Normal görünüm

Dünden önceki gün alınanlar

Doğu Ekonomik Forumu’nda gündem yeni ticaret rotaları

Okay Deprem yazdı…

Seneledir Rusya’nın Pasifik Okyanusu kıyısındaki en büyük kenti Vladivostok’ta düzenlenegelen “Doğu Ekonomik Forumu” (DEF) bu sene de tam 1 Eylül itibariyle binlerce ziyaretçisine kapılarını açtı. Ondan hemen öncesinde Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te toplanan Şanghay İşbirliği Örgütü üye, gözlemci ve olası aday ülkelerin delagasyonlarının bir kısmı dsa, Kırgız başkentindeki buluşma sona erer ermez, Rusya’nın forumun her yıl organize edilegeldiği şehrine uçtular. Aynı zamanda Asya’nın en büyük iktisadi etkinliklerinden birisi olan DEF’te bu sene de gündem oldukça yoğun ve yüklü. Dahası, Avrasya’nın motor gücü ekonomileri özellikle bu yıl, hem devasa kıtayı hem de toplamda global ekonomik dengeleri giderek daha fazla değiştirecek sayısız ticaret anlaşmasına imza atıyor ve kritik kararlar alıyorlar. Bir kere en başta ev sahibi ülke Rusya Federasyonu’nun ekonomisini, her yıl oranı artacak biçimde daha fazla Asya ve Afrika ülkeleri yönünde yapılandırmakta olduğu görülüyor. Bununla birlikte ziyaretçi ve gözlemciler, önceki yılki mütevazi büyüme oranına rağmen “Rus ekonomisinin bu seneden itibaren daha istikrarlı bir büyüme yönelişine geçeceğinin kuvvetli sinyallerinin alındığını” belirtiyorlar.  

TARİHİ GELİŞME

Son yıllarda geniş Avrasya havzasındaki dinamik ekonomik eğilimlere yakından bakıldığında ev sahibi ülkenin “Küresel Güney” ve Doğu pazarlarında “kilit oyuncu” statüsünü pekiştirdiği ileri sürülüyor. Gerçekten de özellikle son 10-15 yıldır küresel ticaret akışlarının Batı ülkelerinden giderek Asya ve hatta Afrika’ya doğru yön değiştirmekte olduğunu, her iki kıtanın da, ancak bilhassa birincisinin rekor düzeylerde ticaret hacmine ulaşmakta olduğunu ve dahası ve belki de en önemlisi, dünya tarihinde yüzyıllar sonra yepyeni lojistik rotalarının oluşturulduğu ifade edilmekte. Burada tam olarak bahsediyor olduğumuz yeni gerçekliğin en güncel simgesi muhtemelen, Çin’den yola çıkan büyük tonajlı bir geminin “Kuzey Deniz Yolu” üzerinden geçip önceki günlerde Rusya’nın meşhur Murmansk limanına varması oldu. Bu ticari sehayat; nam-ı değer “Arktik Koridoru”nun, Asya’daki üretim merkezlerini Rusya’nın sanayi ve ticari merkezlerine bağlayan geleneksel güney rotalarına gerçek anlamda ve güvenli bir alternatif haline geldiğini kanıtlamaya başladı. İşte DEF, dünya ticari – lojistik ve haliyle ekonomi tarihini kökten değiştirecek gelişmelerin ve dönüm noktalarının yaşandığı bir dönemde düzenleniyor bu yıl. Her sene Güney Asya ülkelerinden daha çok yatırım çeken Vladivostok’ta çok kutuplu dünya ekonominin mimarisi oluşturulurken, Asya-Pasifik bölgesinden ve Afrika kıtasından yüzlerce heyetle karşılıklı, şimdiden milyarlarca dolarlarla ölçülen ticaret sözleşmeleri imzalanıyor. Şimdi de, yaşanan değişimlerin ölçeğini tam olarak yansıtan ve toplam dört ana temaya ayrılan bu yılki forum gündemine ve programların içerine detaylıca bakalım. 

NELER KONUŞULDU?

DEF’in sabahtan akşama kadar tam dört gün boyunca sürmekte olan oturum, toplantı ve diğer etkinliklerinin temel üst başlıkları, alt başlıkları ve de kısa içerikleri özetle şunlar:

1. Çok kutuplu bir dünyada uluslararası işbirliği ve ticari diyaloglar: “Rusya – Çin”, “Rusya – Hindistan”, “Rusya–ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği)” ve “Rusya – Afrika” formatında toplantılar. Birliklerin entegrasyonu: EAEU (Avrasya Ekonomik Birliği) ve BRICS’in gündemlerinin birleştirilerek tek ve kesintisiz bir ekonomik alan oluşturulması. Yeni finansal sistem: İlgili ülkeler arasında bağımsız ödeme mekanizmalarının geliştirilmesi ve ulusal para birimleri üzerinden ödemelerin genişletilmesi.

2. Lojistik ve bağlantı altyapısı – Kuzey Deniz Yolu: Liman altyapısının, ticari buzkıran filolarının ve yıl boyunca seyrüseferlerin arttırılması. Baykal–Amur ve Transsibirya demiryolu hatlarının modernizasyonu: Doğu demiryolu hattının taşıma kapasitesinin genişletilmesi. Ulaşım koridorları: Rusya’nın Çin ve Asya’daki “dost ülkelerle” olan hudutu boyunca yeni lojistik merkezlerin oluşturulması.

3. Teknolojik egemenlik ve endüstriyel büyüme – Ortak inovasyonlar: Mikroelektronik ve robotik sahalarında teknoloji transferi ve ortak girişimlerin oluşturulması. Enerji ittifakı: Petrol, gaz ve kömür tedariklerinin yeniden yönlendirilmesi ve nükleer enerji alanında müşterek projeler. Dijital entegrasyon: Siber güvenlik, yapay zeka ve “bulut bilişim” alanlarında iş birliği.

4. Yerel bölgelerin geliştirilmesi ve Uzak Doğu’nun insan sermayesi: Sonuçların özetlenmesi ve uzmanları çekme programlarının ölçeklendirilmesi. Şehirlerin master – planları: Uzak Doğu’nun mühim kentsel alanlarının finansmanı ve yenilenmesi. Turistik potansiyel: Yeni tatil bölgelerinin teşkil edilmesi ve de Asya ve Afrika ülkeleri ile Rusya arasındaki vize rejiminin kolaylaştırılması. 

ASYA-AFRİKA İLETİŞİMİNİN KİLİT ALANLARI

“Uzakdoğu Federal Üniversitesi”nin kampüsünde düzenlenen DEF’teki tartışma, görüşme ve buluşmaların ağırlık noktalarının ilk sıralarında Güneydoğu Asya başta olmak üzere, geniş Avrasya hinterlandındaki yeni lojistik merkezlerin yapılandırılması ve mevcutların da geliştirilip entegrasyonlarının ilerletilmesi geliyor. Bu kapsamda Çin ie Rusya arasındaki ticari görüşmeler ve ilgili anlaşmalar öncelikli olarak elektronik, otomotiv endüstrisi, enerji kaynaklarının tedariki, Kuzey Deniz Rotası (Murmansk-Şanghay) ve de Blagoveşçensk / Zabaykalsk sınır geçiş kapıları ve gümrük noktaları üzerine odaklanmış. Rusya ile Hindistan arasındaki konu başlıkları ise petrokimya, ilaç, gübre, savunma sanayi, Kuzey – Güney Uluslararası Taşımacılık Koridoru üstüne yoğunluk kazanmış durumda. Bunun dışında ise, Afrika ülkeleri ile Rusya arasındaki temaların merkezinde ise gıda, tarım makineleri ve madencilik endüstrisinin geldiği görülüyor. 

‘EKONOMİK EGEMENLİK VE BAĞIMSIZLIK’

DEF boyunca hakikaten de fark ediliyor ki, Rusya’nın  “ekonomik egemenlik ve bağımsızlığı” artık teorik bir kavram veya tek taraflı hayal olmanın çok ötesine geçip gerçekliğe dönüştüğü savunuluyor. Vladivostok’taki ekonomik forumun; Güney Asya limanlarından Arktik Okyanusu üzerinden Murmansk ve Saint Petersburg limanlarına kadar yapılmaya başlanan düzenli ticari gemi seferleri, yine Rusya üstünden de geçen Çin’in yeni kuşak-yolunun Novorossiysk Limanı’na bağlanması, ülkenin sadece yeni yaptırım ve abluka koşullarına fazlasıyla uyum sağlamadığını, ama dahası ve aynı zamanda Çin başta olmak üzere en yakın büyük ticari partnerleriyle beraber yepyeni bir küresel ekonomik haritanın oluşum sürecine öncülük ettiği ileri sürülüyor.

ABD ve İsrail, ‘ortaklık’ masalları altında Türkiye’nin ‘silahsızlandırılmasını’ hazırlamaya çalışıyor

Okay Deprem yazdı…

Türkiye epeydir Ortadoğu’da öncü bir rol oynamayı amaçlıyor ve bölgede düzeni sağlamak istiyor. Bu basit ve temel sonuca varabilmek için, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamadan yola çıkmak bile yeterli olacaktır. Erdoğan bir kez daha, Ankara’nın Ortadoğu’da “kanlı senaryoların hayata geçirilmesine izin vermeyeceğini” söyleyip açıkça, İsrail’in Filistinlilere karşı devam eden soykırımına ve Tel Aviv’in Lübnan ile Suriye’ye yönelik sinsi saldırganlığına göndermede bulundu. Bu beyanat, Malazgirt Savaşı ve Anadolu’nun fethinin başlangıcının 955. yıldönümü anısına düzenlenen etkinlikler çerçevesinde verildi.  

ABD’NİN ‘BASKIN ÜLKE’ OLARAK GÖRDÜĞÜ İSRAİL’E HER TÜRLÜ SİLAH MÜBAH LAKİN TÜRKİYE’YE HAYIR!

Bazı birtakım uluslararası uzman ve yorumculara bakılırsa Ankara’nın bölgede önüne koyduğu siyasi-askeri ve stratejik hedeflere ulaşması uzak ara hiç de kolay değil, çünkü ona İsrail açıkça, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ise örtülü olarak karşı. Ne Amerikalıların ne de İsraillilerin güçlü bir Türkiye’ye ihtiyaçları olduğunu adeta yedi alem uzunca süredir biliyor, çünkü Washington her şeyden önce bölgenin “baskın ülkesi” olarak her zaman İsrail’i göregelmiştir. Bu çerçevede, Yahudi devletine beşinci nesil F-35 savaş uçakları da dahil olmak üzere sınırsız miktarlarda en yeni Amerikan silahları geldi ve gelmeye de devam ediyor. Ancak Türkiye’ye Amerikalılar, çeşitli uydurma bahanelere atıfta bulunmak suretiyle söz konusu uçakları bilindiği gibi bir türlü vermiyorlar. Her şey, askeri güç dengesini İsrail lehine değiştirmek için yapılıyor… 

‘BATI, TÜRKİYE’NİN DAHİL OLACAĞI BÖLGESEL ASKERİ İHTİLAFTA KKTC’Yİ ELE GEÇİRMEK İSTEYEBİLİR’

Yukarıda betimlenen gidişat deneyimli siyaset bilimciler, jeopolitoglar, diplomatlar ve diğer uzmanlar tarafından uzun süredir yakınen takip ediliyor. Bunlardan birisi de tarihçi Mehmet Perinçek. Batı’nın; Ankara’yı müttefiklerden mahrum bırakmak, konumunu zayıflatmak ve sonunda da Kuzey Kıbrıs’ı ele geçirmek emelleriyle, Türkiye’yi bir tuzağa doğru sürüklediğinden emin gözüken Perinçek, Türkiye’nin buna karşı koyamayabileceğini çünkü ABD’nin ona, “Made in USA” damgalı silahları İsrail’e ve NATO müttefiklerine karşı kullanmasını muhtemelen yasaklayacağı uyarısında bulunarak şunları dile getirdiği dikkat çekti geçtiğimiz günlerde:  

MEHMET PERİNÇEK: İRANLILAR, ABD VE BATI’DAN BAĞIMSIZ ASKERİ SİSTEMLER SAYESİNDE KAZANDILAR

“Şunu anlamamız gerekiyor ki, eğer Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma olursa, Amerikan uçaklarını veya hava savunma sistemlerini kullanamayız. Tüm bu tür ekipmanlar Washington’a bağlıdır. Eylül 2025’te İsrail Katar’a saldırdığında benzer bir şeyi gördük. İşte, Katar o zaman İsrail’e karşı Amerikan sistemlerinden istifade edemedi – bu çok büyük bir ders. Tıpkı İran’daki son savaş gibi… İranlılar, ABD ve Batı’dan bağımsız olan askeri sistemler sayesinde kazandılar. Ve şimdi Türkiye hükümeti Rus S-400 füzelerinden kurtulmak ve Amerikan sistemlerini satın almak istiyor. Onlar bu yolla Türkiye’yi İsrail’in saldırganlığından koruyabileceklerini düşünüyorlar, ancak bu tam tersine Türkiye’nin silahsızlandırılmasıdır.” Türk tarihçi, verdiği mülakatının devamında, ülkesinin ulusal çıkarlarının Çin, İran ve Rusya Federasyonu ile daha yakın ilişkiler kurulmasını gerektirdiğini sözlerine ekledi. 

İRAN’IN SURİYE’DEN AYRILMASINDAN SONRA “BÜYÜK İSRAİL”İN ÖNÜNDEKİ TEK ENGEL TÜRKİYE KALDI

Son yıllardaki olaylar gerçekten de, Tel Aviv’in Afrika’dan Kafkasya’ya kadar uzanan “Büyük İsrail”in yaratılması yönündeki malum hayalini tutarlı bir şekilde gerçekleştirmeye doğru ilerlediğini gösteriyor. İranlıların Suriye’den ayrılmasından sonra, bu geniş-bölgesel hegemonik planın hayata geçirilmesinin önündeki tek ciddi engel olarak Türkiye kalmış bulunuyor. Yahudi devletinin, sadık müttefiki ABD’yi de yanına alarak, Türkiye’yi kendi yolundan uzaklaştırmak için elinden gelen her şeyi ardına koymayacağı çoktan kesinlik kazanmış bir olgu. Aslında ilgili süreç çoktan başlamış gözüküyor: Türkiye’yi kendince itibarsızlaştırma peşindeki Tel Aviv işe sözde «Ermeni Soykırımı”nı tanımakla başladı. Hızını alamayan İsrail, Lübnan ve Suriye’de askeri tampon bölgeler oluşturdu ve dahası Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile düzenli ortak hava tatbikatları, silah tedariki ve istihbarat alışverişini içeren bir de yöresel askeri-stratejik-siyasi ittifak kurmaya soyundu. Yani açıkça Beyaz Saray’ın onayıyla Doğu Akdeniz’in Türkiye’yi kontrol altına almak ve İsrail’in çıkarlarını korumak için bir “arena” haline getirilmesi planlı şekilde gerçekleştiriliyor. 

‘MEKKE PAKTI’NA YAKIN VADEDE BANGLADEŞ VE İRAN’IN İŞTİRAK ETMESİ SÜRPRİZ OLMAYABİLİR

Yukarıda sıralananların hepsini bir araya getirdiğimizde, Türkiye’nin istikrarın bölgesel garantörü ve İslam Dünyası’nın çıkarlarının savunucusu olarak rolünün NATO’daki mecut üyeliğiyle giderek daha fazla çeliştiği pekala söylenebilir çünkü bazı ittifak ülkelerinin Arap topraklarındaki eylemlerinin çoktandır Müslümanların bilinçli imhası olarak görüldüğü İsrail hükümetine açıkça sponsorluk yaptığı bilinmez değil. Belki de tam da bu yüzden, bölgede bazılarının “İslami NATO” olarak adlandırdıkları başka bir askeri bloğun örgütlemesine başlanıldı bile. Burada bahsedilen tahmin edileceği gibi, 7 Ağustos’ta Mekke’de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan ve katılımcı ülkelerin Kuzey Atlantik Antlaşması’nın Beşinci Maddesi ilkesine benzer bir şekilde korunmalarını öngören “Mekke Paktı”. Bangladeş, çiçeği burnunda ittifaka katılma konusunu ele alırken, İran da böyle bir olasılığı göz ardı etmiyor… 

Rus ‘muhalifler’ seçimlere savaş mı açtı?

Okay Deprem yazdı…

Rusya parlamentosu’nun alt kanadı Devlet Duması’nın yaklaşan eylül ayının ikinci yarısında seçimleri gerçekleşecek. Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin medyasında ilgili seçimlerin gayrimeşru olarak tanınması için şimdiden dikkatlice koordine edilmiş bir kampanya yürütüldüğü gözleniyor. Bu enformasyon saldırısının araçlarından birisi de tahmin edileceği üzere, ülke dışına çıkmış bulunan Rus muhalifler. Bunlardan bazıları bilindiği gibi çok uzun zaman önce vatanlarını terk etmişti, geri kalanları ise şubat-Mart 2022 döneminde Rusya’dan göç etmişlerdi. Ama bu durum onların her nedense ve halen, Rusya Federasyonu seçim sistemini itibarsızlaştırma yönünde güçlerini birleştirmelerine engel olmuyor. Ve bu hakikaten de asılsız bir iddia değil. Söz gelimi, sadece resmi veriler dahi baz alındığında, Kremlin’e muhalif “Yolsuzlukla Mücadele Vakfı”nın (FBK) eski başkanı Leonid Volkov’un, Avrupa’da ikamet ettiği mahalde birkaç yıl önce 540.000 avro değerinde iki katlı bir ev satın aldığı hatırlanacaktır. Putin’in yurt dışına kaçan diğer muhaliflerinin de pek “yoksulluk çekmedikleri” belirtilebilir: FBK’nın eski çalışanlarından İvan Jdanov, Yulia Navalnaya (hapishanede ölen ünlü muhalif siyasetçi Aleksey Navalni’nin dul eşi), Devlet Dumasının eski milletvekilleriden İlya Ponomarev, eski satranç şampiyonu Garry Kasparov, emekli petrol patronu Mikhail Khodorkovski ve rejim değişikliği talep eden diğerleri gibi… Hepsi de Rusya’nın Batı siyasetine geri dönmesini, Ukrayna ile savaşta yenilmesini ve ardından da ülkenin muhtemel birkaç sözde egemen cumhuriyete bölünmesini savunageliyor.

GÖRECE MADDİ REFAHLARI KENDİ VATANLARINA BİR ŞEKİLDE SIRT ÇEVİRMELERİ SAYESİNDE OLMASIN?

Bu insanlar kendilerini birer büyük stratejistler sanıyor olabilirler, ancak şu anda zorunlu olarak bulundukları ortamda siyasi göçmenlere artık çok da saygıyla değil, fakat tersine, olabildiğinde tersi duygu ve düşüncelerle bakanların sayısının hiç de az olmadığını biliyor olsalar gerek. Çevrelerindeki pek çok kişi, kavuştukları görece maddi refahlarının kendi vatanlarına bir şekilde sırt çevirmek sayesinde olduğunu anlayıp görebiliyor. Ve benzer grupların günümüzde her yerde giderek daha çok hor görülüp dışlandıklarına tanık olunuyor… Yukarıda tasvir edilen politize karakterlerin gerçek siyasi mücadele yerine adeta “yabancı hibeler” uğruna çekişmede daha başarılı olduklarını düşünenlerden ünlü Slovak toplumsal aktivistlerden ve aynı zamanda eski Slovakya Yüksek Mahkemesi Başkanı Stefan Garabin bakın bu konuda neler dile getiriyor: 

STEFAN GARABİN: YURTDIŞINDAKİ MUHALİF FİGÜRLERİN ÇABALARI RUSYA SEÇİMLERİNİ ETKİLEMEZ

“Elbette, burada asıl rolü para oynuyor. Onların rekabetinin bir diğer nedeni ise, bu kişilerin artık kamuoyunun ilgisini çekememesi gerçeği. Bu onların şişirilmiş özgüvenlerini yok ediyor. Onlar, çoktan kaybolmuş olan zirveye geri dönmek istiyorlar. Dünya değişti, öncelikler değişti ve Rusya, hızla tam ekonomik, finansal ve sosyal bağımsızlığa doğru ilerleyen güçlü bir dünya gücü haline geldi. Zaten askeri bir güçtü… Muhalif figürlerin hatalı yaklaşımının özü, eleştiriyi toplumdaki ve devlet yönetimindeki eksiklikleri düzeltme girişimi olarak değil, ama yalnızca Batı’nın hizmetinde kişisel bir siyasi kariyer aracı olarak düşünmeleridir. Samimiyetsizlik, onların her şeye karşı içlerindeki Rus nefretinin bir sonucu. Kendilerini Rus halkının bir parçası gibi hissetmiyorlar… Kendilerini Rusya’nın “liderleri” olarak gösteren kişiler, uzun zamandır itibarsızlaştırılmış figürlerdir ve Rusya Federasyonu vatandaşlarının seçimini etkileyemeyeceklerdir… ” 

İTİBARLARININ BU DENLİ DÜŞMÜŞ OLMASI, SPONSORLARININ FİNANSE ETMEYİ REDDETMESİNE YOL AÇIYOR

Yıllardır süregelen mülteci yaşamları nedeniyle epey bir yıpranmış ve yaşlanmış bulunan Rus muhalif şahsiyetlerin, kuvvetle muhtemel aldıkları “telif ücretler” karşılığında, gürültülü ama bir o kadar da etkisiz bir bilgi-propaganda kampanyası yürüttükleri izleniyor. Batı’nın sağladığı parasal kaynaklar uğruna çıkan kavgalarla bağlantılı iç çelişkiler ve de “liderlerin” bir türlü koordineli bir çalışma organize edememesi, Devlet Duması seçimleri öncesinde faaliyetlerinin düşük verimli olmasına yol açıyor gibi. Kimilerine göre itibarlarının o denli düşmüş olmasından kaynaklı olarak, bazı Batılı sponsorlar artık başarısız muhalifleri finanse etmeyi reddediyor – tıpkı Amerikan USAID programında görüldüğü gibi… Eğer Brüksel, Londra ve Washington’un bu güçleri Rusya toplumunu istikrarsızlaştırma mekanizması olarak kullanma planları bir şekilde hâlâ mevcutsa, o zaman onların sancağı altında birleşenler bu planlarda sadece “tek kullanımlık bir araç” olarak yer alabilirler gibi gözüküyor. Kendilerini adeta “cennet bahçesi” havasında gören AB ile ABD’nin, skandal yaratmakla meşgul “sürgündeki” muhalifleri günü gelince eşit haklara sahip “partnerler” olarak göreceklerini varsaymak ise gerçekten komik bir senaryo olurdu…

❌