linç edilip itibarsızlaştırılmaya çalışılırken; aynı Epstein’ın sapkınlık adasında gezen Sulayem gibi isimler “sorgulanamayacak kadar itibarlı” görülebiliyor. Demek ki bu düzende itibar, hangi kirli ağın hangi halkasına sadakat gösterdiğinle ölçülüyor…
Kimini koruyan bir kalkan, kimine saplanan bir bıçak…

Özellikle Atatürk ilke ve devrimlerini savunanlar için, ne kadar tanıdık değil mi? Doğruyu savunanın, aykırı soru soranın, ezberi bozanın “linç” ve “itibarsızlaştırma” saldırılarına maruz kalması…

Şimdi dönüp en başa bakalım. Esas vurgulamak istediğim, Tamince’nin kendisini savunmaya çalışırken aslında çok fazla şey anlatmış olması: “Sorgulama yapmayız, çünkü Sulayem bizim çok itibar ettiğimiz bir şahsiyet.”

“İtibar”… Ne kadar önemli, değil mi?

Çevremize bir bakalım: Ekranlar, siyaset, akademi, iş dünyası…

Hangi alana baksak, beş para etmeyecek ama ısrarla parlatılan bu “itibar sahibi” insanlarla dolu. Ve çoğu zaman o itibarın kaynağı; başarı, erdem, liyakat değil… Bağlantı, sadakat ve biat sonucu gelen dokunulmazlık.

Benim açımdan, Epstein dosyalarının şu aşamadaki en önemli sonucu da işte budur. Artık hiçbir alanda, hiçbir ülkede, “itibarı sorgulanamayacak” derecede kimsenin kalmaması gerektiğidir.

Elbette paranoyak bir histeriyle değil. Ancak şunu da her zamanki gibi hatırlayarak: İlkeler, değerler ve doğrular; kişilere, liderlere, taraflara endeksli bir çıkar veya tarafgirlik hesabının gerisine asla düşmemelidir.

O yüzden ısrarla diyoruz ki bu kısır döngülerden çıkış; yeni bir “kahraman” veya “kurtarıcı” aramakta değil, sahte kahramanlara ihtiyaç duymayan; kolektif aklın ve fikri mücadelenin esas alındığı bir siyasal zeminin kurulmasında yatıyor.

Ancak bu anlayış ve iradeyle, duraksatılan Türk Devrimi yeniden canlandırılacak; tam bağımsız Türkiye idealine giden yol yeniden inşa edilecektir. Aksi hâlde siyasi mücadele şahıslara ve sahte kahramanlara bu denli indirgendikçe; yaşanılan hayal kırıklığı döngüleri, mülkiyet ve çıkarlara dayalı siyaset anlayışı, seçmenleri aldatan siyasiler ve kirli pazarlıklar, Türk milletinin geleceğini karartmaya devam edecektir.

3. Dünya Savaşı: BRICS, Monroe Doktrini’ne Karşı

Mustafa Özgür Sancar yazdı…

EMPERYALİZMİN BUDALALARI

Emperyalizmden bahsedenleri eski kafalılıkla suçlayan, çağı ve gelişmeleri anlamaktan yoksun sayanlar, kendilerinin çok akıllı, ahâlinin aptal olduğunu sanıyorlardı. Aslında durum tam tersi ve aptal kendileri. Emperyalizmi bir uydurma, safsatadan ibaret sayan bu budalalar; ABD’nin açık haydutluğu karşısında bile Venezuela’daki Maduro yönetimin yozlaşmasından, İran’daki muhaliflerin Amerika tarafından desteklenmesinin, aşırı otoriter ve sömürücü bir iktidara karşı demokrasi mücadelesi olduğunu söyleyebilecek kadar muhakeme yeteneğinden yoksunlar. Şaşırtıcı değil, çünkü varlık koşulları Batı ve Amerikancılık.

EMPERYALİZMİN SUÇ İKRARI; NATOCULUĞUN İFLÂSI

Trump’ın Venezuela’ya yönelik haydutça girişiminden sonra, Grönland’ı işgal etmeye yelteniyor olması, konvansiyonel ve ekonomik savaş dâhil tüm araçları kullanarak yeni bir paylaşım savaşı başlattığını gösteriyor. Bir önceki yazımda döne döne vurguladı. Bu bir Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı. Beyaz Saray’ın gözü dönmüş… Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı adına uluslararası hukuk ve regülasyon üretmek için kurulan tüm örgütler Beyaz Saray tarafından baypas ediliyor. NATO da buna dahil. Danimarka NATO ve AB üyesi, Trump’ın ”Bize vereceksiniz, yoksa zorla alırım” dediği Grönland, Danimarka’ya bağlı özerk bir yönetim. Böylece pratikte bir NATO üyesinin bir başka NATO üyesine saldıramayacağı şeklindeki Kuzey Atlantik Savunma Örgütü hukuku ortadan kalkıyor.

Suriye’nin fiilen bölünmesi ve İsrail tarafından işgali, İran’ın, içerisindeki haklı muhalif tepkilerin ABD tarafından İran’ı yıkmaya yönelik bir operasyona dönüştürülmesi, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılması, Kolombiya ve Küba’nın açık tehdit altında olması, bizim usanmadan söylediğimiz emperyalizm ve NATO gerçeğini dünyanın gözü önüne serdi.

Türkiye’deki NATO’cuların ”NATO’dan çıkarsak ABD’nin açık hedefi oluruz” şeklindeki argümanın ne kadar yersiz olduğunu kanıtladı.

HAZAR’DAN KIZILDENİZ’E SÖMÜRÜ KORİDORU

Türkiye zaten ABD’nin hedefinde… Güneydoğu Akdeniz’den, Batı Trakya’dan, Ortadoğu’dan ülkemize namlularını uzatıyor.

Zengezur geçidi ve Somaliland üzerinden Hazar’dan Kızıldeniz’e bir büyük hat inşa etmeyi amaçlıyor ve Türkiye ile İran ulusal devletlerini bu hedefin en büyük engeli olarak görüyor.

Türkiye’nin en büyük düşmanı ABD… bu gerçek ülkemizdeki Batıcıların da inkâr edemeyeceği noktaya geldi.

GRÖLAND, İKLİM KRİZİ VE YER ALTI KAYNAKLARI

2 milyon metrekare toprağı olan Grönland’da sadece 52 bin kişi yaşıyor; ancak altın, uranyum, petrol kaynakları ve gaz yatakları açısından büyük bir potansiyel barındırıyor. Ve… son 100 küsur yılda 2 dereceye yaklaşan küresel ısınma nedeniyle, dünyanın en büyük adası olan Gröland bir yeni yaşam alanı olarak tasarlanıyor.

ABD’deki ünlüler, aralarında Robert de Niro da var, oradan arazi satın almaya başladılar.

İnşaatçı Trump, Grönland’ı yeni yaşam plantasyonları üzerinden bir rant alanına çevirmeye hevesleniyor. Aynısını Gazze için düşündüğünü gizlememişti. Danimarka satın alma teklifini reddetti. Trump, askerî planlarını devreye sokmaya hazırlanıyor.

BRICS, MONROE DOKTİRİNE KARŞI

ABD, pratikte 3. Dünya Savaşı’nı başlattı; çünkü dünyanın en borçlu ülkesi ve tepetaklak gidiyor. BRICS’in varlığı ve BRICS artının oluşumu ile dolar uluslararası ödeme aracı olma tekelini kaybediyor. Çin’in borcu değil fazlası var; yapay zekâ başta olmak üzere 43 teknoloji alanının 37’sinde ABD’den önde. Bu nedenle Beyaz Saray 1823’teki Monroe doktrinini yeniden canlandırma çabasında.

“Latin Amerika benim, başka hiçbir sömürücü güç benim sömürü alanıma giremez” diyor. Yani kendisinden farklı olarak, kapitalizmi devlet eliyle yöneten Çin’i ne Venezuela ne de diğer Latin Amerika ülkelerinde istiyor. Tehdit, Rusya ve Avrupa Birliği için de geçerli.

DOLAR EGEMENLİĞİNİ KAYBEDİYOR

ABD’nin yıllık bir trilyon dolar borç yükü var. Bu rakam çevrilebilir olmaktan uzaklaşıyor. Enflasyonist yöntemle borcu çevirme ayrıcalığını koruyabilmesi içi doların rezerv para olarak hegemonyasını sürdürmesi gerekiyor. Dolar değişim aracı olma özelliğini kaybediyor, koşar adımlarla borçlanma kapasitesi ve halkının tüketim düzeyini koruyamayacağı, ordusunu finanse edemeyeceği noktaya gidiyor.

ABD müflis tüccar olmak üzere, bu nedenle savaşa mecbur; 1. ve 2. Dünya Savaşları, dünyadaki kaynak paylaşımının yeniden tasnifi üzerine yapılmıştı.
3. Dünya Savaşı’nın bundan bağımsız olması düşünülemez.

Savaş olmamalı; emperyalizmin yeni paylaşım savaşını durdurmak gerekiyor; işte tam bu nedenle Türkiye’nin yeri kendi ulusal devleti ve BRICS ile yükselen Küresel Güney’in yanında olmalı.

Kurucu değerler savunusu

CVP Genel Başkan Yardımcısı Tuna Kolbaşı yazdı…

EMPERYALİZME VE BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİNE DİRENEN İRADE

Türk Milleti, emperyalizmin kuşatması altında, yeniden bir varoluş mücadelesi içine çekiliyor. Bu bir zorunluluk olarak gündemimizin ilk sırasındadır; kapsayıcıdır, tüm toplumsal sorunların üst başlığıdır.

Büyük Ortadoğu Projesi, 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde sonuca doğru yaklaşan; emperyalizmin bölgeye yönelik en kapsamlı yeniden yapılandırma stratejisidir. Bu strateji, yapay sınırlarla çizilmiş, etnik ve mezhepsel temellerde parçalanmış, dışa bağımlı kukla devletçikler öngörüyor.

Elbette, Kemalistlere, tam bağımsızlıkçı cumhuriyetçi vatanseverlere de görev düşüyor.

CUMHURİYET SAVUNUSU

Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizmin tam karşısında bir direniş hattı olarak, ulusal egemenlik, üniter yapı ve tam bağımsızlık üzerine inşa edilmiş bir devlettir. İşte bu nedenle, BOP’un yerli işbirlikçileri ve onların medyadaki sözcülerinin yoğun propagandasına rağmen, Cumhuriyetçi ve Vatanseverler için Cumhuriyet’in kurucu değerlerini savunmak, yalnızca bir siyasi tercih değil, Türk Milleti’nin varoluş mücadelesidir.

Bu mücadele, İstiklal Savaşı ve sonrasında yaşanan “arasız devrimler”le, milli bilinçaltını, bilince çıkaran, eski çağların zihniyetini aşan, “ümmet” içindeki etnik kimliklerden sıçrayarak bir üst kimlik olan Türk milletinin yeniden inşası’nı sağladı.

1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya vardığında yoğun bir coşkuyla karşılandı, and içildi. Bir gün sonra 28 Aralık’ta Ankara halkına şöyle sesleniyordu:

“Bir millet varlığı ve hakları için bütün gücüyle, bütün maddi ve düşünce gücüyle ilgili olmazsa; bir millet kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlamazsa; şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Milli hayatımız, tarihimiz ve son dönemde yönetim şeklimiz buna çok güzel kanıttır. Bu nedenle teşkilatımızda Kuvayı Milliye’nin etken ve Milli İrade’nin hakim olması ilkesi kabul edilmiştir.”

İşgal altındaki günlerde, o gün bize verilen uyarı, bugünün koşullarında bizim için kılavuzdur.

Bunda ısrarcıyız!

“20. yüzyıldaki, uluslararası ilişkilerin evrimi, ekonomik ve politik gerilimler, savaşlar, ulusal ve toplumsal hareketler, bir bütünlük içinde ele alındığında; Yüz yıllık geçmiş içinde, teknolojik gelişme, sermayenin küresel dolaşımı ve finans kapital yoğunlaşması olağan üstü artmıştır ama emperyalist sistem niteliksel bir değişime uğramamıştır.

BOP, Soğuk Savaş sonrası ABD’nin küresel hakimiyet stratejisinin Ortadoğu ayağıdır. Hedef, bölge ülkelerinin ulus-devlet yapılarını zayıflatmak, etnik-dini çatışmaları derinleştirerek kontrol etmek ve enerji kaynaklarına daha doğrudan erişim sağlamaktır.

Kuvayı Milliye ve Milli İrade niteliği açısından günümüzde de bağımsızlığımız için ısrar edilmesi gereken güncel bir yöntemdir.

BOP’un planlayıcıları bugün de, aynı yöntemle yerli uygulayıcılar kullanıyor.

Yerli uygulayıcıların profillerine bakıldığında;

“Yeni Osmanlıcı” retorikle, ümmetçi bir söylem etrafında, Türkiye’nin ulus-devlet kimliğini aşındırmayı hedefleyenler, ulus devletin yıkılışını gelişme olarak anlatan hamaset diliyle sömüren mukaddesatçılar, sözde “demokrat”, “konfederalizm”i savunan batı işbirlikçisi etnikçiler, bölücülerdir.

Yöntem değişmedi.

1940’lardan itibaren, aynı oyun devam ediyor. Kendi bağışıklığına saldıran kanser hücreleri.

“Demokratikleşme”, “çözüm süreci”, “açılım” gibi kavramların arkasına sığınarak, BOP’un gündemini topluma dayatan yazar ve gazeteciler, “ilerici” “demokrat” veya “liberal” bir kimlikle ortaya çıkarak, projenin yerelleştirilmiş sözcülüğünü yapmaktadırlar.

Ekonomi aktörleri, küresel sermayeyle bütünleşmiş, dışa bağımlı bir ekonomik modeli savunan ve kamu kaynaklarının özelleştirilmesinden çıkar sağlayan çevrelerdir.

Bu ittifak, Cumhuriyet’in kurucu değerlerini “jakoben”, “vesayetçi”, “çağdışı” hatta “faşist” olarak yaftalayarak, bu değerlerin bağımsızlık savaşı ve Hakimiyet-i Milliye’den aldığı meşruiyetini zayıflatmaya çalışmaktadır.

Bu propagandaya rağmen kurucu değerlerde ısrar etmek, hayati anlamları taşır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tam Bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temelidir” sözü, bu mücadelenin özüdür. BOP, ekonomik, siyasi ve askeri olarak dışa bağımlı bir yapı öngörür. Kurucu değerleri savunmak, karar verme mekanizmalarının milli iradenin tekelinde kalması anlamına gelir. Bu, bir lütuf değil, Lozan’da kanla kazanılmış bir haktır.

“Ne Mutlu Türk’üm Diyene!” ifadesiyle somutlaşan anayasal vatandaşlık tanımı, BOP’un etnik ve mezhepsel temelde parçalayıcı projesine karşı en güçlü panzehirdir. Kurucu değerleri savunmak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı altında kaynaşmış bir “millet” olmuş toplumu ve vatanın bölünmez bütünlüğünü korumaktır.

Laiklik, dinin hem devlet hem de birey nezdinde istismar edilmesini engelleyen, toplumsal barışın temel güvencesidir. BOP ve onun yerli uzantıları, dini kimliği siyasetin merkezine yerleştirerek toplumu kutuplaştırmayı hedefler. Laikliği savunmak, aklın, bilimin ve ortak yaşam iradesinin üstünlüğünü kabul etmektir.

“Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi, hiçbir iç veya dış gücün milletin iradesinin üzerinde olamayacağını belirtir. BOP, bu egemenliği uluslararası aktörler ve onların yerli temsilcileriyle paylaşmayı dayatır. Kurucu değerleri savunmak, milletin azim ve kararıyla kurtardığı istiklalini, sonuna kadar korumaktır.

Bu savunu, kolay bir yol değildir. Israr gerektirir, çünkü;

Sistemli bir propaganda ile karşı karşıyayız. Medya, akademi ve sivil toplumun önemli bir kısmı, BOP perspektifini sürekli olarak pompalıyor. Hakikatin sesi, çoğu zaman bu gürültü içinde kayboluyor.

Psikolojik bir savaş yürütülüyor. Kurucu değerleri savunanlar, “yobaz”, “dar kafalı”, “geçmişte kalmış”, “faşist” gibi yaftalarla itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor. Bu, bir yıpratma ve yıldırma stratejisidir.

Kısa vadeli çıkarlar, uzun vadeli felaketlerle pazarlanıyor. “Ekonomik istikrar”, “dış yatırım” vaatleriyle, ulusal egemenlikten tavizler veriliyor.

Israr, bu aldatıcı vaatlere kanmamak demektir.

Bugün, Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının 1919’da başlattığı Milli Mücadele’nin bir benzeri, farklı bir cephede verilmektedir. Düşman, topa tüfeğe değil; algı operasyonlarına, kültürel erozyona ve ekonomik bağımlılığa dayalı bir işgal projesi yürütmektedir.

Bu ısrar, bir nostalji veya körü körüne bir bağlılık değildir. Bu ısrar, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ülke olarak varlığını, bağımsızlığını ve geleceğini garanti altına alma çabasıdır. Kurucu değerleri savunmaktaki ısrarın anlamı ve değeri işte buradadır.

Bu inançla, bu ısrarla, bu kararlılıkla; emperyalizmin, BOP’un ve onun işbirlikçilerinin tüm planları, Türk Milleti’nin akla, bilime, vatan sevgisine ve milli iradeye olan sarsılmaz bağlılığı karşısında bir kez daha boşa çıkarılacaktır.

Cumhuriyetçi Vatanseverler, kimseye iltifat etmeden, hiç kimseyi aldatmadan, ülke için gerçek amaç ne ise onu görmeye çalışarak, hedefe yürümektedirler. Herkes onların aleyhinde bulunabilir, herkes onları yolundan çevirmeye çalışabilir. Fakat onlar buna karşı direnmektedirler, direnmeye devam edeceklerdir. Önlerine sonsuz engeller yığılabilir; kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak, kimseden destek istemeden yollarına devam edecekler ve kendilerine inanan Türk milleti ile bu engelleri aşacaklardır.

Cumhuriyetin valisi: Anayasal sadakat ve bürokratik etik bağlamında Bülent Tekbıyıkoğlu örneği

Sefa Yürükel yazdı…

Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter, laik ve demokratik yapısının korunmasında mülki idare amirlerinin rolünü, Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu’nun 2025 yılında yaşanan bir olay karşısındaki tutumu bugün tüm devlet görevliletine örnek teşkil etmektedir.. Vali Tekbıyıkoğlu’nun, terör örgütü PKK’nın önde gelen isimleri için düzenlenen anma etkinliğine izin verilmesi yönündeki merkezi talimat karşısında istifa kararı alması, anayasal sadakat ve bürokratik etik açısından değerlendirilmesi önemlidir. Bu bağlamda, kamu görevlilerinin hukuka ve vicdana dayalı karar alma süreçleri, devletin temel ilkeleriyle uyumlu bir şekilde çakışması, tutum alması ve TC devlet ve Türk milletine karşı sadık olması gerekmektedir..

VAKİ KİMDİR, MAKAM MI MİZAÇ MI?

Vali, devletin taşradaki en yüksek mülki idare amiri olarak, hem merkezi hükümetin temsilcisi hem de kamu düzeninin sağlanmasından sorumlu kişidir. Bu görev, sadece idari işlemlerin yürütülmesiyle sınırlı olmayıp, aynı zamanda anayasal değerlerin korunması ve kamu düzeninin sağlanması sorumluluğunu da içermektedir. Valilik makamı, sadece bir idari pozisyon değil, aynı zamanda etik ve ahlaki sorumlulukları da beraberinde getirir. Bu bağlamda, valilerin karşılaştıkları etik ikilemler ve bu durumlar karşısında aldıkları kararlar, kamu yönetimi açısından önemli bir araştırma konusudur. Valilik makamının, sadece yasalara değil, aynı zamanda etik ilkelere de bağlı kalması gerekmektedir.

OLAYIN ARKA PLANI

Mayıs 2025’te Tunceli’de, terör örgütü PKK’nın önde gelen isimleri Ali Haydar Kaytan ve Rıza Altun için bir anma etkinliği düzenlenmesi planlandı. Bu etkinliğe izin verilmesi yönünde merkezi idareden gelen talimat üzerine, Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu, görevinden istifa ederek merkeze çekilme talebinde bulundu. İçişleri Bakanlığı, Vali Tekbıyıkoğlu’nun bu talebini kabul ederek, kendisini merkez valiliğine atadı. Bu olay, kamu görevlilerinin karşılaştıkları etik ikilemler karşısında nasıl bir tutum sergilemeleri gerektiğine dair önemli bir örnek teşkil etmektedir. Vali Tekbıyıkoğlu’nun istifası, bürokratik etik açısından, kamu görevlilerinin karşılaştıkları ikilemler karşısında nasıl bir tutum sergilemeleri gerektiğine dair önemli bir örnek teşkil etmektedir.

ANAYASAL SADAKAT VE BÜROKRATİK ETİK

Anayasa’nın 137. maddesi, kamu görevlilerinin hukuka aykırı emirleri yerine getirmeme yükümlülüğünü düzenlemektedir. Bu maddeye göre, “Kamu hizmetlerinde çalışanlar, amirlerinden aldıkları emirleri yerine getirmekle yükümlüdürler; ancak, emrin kanuna aykırı olduğunu düşünmeleri hâlinde, yerine getirmemekle yükümlüdürler.” Vali Tekbıyıkoğlu’nun istifa kararı, bu anayasal hüküm çerçevesinde değerlendirildiğinde, hukuka ve vicdana dayalı bir tutum olarak öne çıkmaktadır. Kamu görevlilerinin, sadece yasalara değil, aynı zamanda etik ilkelere de bağlı kalmaları gerekmektedir. Bu bağlamda, valilerin karar alma süreçlerinde, kamu yararını, toplumsal hassasiyetleri ve devletin temel değerlerini gözetmeleri önemlidir.

BÜROKRATİK ETİK VE KAMU GÖREVLİLERİNİN SORUMLULUĞU

Kamu görevlilerinin, sadece yasalara değil, aynı zamanda etik ilkelere de bağlı kalmaları gerekmektedir. Bu bağlamda, valilerin karar alma süreçlerinde, kamu yararını, toplumsal hassasiyetleri ve devletin temel değerlerini gözetmeleri önemlidir. Vali Tekbıyıkoğlu’nun istifası, bürokratik etik açısından, kamu görevlilerinin karşılaştıkları ikilemler karşısında nasıl bir tutum sergilemeleri gerektiğine dair önemli bir örnek teşkil etmektedir. Kamu görevlilerinin, sadece yasalara değil, aynı zamanda etik ilkelere de bağlı kalmaları gerekmektedir. Bu bağlamda, valilerin karar alma süreçlerinde, kamu yararını, toplumsal hassasiyetleri ve devletin temel değerlerini gözetmeleri önemlidir.

SONUÇ: CUMHURİYETİN VALİ PROFİLİ

Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu’nun istifa kararı, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter, laik ve demokratik yapısının korunmasında mülki idare amirlerinin üstlendikleri sorumluluğun bir göstergesidir. Bu olay, kamu görevlilerinin hukuka ve etik ilkelere bağlılıklarının, devletin temel değerlerinin sürdürülebilirliği açısından ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Kamu görevlilerinin, sadece yasalara değil, aynı zamanda etik ilkelere de bağlı kalmaları gerekmektedir. Bu bağlamda, valilerin karar alma süreçlerinde, kamu yararını, toplumsal hassasiyetleri ve devletin temel değerlerini gözetmeleri önemlidir. Vali Tekbıyıkoğlu’nun istifası, bürokratik etik açısından, kamu görevlilerinin karşılaştıkları ikilemler karşısında nasıl bir tutum sergilemeleri gerektiğine dair önemli bir örnek teşkil etmektedir.

❌