Normal görünüm

Dünden önceki gün alınanlar

Büyük Zafer’in 104’üncü yılı: 30 Ağustos kutlu olsun!

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk komutasındaki Türk ordusunun 26 Ağustos’ta başlayıp 30 Ağustos’ta zaferiyle sonuçlanan Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, dünya tarihinin gördüğü en büyük kahramanlık destanlarından biri olarak tarihe geçti.

1919 yılında Birinci Dünya Savaşı sonrası İtilaf Devletleri, Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerine dayanarak türlü bahanelerle Anadolu’yu işgale başladı, ordusunun cephanesi elinden alınan Türk milleti zor durumda bırakılmaya çalışıldı.

Ünlü yazar Halide Edip Adıvar’ın ”Türk’ün Ateşle İmtihanı” kitabında anlattığı işgal günlerinde, itilaf donanması İstanbul’a, Fransızlar Adana’ya, İngilizler Urfa, Maraş, Samsun ve Merzifon’a, İtalyanlar, Antalya ve Anadolu’nun güneybatısına yerleşti.

15 Mayıs 1919’da İtilaf Devletlerinin izniyle Yunan Ordusu İzmir’e çıkarma yaptı.

Bu durum karşısında Türk milleti, tarih boyunca gösterdiği ”millet olma bilinci” içerisinde işgallere karşı Kuvayımilliye hareketini başlattı. İki seçenek vardı; ya işgal güçlerine teslim olunacak ya da yıkılan yakılan bir ülke, yılmaz evlatlarının azmiyle yeniden ayağa kalkacak ve küllerinden doğacaktı.

1920’de TBMM’nin açılması üzerine işgal güçleri tüm baskıcı politikalarını Atatürk ve silah arkadaşları üzerine yoğunlaştırdı, özellikle Batı Cephesi’nde hareketlilik başladı. 1921’de Polatlı’ya kadar gelen Yunan ordusunu püskürtmek, daha birkaç yıl önce tarih literatürüne ”Çanakkale geçilmez” sözünü altın harflerle yazdıran vatan evlatlarına düştü.

Sakarya’da 22 gün 22 gece süren kanlı çarpışmaların ardından durdurulan düşman ordusunu tamamen yurttan atmak amacıyla bir yıl kadar süren hazırlık döneminden sonra 26 Ağustos 1922’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz’u başlattı.

26 AĞUSTOS’TA KOCATEPE’DE ŞAFAK SÖKERKEN

Başkomutan Mustafa Kemal, 26 Ağustos sabahı Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa (Çakmak), Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü) ile muharebeyi yönetmek üzere Afyonkarahisar sınırlarında kalan Kocatepe’de yerini aldı.

Topçu ateşleriyle şafak vakti başlayan harekatın devamında Türk askeri, sabahın ilk ışıklarıyla hücuma geçip Tınaztepe’yi ele geçirdi ve Belentepe ile Kalecik Sivrisi’nden düşmanı uzaklaştırdı.

Taarruzun ilk gününde 1. Ordu birlikleri, Büyük Kaleciktepe ile Çiğiltepe arasında 15 kilometrelik alanda, düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçirdi. 5’inci Süvari Kolordusu, düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulundu, 2’nci Ordu ise cephede tespit görevini aksatmadan sürdürdü.

Türk ordusu, 27 Ağustos sabahı yine bütün cephelerde yeniden taarruza geçti ve aynı gün Afyonkarahisar, 8’inci Tümen tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. 28 ve 29 Ağustos’ta başarıyla sürdürülen taarruz, düşmanın 5’inci tümeninin etkisiz kılınmasıyla neticelendi.

29 Ağustos gecesi durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçilip taarruzun kısa sürede sonuçlandırılmasında hemfikir oldu ve planın 30 Ağustos’ta aksamadan uygulanması için gerekli önlemler alındı.

BÜYÜK ZAFER VE BİR KIRIK KAĞNI

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Türk Ordusu’nun Kurtuluş Savaşı’nda kazandığı en önemli zaferin arifesinde, 30 Ağustos sabahında şimdi belde olan Kütahya’nın Altıntaş ilçesine bağlı Zafertepe Çalköy’de birliklere taarruz emrini verdi.

O’nun bizzat yönettiği Dumlupınar’daki meydan muharebesinde kahraman Mehmetçik, Yunan birliklerini Allıören, Keçiler, Kızıltaş deresi yolunun iki yanında tamamen sarıp imha etti. Kızıltaş deresi bölgesinde açık kalan alandan bazı Yunan birlikleri, General Trikopis, General Diyenis ve birçok Yunan komutanı kaçtı.

Büyük Zafer’in ertesi günü, 31 Ağustos’ta Zafertepe Çalköy’de bir evin bahçesindeki kırık kağnının üzerine muharebe alanlarının haritasını koyan Başkomutan Mustafa Kemal, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa ile durum değerlendirmesi yaparak Yunanlıların yeniden savunma düzenine geçmesini önlemek ve onları mağlup etmek için İzmir’e girme görüşünde birleşti.

‘ORDULAR, İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’DİR, İLERİ’

Mustafa Kemal Paşa, Büyük Zafer sonrası 1 Eylül’de Dumlupınar’da, Batı Cephesi’ndeki tüm subay ve erlere okunmak üzere yayımladığı bildiride, şu ifadelere yer verdi:

”Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları, Afyonkarahisar-Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesi’nde, zalim ve mağrur bir ordunun temel varlığını inanılmayacak kadar az bir zamanda yok ettiniz. Büyük ve seçkin ulusumuzun fedakarlıklarına layık olduğunuzu kanıtladınız. Sahibimiz olan büyük Türk ulusu, geleceğine güvenmekte haklıdır. Savaş alanlarındaki başarı ve fedakarlıklarınızı yakından görüp izliyorum. Ulusumuzun size olan övgülerinin iletilmesine aracılık etme görevinin arkasını bırakmayacak, sürekli olarak yerine getireceğim. Ödüllendirme için Başkumandanlığa öneride bulunulmasını, Cephe Kumandanlığına buyurdum. Bütün arkadaşlarımın, Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri de verileceğini göz önünde bulundurarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü ve yurtseverliğinin kaynaklarını kullanarak, yarışmayı bütün gücüyle sürdürmesini talep ederim. Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”

27 Ağustos’ta Afyonkarahisar, 30 Ağustos’ta Kütahya’nın kurtuluşunu 1 Eylül’de Gediz, 3 Eylül’de Emet ve Tavşanlı’nın kurtuluşları izledi, 9 Eylül’de İzmir’de Yunan Ordusunu denize döken Türk ordusu, Mustafa Kemal Paşa’nın emrini büyük bir başarıyla yerine getirdi.

‘VERDİĞİM SÖZÜ YERİNE GETİREMEDİM’

Büyük Taarruz’dan akıllarda kalan en önemli olaylardan biri, 57’nci Tümen Komutanı Albay Reşat Bey’in, 27 Ağustos’ta Çiğiltepe’nin alınmasının yarım saat gecikmesi üzerine, görevini yerine getirememenin üzüntüsü ile kendisini vurarak intihar etmesiydi.

Kocatepe’den verilen emirle Büyük Taarruz’u başlatan Türk askerleri, taarruzun ilk ve ikinci gününde tüm tepeleri ele geçirmeye başladı. Çiğiltepe’de bulunan Yunan askerlerine karşı direnen 57’nci Tümen Komutanı Albay Reşat Bey ile Mustafa Kemal Paşa arasında, şu telefon konuşması geçti:

Sonraki yarım saatte Çiğiltepe’yi düşman askerinden alamayan Albay Reşat Bey, ”Verdiğim sözü yerine getiremediğim için yaşayamam” diyerek beylik tabancasıyla intihar etti.

Mustafa Kemal Paşa’ya, Çiğiltepe sırtlarında çarpışan 57’nci Tümen Komutanlığını yeniden telefonla aradığında Albay Reşat Bey’in intihar ettiği söylendi ve ”Yarım saat zarfında o mevkiyi almaya size söz verdiğim halde, sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam” yazdığı notu okundu.

Çiğiltepe, Albay Reşat Bey’in ölümünün 15 dakika sonrasında düşman askerlerinden kurtarıldı.

‘TÜRK CUMHURİYETİ’NİN TEMELİ BURADA SAĞLAMLAŞTI’

Büyük Önder Atatürk, Büyük Zafer’den tam iki yıl sonra, 30 Ağustos 1924’te, Şehit Sancaktar Mehmetçik Anıtı’nın temel atma törenine katılmak üzere Zafertepe Çalköy’e geldi.

Törene katılanlara iki yıl öncesini hatırlatan Atatürk, Büyük Zafer’i şu cümlelerle anlattı:

”Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ve onun son parçası olan 30 Ağustos Zaferi, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasıdır. Ulusal tarihimiz çok büyük, çok parlak zaferlerle doludur ama Türk ulusunun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil dünya tarihine yeni bir adım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum. Besbellidir ki yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, bu göklerde uçuşan şehit ruhları, devletimizin, cumhuriyetimizin ölümsüz koruyucularıdır. Türk ulusu burada kazandığı zaferle, açığa vurduğu gücü ve istemiyle, bu belli gerçeği bir kere daha tarihin bağrına çelik kalemle koymuş bulunuyor.”

Atıf Ünaldı ile Netizen (406) – Suyun içinde yıllarca kaldı: Dünyanın ilk atlası nasıl kurtarıldı? 

Ptolemaios’un Geographike adlı eserinin Topkapı'daki kopyası, restorasyon süreci ve koleksiyon kitapçılığındaki önemiyle dikkat çekiyor.

Atıf Ünaldı ile Netizen (406) – Suyun içinde yıllarca kaldı: Dünyanın ilk atlası nasıl kurtarıldı?  Medyascope

💾

Ptolemaios’un Geographike adlı eserinin Topkapı'daki kopyası, restorasyon süreci ve koleksiyon kitapçılığındaki önemiyle dikkat çekiyor.

Deyr Yâsîn Katliamı

Deyr Yâsîn Katliamı, 1948 Filistin Savaşı'nın en çok tartışılan ve en fazla araştırılan olaylarından biri olarak tarihe geçti. 9 Nisan 1948 tarihinde Kudüs'ün batısında bulunan Deyr Yâsîn köyünde meydana gelen olaylar, yalnızca savaşın askerî seyrini değil, bölgedeki nüfus hareketlerini, psikolojik savaş yöntemlerini ve İsrail-Filistin çatışmasının kolektif hafızasını da derinden etkiledi. Olayın ayrıntıları, ölü sayısı, sorumluluk düzeyi ve sonraki etkileri uzun yıllar boyunca tarihçiler arasında yoğun biçimde tartışıldı. İsrailli, Filistinli, İngiliz ve uluslararası araştırmacılar farklı arşiv belgeleri, tanıklıklar ve resmî raporlar üzerinden olayı yeniden değerlendirdi. Buna rağmen bazı ayrıntılar hakkında tam bir görüş birliği oluşmadı.

33 yıldır dinmeyen acı: Başbağlar Katliamı!

Erzincan kent merkezine 220 kilometre uzaklıktaki Başbağlar köyüne 5 Temmuz 1993 akşamı gelen PKK'lı teröristler, kadınları derede toplandıktan sonra evleri yağmalayıp para, altın ve değerli eşyaları alarak tüm evleri ateşe verdi.

Yapılan zulme karşı çıkan 5 kişiyi de evlerde ateşe vererek öldüren teröristler, akşam namazını kılıp camiden çıkan 28 erkeği de köy meydanında topladı.

Bir süre örgüt propagandası yapan teröristler daha sonra bu kişileri de kurşuna dizdi.

Çeyrek asırdır dinmeyen acı: Başbağlar katliamı - Haber 7 GÜNCEL

Teröristler bütün köyü yaktı

Kadın ve çocukların gözleri önünde gerçekleştirilen katliamda, 200’e yakın ev, köyün çeşmeleri, kültür evi, cami ve ilkokulu teröristler tarafından yakıldı.

Katliamdan yaralı kurtulanlar, köylerine döndüklerinde gördüklerine inanamadı. Çünkü köy tamamen harap olmuştu. Olaydan sonra bölgeye gelen güvenlik güçleri yüzlerce boş kovan buldu.

Başbağlar Katliamı'nın üzerinden 31 yıl geçti!

Madımak Katliamı’nın 33’üncü yılı: Dava düşürüldü, failler kol geziyor!

2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’ta bulunan aydın, yazar ve sanatçılardan oluşan 51 kişilik grupta Aziz Nesin, Metin Altıok, Hasret Gültekin, Asım Bezirci ve Nesimi Çimen gibi tanınmış isimler de bulunuyordu.

Otelde 33 yazar ve ozan ile iki otel çalışanı yakılarak veya yangından kaynaklı duman zehirlenmesi sonucu öldürülmüştü.

MADIMAK OLAYI

Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında, aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu pek çok sanatçı ve fikir insanı dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin’in özel davetlisi olarak kente geldi.

Kültür Merkezi içindeki gerici grubun taşlı sopalı saldırısı polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi.

Binlerce kişiden oluşan gerici grup, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti.

MADIMAK OTELİ’NİN YAKILMASI

Madımak Olayı’nda grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı. Madımak Oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı.

Otele sığınmış olan kişilerden, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi.

Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, merdivendeki görevli tarafından darp edilip, merdivenden itfaiye aracı etrafında toplanan gerici kalabalığa doğru itildi.

UTANÇ GÖRÜNTÜLERİ

Başından yaralanan Aziz Nesin’i linç girişiminden araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne götürüldü.

Madımak Olayı sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 gösterici yaşamını yitirdi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi.

İKTİDARDAKİLERİN TEPKİSİ NE OLMUŞTU?

Turgut Özal’ın ölümünden sonra Cumhurbaşkanı seçilen Süleyman Demirel’in yerine DYP Genel Başkanı seçilen ve Başbakan olan Tansu Çiller görevi devralalı henüz bir hafta olmuştu.

Çiller’in Madımak Oteli’nde yaşananların ardından söylediği sözler tartışma yaratacaktı: “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir”

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise olayın münferit olduğunu ve “Alevi-Sünni çatışmasına dönüşmemiş olmasını” vurguluyordu: “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır… Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır.”

İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu ise Aziz Nesin’i hedef gösterdi: “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir.”

Aziz Nesin, ilerleyen günlerde Gazioğlu’nun “yalancılıkla” suçladı.

Koalisyon ortağı SHP’nin eski genel başkanı, dönemin başbakan yardımcısı Erdal İnönü, olaylar sırasında Aziz Nesin’le telefonla görüşerek “en kısa zamanda takviye güç gönderileceğini, kimsenin kılına dahi zarar gelmeden kurtarılacağını” söyledi.

İnönü, katliam ardından SHP’ye ve kendisine yönelik eleştirilere, “Ne yapayım, yetkim yoktu” cevabını verdi.

DAVA SÜRECİNDE NELER YAŞANDI?

Madımak Olayı‘ndan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190’a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124’ü hakkında “laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma” suçlamasıyla dava açıldı, geri kalanlar serbest bırakıldı.

Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994’te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15’er yıl, 3 sanık hakkında 10’ar yıl, 54 sanık hakkında 3’er yıl, 6 sanık hakkında 2’şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi.

YARGITAY DGM KARARINI BOZDU

Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını “taraflı, hukuka ve adalete aykırı” olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi katliamın “Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu” belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay’ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı.

Madımak Olayı’nda 33 kişiye idam cezası 28 Kasım 1997’de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası’nın 146/1 maddesine göre idama ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına mahkûm edildi.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998’de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usul noksanlıkları nedeniyle bozdu.

Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000’de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce yeniden idam cezasına çarptırıldı.

2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi.

ZAMAN AŞIMINDAN DÜŞÜRÜLDÜ

Geçtiğimiz yıl Eylül ayında Madımak Katliamı davasında duruşma savcısı, zamanaşımının uygulanmasını ve davanın düşmesini istedi. Mütalaanın ardından ara veren mahkeme heyeti, davanın zamanaşımından düşmesine karar verdi.

Avukatların beyanlarını sunmasının ardından mahkeme heyeti, tüm istemleri reddetti. Esas hakkında mütalaasını açıklayan duruşma savcısı, 30 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu, kaçaklık durumunun zamanaşımını durdurmadığını, bu nedenle davanın düşmesini istedi.

Cumhuriyet’ten Sefa Uyar’ın haberine göre, duruşmayı izleyen vatandaşlar “Kimin savcısısın?” diyerek tepki gösterdi. Mütalaanın ardından ara veren mahkeme heyeti, davanın zamanaşımından düşmesine karar verdi. Vatandaşlar, “Katilleri koruyorsunuz” tepkisini gösterdi. Mahkeme heyeti tepkiler üzerine salonun boşaltılmasına karar verdi.

Mağdur aileleri, salonu alkışlar ve yuhalamalar eşliğinde boşalttı.

‘KIRMIZI BÜLTEN DE SONUÇ VERMEDİ’

Karara kamuoyundan ve muhalefetten tepkiler yükselirken, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, Zonguldak Valiliği’ni ziyaretinin ardından konuya ilişkin açıklama yaptı. O günkü Türk Ceza Kanunu’nda zaman aşımı süresinin 30 yıl olduğu için düşme kararı verildiğini ancak AKP’nin insanlığa karşı suçlarda zaman aşımını kaldırdığını belirten Tunç, şöyle konuştu:

“Burada şunu ifade edelim; bir kere 1993 yılında meydana gelen bu elim olaylar sonrasında Sivas davası süreci başladı. Sivas davasında gözaltına alınıp tutuklanan sanıklarla ilgili yargılama süreçleri o dönem başladı, devam etti ve mahkumiyetler verildi. Şu anda o sanıklar hükümlü konumunda. Ana davanın hükümlüleri, cezalarını cezaevlerinde çekmeye devam ediyorlar. Tabii 3 firari sanıkla ilgili yargılama süreci gerçekleştirilememişti. Firari sanıklar yakalanamamıştı. Kırmızı bülten çıkarılarak uluslararası düzeyde de aranmaları sağlandı. Bu da sonuç vermedi.

KATLİAMIN YAŞANDIĞI MADIMAK OTELİ’NE NE OLDU?

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği gibi Alevi örgütleri başta olmak üzere, her yıl olaylarla ilgili anma programı düzenleyen kurumlar, otelin ‘Utanç Müzesi’ olmasını talep ediyor. Ancak bu talep bugüne kadar hükümetler tarafından kabul edilmedi.

Katliamı takip eden yıllarda otelin girişinde bir kebap lokantası açıldı. Bu, mağdur yakınlarının tepkisine neden oldu.

LOKANTA, TEPKİLER ARDINDAN 2009 YILINDA TAŞINDI

Otel ise kamulaştırıldı, yenilendi ve 2011’de Bilim ve Kültür Merkezi olarak kullanıma açıldı.

Merkezdeki anı köşesine, olaylarda ölen 33 aydın, iki otel görevlisi yanında iki saldırganın da adı yazıldı. Listede iki göstericinin de adının yer alması, katliam mağduru ailelerin tepkisini çekti.

Sivas anmalarını düzenleyen kurumlar özellikle her yıl 2 Temmuz’da “Utanç Müzesi” taleplerini yineliyor.

Rivayet Muhtelif (23) – İşgal İstanbul’unda “İttihatçı Sol” ve komünistler!

Erol Ülker, işgal İstanbul’unda İttihatçı ağları, Karakol Cemiyeti ve Milli Mücadele’nin görünmeyen direniş yapısını anlatıyor.

Rivayet Muhtelif (23) – İşgal İstanbul’unda “İttihatçı Sol” ve komünistler! Medyascope

💾

Erol Ülker, işgal İstanbul’unda İttihatçı ağları, Karakol Cemiyeti ve Milli Mücadele’nin görünmeyen direniş yapısını anlatıyor.

Medine'de Tarihi Keşif: Hz. Ömer'in İzleri Bulundu

Ayet Yaziti Aa 2468379

  • Taşlara Kazınan Muazzam Dua

Medine'nin Mehd bölgesinde yürütülen araştırmalarda toplam 1774 tarihi buluntu kayıt altına alındı. Yüzlerce İslami yazıtın yer aldığı keşifte en çok heyecan uyandıran detay, İslam adaletinin sembolü Hz. Ömer'e (r.a.) ait kayıtlar oldu. Hicazi hatla "İbrahim" isimli bir mümin tarafından asırlar önce taşlara nakşedilen o tarihi yazıda şu muazzam dua yer alıyor:

"Allah, Ömer bin Hattab'ın bu dünyada ve ahirette dostudur. Allah'tan başka ilah yoktur."
Aa Picture 20260612 41648810

  • İlahi Adalet Çağrısı Asırlara Meydan Okuyor

Ortaya çıkarılan mukaddes miraslar arasında Kur'an-ı Kerim ayetleri de dikkat çekiyor. Nisa Suresi'nin 58. ayetinin kayalara işlenmiş hali bulundu: "Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder."

Aa Picture 20260612 41648811

Erken dönem Müslümanlarının adalete ve emanete verdiği ehemmiyeti adeta bugünün dünyasına haykıran bu ilahi emir, İslam davetinin ilk yıllarındaki toplumsal şuuru gözler önüne seriyor. İslami hafızayı dirilten ve o kutlu çağın hatıralarını yeniden canlandıran bu eşsiz keşif, İslam dünyasında büyük bir manevi coşkuyla karşılandı.

Aa Picture 20260612 41648809

Bu gerçeği hangimiz duymuştu? 'Araplar bizi arkamızdan vurdu' iftirasına tokat gibi cevap

I. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Yüksek Komiseri Percy Cox, Uceymi Bey’e Osmanlı ordusuna verdiği desteği çekmesi karşılığında tam 300 bin altın sterlin teklif etti. Bu astronomik teklifi reddeden çöl aslanına karşı bu kez İngilizlerin ünlü ajanı Lawrence devreye girdi. Lawrence’ın "Gel Osmanlı’yı beraber yıkalım, seni Irak’ın kralı yapalım" teklifi üzerine Uceymi Sadun Paşa, tarihe geçecek şu cevabı verdi:

"O hain elime geçmesin. Ona bir gün bu teklifi bana yapabilme cesaretini nereden bulduğunu soracağım!"

Osmanlı birliklerinin Kut bölgesinde İngiliz kuşatmasında sıkıştığı o kritik günlerde, adeta bir çöl şahini gibi ordunun yardımına koşan Uceymi Paşa, sarsılmaz ahlakı ve sadakatiyle düşmanın tüm planlarını altüst etti.

Topraklarını Bırakıp Milli Mücadele’ye Koştu
Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı yenilse de Uceymi Paşa pes etmedi. Irak’taki 150 bin dönümlük devasa arazisini ve servetini geride bırakarak 5 Haziran 1920’de Mardin’e geldi. Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki Milli Mücadele’ye katılan Iraklı lider, adamlarıyla birlikte Urfa’nın düşman işgalinden kurtuluşunda aktif ve hayati bir rol oynadı.

"14 Köy Değil, 1 Köy Yeter; Kalanı Yoksul Köylüye Verilsin"
İngilizlerin ısrarlı iade taleplerini Türkiye her seferinde kararlılıkla reddetti. Savaşın ardından Mustafa Kemal Atatürk, TBMM’den Uceymi Paşa ve adamları için 14 köy bağışlanmasını talep etti. Ancak krallığı reddeden o asil ruh, mal mülk davası da gütmedi. Atatürk’e "Bize sadece bir köy yeter, geri kalan 13 köye yoksul köylüler yerleştirilsin" diyerek adını bir kez daha gururla tarihe kazıdı.

Cebinde Türkiye Cumhuriyeti Kimliğiyle Sessiz Veda
Takvimler 29 Ekim 1960’ı gösterdiğinde, Uceymi Sadun Paşa Ankara’da sessizce gözlerini yumdu. Arkasında ne İngilizlerin vadettiği altınları ne bir taht ne de bir krallık tacı bıraktı. Ondan geriye kalan tek şey; tertemiz bir vicdan, şerefli bir tarih ve gururla taşıdığı Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanı oldu.

Çöl Mücahidi Uceym Sadun Paşa kimdir? Uceym Sadun Paşa'nın hayatı... OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ...

21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgüsü! İnsanlık tarihinin kara lekesi 162. yılında

Kuzey Kafkasya'nın kadim halkları olan Adigeler, Abhazlar, Nogaylar ve Kırım Tatarları, 19. yüzyılın ortalarında insanlık tarihinin gördüğü en acımasız ve kanlı planlardan birinin kurbanı oldu. Rusya İmparatorluğu'nun Ortodoks koruyuculuğu maskesi altında yürüttüğü ve tüm Müslüman-Türk nüfusunu etkisiz hale getirmeyi amaçlayan politikası, 21 Mayıs 1864'te geri dönüşü olmayan bir trajediye dönüştü. Bugün, başta Abhazya olmak üzere tüm dünyada "Ulusal Yas Günü" olarak anılan bu sürgün, aslında planlı bir soykırımın koordinatlarını taşıyordu.

"Sıcak Denizler" Uğruna Yok Edilen Hayatlar
Kırım Savaşı’nın ardından Kafkasya’daki stratejik hedeflerini hızlandıran Rus yönetimi, batı dünyasıyla deniz yolu üzerinden hızla kalkınma potansiyeli bulunan ve güçlü bir dayanışma kültürüne sahip olan Adigeleri açık bir tehdit olarak gördü. Rusya’ya göre bu topluluklar, imparatorluğun güneye yayılma politikasının önündeki en büyük engeldi.

Bu doğrultuda göç sürecini hızlandırmak adına diplomatik ve kirli hamleler arka arkaya geldi. 1860 yılında General Mihail Tarieloviç Loris-Melikov, Kuzey Kafkasya'daki Müslüman nüfusun Osmanlı topraklarına transferinin Rusya açısından "yaşamsal" önemini anlatmak üzere İstanbul’a gönderildi. Rus yönetimi, halkı göçe zorlamak için bölgedeki bazı ajanlara ve yerel derebeylerine gizlice paralar dağıtarak içten içe bir çözülme operasyonu başlattı.

Kafkasya'da Bir Ölüm Kavramı: "İstambulak'o"
Rus zulmünden kaçarak canını kurtarmak isteyen halk arasında yeni bir kavram doğmuştu: İstambulak'o (İstanbul'a Göç). Ancak bu yolculuk, bir kurtuluş değil; kökten yok etmeyi hedefleyen dalgalar halinde 20. yüzyılın başlarına kadar sürecek bir ölüm yürüyüşüydü. Bu süreçte sadece Çerkesler değil, 22 bin Çeçen ve Oset de yurtlarından koparılarak Türkiye’ye sürüldü.

Karadeniz Kana Bulandı: Gemiye Binenin de Binmeyenin de Kaderi Değişmedi
Sürgünün en kanlı sayfaları Karadeniz kıyılarında yazıldı. Rus askerlerinin süngü ve dipçik darbeleriyle sahile yığılan sivil halk, adeta üst üste gelecek şekilde yığınlar halinde gemilere dolduruldu. Kıyıda süngülerin ucunda bekleyen, gemilerde ise açlık, susuzluk ve salgın hastalıklarla boğuşan Çerkeslerin dramı, insanlık onurunu ayaklar altına aldı.

Daha fazla para kazanma hırsıyla kapasitelerinin çok üzerinde yolcu alan gemi sahipleri, yüzlerce insanın içinde bulunduğu teknelerin Karadeniz’in azgın sularında batmasına neden oldu. Dönemin dehşetini anlatan en çarpıcı raporlardan biri, 1864 yılının Mayıs ayında Trabzon'daki Rus Büyükelçisi tarafından tutulmuştu. Raporda, sadece Trabzon kıyılarına ulaşabilen ya da ulaşamayan 30 bin kişinin açlık ve salgın hastalıklardan hayatını kaybettiği kayıtlara geçmişti. Alabildiğince kalabalık olan gemilerde en ufak bir hastalık belirtisi gösteren insanlar, canlı olup olmadıklarına bakılmaksızın acımasızca denize atıldı.

Göçmen Kamplarından Ölüm Kamplarına
Zorlu deniz yolculuğunu aşarak Osmanlı İmparatorluğu'nun Karadeniz kıyılarına ulaşmayı başaran az sayıdaki Çerkes’i ise başka bir trajedi bekliyordu. Osmanlı yönetimi tarafından kıyılarda kurulan göçmen kampları; lojistik yetersizlikler, amansız salgın hastalıklar, yoksulluk ve açlık nedeniyle kısa sürede birer "ölüm kampına" dönüştü.

Büyük çoğunluğu Karadeniz'in sularında can veren sürgünlerin, kıyıya ayak basabilen az sayıdaki kısmı da bu kamplardaki elverişsiz koşullar nedeniyle hayatını kaybetti. Yurtlarından koparılan yüz binlerce Çerkes, bu insanlık dışı sürgün neticesinde dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kaldı.

Bugün, 21 Mayıs 1864'ün üzerinden asırlar geçse de, Çerkes halkı Karadeniz’e her baktığında adalar halinde yok olan nesillerini, süngülerin gölgesinde yitip giden vatanlarını ve tarihin gördüğü bu en büyük karanlığı acıyla hatırlamaya devam ediyor.

21 Mayıs 1864! İnsanlık tarihinin kara lekesi: Çerkes Sürgünü 162. yılında

Tarihte yaptığı zulüm ve soykırımlarla anılan eli kanlı Rus yönetimi, 1864 yılında Müslüman bir halk olan Çerkesleri sürgüne zorlamıştı. Osmanlı topraklarına zorla göç ettirilen Çerkesler, kıyılarda süngülerle bekleyen Rus askerleri tarafından gemilere zorla bindirilmişti. Fakat gemiye binenin de binmeyenin de kaderi değişmeyecekti. Çerkes halkının büyük çoğunluğu açlık, susuzluk ve salgın hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirmişti. Esasında bu bir, ölüm yolculuğuydu.

Kırım Tatar sürgününün acıları 82. yılında hafızalarda yerini koruyor

ANKARA (AA) - Kırım Tatar Türklerinin, eski Sovyetler Birliği lideri Josef Stalin’in kararıyla 82 yıl önce bir gece içinde toplanarak insanlık dışı şartlardaki tren vagonlarıyla öz yurtlarından Orta Asya'ya sürgün edilişinin acısı hala hafızalarda yerini koruyor.

Rus Çariçesi 2. Katerina'nın Kırım Tatar Türklerini yok etme politikasıyla başlayan sürgünler, eski Sovyetler Birliği döneminde artış gösterdi.

Rusya da bu politikaları farklı yöntemlerle sürdürdü. Kırım'ın Osmanlı Devleti'nin kontrolünden çıkmasıyla başlayan Kırım Tatar Türk halkının acısı hiç bitmedi. Sürgün yaşayan Kırım Türklerinin ilk adresi Anadolu toprakları oldu.

Rus Çarlığının baskısı nedeniyle pek çok Kırım Tatar Türkü Osmanlı Devleti'ne sığındı.

İkinci Dünya Savaşı başladıktan bir süre sonra Kırım Yarımadası'nı kaybeden eski Sovyet Rusyası, yarımadayı Nazi Almanyası'ndan geri aldıktan sonra Kırım Tatar halkına baskı uygulamaya başladı.

Nazi Almanyası ile işbirliği suçlamasına maruz kalan Kırım Türkleri için haklarında uydurulan bu gerekçeler, yeni bir sürgünün kapısını araladı.

Eski Sovyetler Birliği lideri Josef Stalin, çıkardığı gizli kararnameyle Kırım Tatarlarının Orta Asya'da farklı bölgelere sürgün edilmesine karar verdi.

Stalin'in kararı,18 Mayıs 1944'te gece yarısı uygulamaya konuldu. Kararın ardından 15 dakika içinde yataklarından kaldırılarak hayvanların taşındığı vagonlara doldurulan çoğunluğu yaşlı, çocuk ve kadınlardan oluşan 250 bin civarındaki Kırım Tatarı, 3 günde aç susuz Orta Asya'ya sürgün edildi.

İnsani olmayan koşullardaki vagonlarda sürgün edilenlerin yarısı, daha sürüldükleri bölgelere ulaşamadan hayatını kaybetti.

Stalin’den sonra Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne hediye edilen Kırım, 2014'te yarımadayı yasa dışı ilhak eden Rusya'nın kontrolüne yeniden geçti.

Çariçe 2. Katerina'dan bu yana vatanlarında kalmak için mücadele veren Kırım Tatar Türklerinin bugünkü lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ve Kırım davasının pek çok önde gelen ismi, öz yurtlarından sürgün edilmiş durumda.

Başta Kırımoğlu olmak üzere, pek çok isme Rusya tarafından Kırım'a giriş yasağı konuldu.

Sadece isimler değil, aynı zamanda Kırım Tatarlarının iradesini temsil eden Kırım Tatar Milli Meclisi de (KTMM) Rus mahkemesince "aşırıcı örgüt" sayıldı ve yarımadadaki faaliyetlerine son verildi.

Rusya'nın yarımadayı ilhakı sonrasında pek çok Kırım Tatarı yurdunu terk etmek zorunda kaldı.

1944 sürgününün acısını 82 yıldır hafızalarında koruyan Kırım Tatarları, bugün hala öz yurtlarına dönmek ve topraklarını geri almak için mücadele etmeye devam ediyor.

Bu mücadeleyi diplomatik olarak uluslararası alanda sürdüren, Ukrayna'da yaşayan Kırım Tatarları, Rusya'nın Ukrayna'da başlattığı savaş nedeniyle zorluklar yaşıyor.

Ukrayna'daki pek çok Kırım Tatar Türkü, ana yurtlarını terk ederek yine Türkiye ve başka ülkelerde yaşamlarını sürdürüyor.

Fransız düşünür Roger Garaudy’nin kaleminden Hz. Ömer’in dünyaya fazileti

Fransız düşünür Roger Garaudy’nin (Allah rahmet eylesin) – 2012 yılında 98 yaşında vefat etmiştir – dikkat çekici bir önerisi vardır:

“Her yıl, Ömer bin Hattab’ın (r.a) halifeliğe gelişinin bir bayram olarak kutlanması.”

Garaudy şöyle yazar:
“Tarihin büyük liderlerine hakkını teslim etmek adına, neden Müslümanlar, Ömer bin Hattab’ın 23 Ağustos 634 (Hicrî 13 yılı Cemâziyelâhir ayının 22’si) tarihinde halifeliğe gelişini kutlamasın?”

Çünkü o, İslam devletinin kurucusu, esaslarını koyan ve idari yapısını inşa eden bir liderdir.

Onun “ilk”lerinden bazıları şunlardır:
•“Emîru’l-Mü’minîn” (Müminlerin Emiri) unvanını ilk kullanan kişidir.
•Hicreti İslam takviminin başlangıcı yapan ilk liderdir.
•Onun döneminde Şam, Irak, İran, Mısır, Berka, Trablusgarp, Azerbaycan, Nihavend ve Cürcan fethedilmiştir.
•Yeni şehirler kurma (emsârın iskânı) politikasını başlatmış; Basra ve Kûfe gibi şehirler onun döneminde kurulmuştur.
•Devlet teşkilatını kurarak divanları (kurumsal idareyi) oluşturan ilk kişidir.
•Erzak ve iaşe kurumunu (bugünkü anlamda tedarik/lojistik sistemi) kurmuştur.
•Vakıf sistemini başlatan ilk kişidir.
•Beytülmâl’i (devlet hazinesini) kurarak mali düzeni oluşturmuştur.
•Para basımını düzenlemiş ve standartlaştırmıştır.
•Valilerinin ve yöneticilerinin mal varlıklarını denetlemiş, “Bu serveti nereden buldun?” ilkesini getirmiştir.
•Devlet arazilerini ölçtürmüş ve kayıt altına almıştır.
•Yolları düzenletmiş ve ulaşımı geliştirmiştir.
•Devlet hazinesindeki fazlayı ticarete yönlendirmiştir.
•Askerî kayıt sistemi kurmuş, askerlerin maaşlarını düzenlemiştir.
•Zorunlu askerlik uygulamasını başlatmıştır.
•Askerlerin ailelerinden ayrı kalma süresini en fazla dört ayla sınırlandırmıştır.
•Yedek kuvvetler oluşturmuş ve düzenli bir askeri yapı kurmuştur.
•Sınır güvenliği sistemini tesis etmiştir.
•Ordu komutanlarından düzenli rapor istemiştir.
•Ordulara doktor, tercüman, kadı ve rehber tahsis etmiştir.
•Ordu için gıda depoları kurmuştur.
•Gayrimüslim fakirlere maaş bağlamış (sosyal güvenlik anlayışı).
•Kiliselerin yıkılmasını yasaklamıştır.
•Yargı kurumunu (kadılık sistemi) kurmuştur.
•Cizye sistemini adaletli biçimde düzenlemiş; yaşlı, kadın ve çocukları muaf tutmuştur.
•Sahipsiz çocukların bakımını devlet hazinesine bağlamıştır.
•Valilerle düzenli toplantılar yaparak hesap vermelerini sağlamıştır.
•Atlardan zekât alınmasını başlatmıştır.
•Misafirhaneler kurmuştur.
•İnsan haklarına dair şu sözle tarihe geçmiştir:
“İnsanları ne zamandan beri köleleştirdiniz? Oysa onları anneleri özgür doğurmuştur.”
•Yöneticilerini yargılamış, gerektiğinde gayrimüslimler lehine karar vermiştir.

Bunlar, onun kurduğu devlet düzeninin sadece bir kısmıdır.

Garaudy şöyle sorar:
“Böylesine eşsiz bir tarihî liderin göreve geliş günü, Müslümanlar için bir kutlama vesilesi olmayı hak etmiyor mu?”

Ve ekler:
“Eğer bu lider bizim toplumumuzda olsaydı, onun heykellerini diker, şehirleri onun adıyla anardık; her yıl değil, her ay onun için törenler düzenlerdik.”

Sonra şu çarpıcı karşılaştırmayı yapar:
Napolyon’un değeri nedir Ömer’in başarıları yanında?
George Washington’un değeri nedir?
Kolomb’un değeri nedir?

Ve şu eleştiriyle bitirir:
“Görünüşe göre Arap ve Müslüman toplumu, kendi değerlerini yeterince takdir etmeyen bir toplumdur…”

Allah, onu Müslümanlar adına en güzel şekilde mükâfatlandırsın
ve bizleri büyük hesap gününde ona komşu eylesin.

Siyonistlere karşı direnişin sembol isimlerinden Şeyh Ahmed Yasin, şehadetinin 22. yıl dönümünde rahmetle anılıyor

Ümmete şuur ve direniş ruhu veren ve siyonistler tarafından apaçi helikopterlerle bir sabah namazı sonrasında şehit edilen Şeyh Yasin şehadet yıldönümünde sevenleri tarafından anılıyor.

Filistin'in Askalan şehrinin el-Cevra köyünde 1937 yılında dünyaya gelen Şeyh Yasin, 3 yaşındayken babasını kaybetti.

1948 yılında siyonistlerin Filistin’in büyük bir bölümünü işgal etmeleri üzerine ailesi Gazze şehrine göç eden Yasin, 1952 yılında Gazze şehrindeki İmam Şafii Okulu’nda ilköğrenimini tamamladı. Lise öğrenimini de 1958 yılında Filistin Lisesi’nde tamamlayan Yasin, hayatının gerek bu döneminde gerekse sonraki dönemlerinde pek çok önemli olaya şahit oldu. Bütün bu olayların onun üzerinde önemli etkileri oldu.

Filistin'in tamamının 1967'de siyonistler tarafından işgal edilmesinin ardından Şeyh Ahmet Yasin'in, halkı bilinçlendirmede önemli rolü vardı. Gazze’de İslâm Merkezi’ni kurmasından sonra iyice tanındı ve Filistin’in her tarafında adı duyulmaya başladı. Bu durum işgal yönetimini son derece rahatsız etti. Bu yüzden onu defalarca polis merkezine çağırdı.

Zindan ve direniş

Ahmet Yasin ve beraberindeki birçok kişi, 1984 yılında haklarında yürütülen soruşturmalar kapsamında "İsrail devletini yıkmak yerine İslam devleti kurmak" gerekçesiyle siyonist mahkemelerince 13 yıl hapse mahkum edildi. Ancak on bir ay sonra Filistinlilerle işgalciler arasında bir esir değişiminde serbest bırakıldı. Siyonistler, 18 Mayıs 1989’da Şeyh Ahmet Yasin’i yeniden tutukladılar. Onunla birlikte İslâmi Direniş Hareketi mensubu pek çok kimseyi de tutukladılar.

Uzun oyalamalardan sonra mahkemeye çıkarılan Şeyh Yasin, 15 ayrı suçlamadan yargılandı. Şeyh Yasin, mahkeme heyetine, "Bu mahkeme kanuni olarak beni yargılama hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayri meşru ve kanundışıdır." diyerek onurlu bir duruş sergilemişti.

"İşgal rejimini muhatap kabul etmiyorum"

Siyonist hakimler tarafından Şeyh Yasin'e müebbet hapis cezası çarptırdı. Daha sonra işgalciler, Ahmet Yasin'i serbest bırakılmasına karşılık özerklik anlaşmalarını kabullenmesini şart koştu. Bunun üzerine Şeyh Yasin, “Bana dışarı çıktığımda karpuz yemememi şart koşsanız bile yine kabul etmem. Çünkü ben işgal rejimini muhatap kabul etmiyorum ki onun şartını kabul edeyim.” cevabını verdi.

Şeyh Ahmet Yasin 8 yıl süren zindan hayatı boyunca kararlılığından hiçbir şey kaybetmedi ve siyonist yönetimi muhatap kabul etmeme konusundaki tutumunu değiştirmedi.

Şeyh Ahmet Yasin'e suikast

Şeyh Ahmet Yasin sekiz buçuk yıla yakın bir süre zindanda kaldıktan sonra 30 Eylül 1997 Salı akşamı serbest bırakılarak tedavi edilmek üzere Ürdün’ün başkenti Amman’a getirildi. Şeyh Yasin’in serbest bırakılmasına rağmen işgal devleti onun çalışmalarından rahatsız oluyordu. Bu yüzden onu sıkı bir takip altına almıştı. Onu öldürmek için çeşitli girişimlerde bulundu. Bir keresinde, bir tanıdığının ziyaretinde bulunduğu sırada gittiği evi tespit ederek F-16 tipi uçaklardan füzeler fırlattı. O saldırıda yardımcısı İsmail Heniyye’yle birlikte ziyaret ettiği apartman katının bayağı tahrip olmasına rağmen Şeyh Yasin ve Heniyye mucizevî bir şekilde sağ kurtuldu.

"Allah yolunda şehitlik en yüce arzumuzdur"

Ahmet Yasin, Müslüman Kardeşler’in terbiyesiyle yetişmiş bir önderdi. Bu cemaatin eğitim sisteminde tüm müntesiplere ezberletilen ve özümsetilen temel ilkelerden biri de "Allah yolunda şehit olmak en yüce arzumuzdur" ilkesidir.

Şeyh Ahmet Yasin, herkesin bildiği gibi tekerlekli sandalyeye mahkûm felçli bir insandı. Ama işgalci siyonistler onun bu haline rağmen iman gücü ve kararlılığı ile direnişçileri sürekli cesaretlendirdiğini görüyor, bu yüzden varlığına tahammül edemiyordu. Dolayısıyla onu tasfiye etmek için birçok kez plan yaptı. Bazılarında başarılı olamadı, bazılarında da doğacak sonuçtan korktuğu için çekingen davrandı. Ama en sonunda 22 Mart 2004 tarihinde bir hava saldırısı ile Şeyh Ahmet Yasin’i sabah namazından çıktığı sırada şehit etti.

Çok arzuladığı şehadet mertebesine ulaşan Şeyh Ahmet Yasin ümmetin suskunluğunu şu ifadelerle Allah'a şikayet etmişti;

"Allah’ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!
Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!
Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!
Ben ki saçları ağarmış, ömrümün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim!

Tek isteğim, benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!
Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler!
Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında?
Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?

Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak!
Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken?
Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!
Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış..!

Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı?
Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye; Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mü’min kullarına yardım et!” diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor?
Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:

“Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!
Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek! Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!
Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz.
Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!

Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!
Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin!
Temennimiz, Allah’ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır!
Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!

Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!
Allah’ım! Sana şikâyette bulunuyorum… Sana şikâyette bulunuyorum… Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı Sana şikâyet ediyorum.
Sen mustazafların Rabbisin… Sen bizim Rabbimizsin… Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı?

Allah’ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına Sana şikâyette bulunuyorum.

Sana şikâyette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı… Birliğimiz bozuldu… Yollarımız ayrıldı…

Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini Sana şikâyet ediyoruz…"

Osmanlı hanedan mensupları sarayda değil, cephede savaştı! İşte o isimler...

18 Mart Çanakkale Zaferi’nin 111. yılı anılırken, Osmanlı hanedanının savaş yıllarındaki rolüne dair dikkat çeken bilgiler yeniden gündeme geldi. Uzun yıllardır tartışılan “hanedan üyeleri cepheden uzak kaldı” iddialarına karşı, birçok şehzadenin bizzat savaş alanlarında görev yaptığı ortaya konuyor.

Tarihi kayıtlara göre, Osmanlı hanedanına mensup bazı isimler yalnızca yönetimde değil, doğrudan cephede aktif görev üstlendi.

Bu isimlerin başında, Sultan II. Abdülhamid’in oğlu Şehzade Abdurrahim Efendi geliyor. Abdurrahim Efendi, Sahra Topçu Binbaşısı rütbesiyle Çanakkale Cephesi’nde görev yaptı. Cephedeki başarıları nedeniyle Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından “Demir Salip” nişanına layık görüldü.

Bir diğer önemli isim ise Sultan V. Murad’ın torunu Şehzade Osman Fuad Efendi oldu. Osman Fuad Efendi, Süvari Yüzbaşısı olarak cephede aktif görev aldı.

Son halife Abdülmecid Efendi’nin oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi de savaş döneminde askeri eğitimini tamamlayarak çeşitli görevlerde bulundu ve cepheyle doğrudan bağlantılı bir rol üstlendi.

Öte yandan, savaş sırasında Osmanlı tahtında bulunan Sultan Reşad’ın da orduya moral vermek amacıyla “Gazalarnâme” adlı bir şiir kaleme aldığı biliniyor.

Tüm bu gelişmeler, Çanakkale Savaşı’nın yalnızca cephedeki askerlerin değil; hanedan üyeleri ve devlet yönetiminin birlikte yürüttüğü topyekûn bir mücadele olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Cephede Görev Alan Şehzadeler

Sahra topçu binbaşı Şehzâde Abdurrahim Efendi (Sultan 2. Abdülhamid'in oğlu) Süvâri yüzbaşı Şehzâde Osman Fuat Efendi (Sultan 5. Murat'ın torunu) Piyâde kaymakamı (yarbay) Abdülhalim Efendi (Sultan Abdülmecit'in torunu, Şehzâde Süleyman Efendi'nin oğlu) Piyâde Mülâzım-ı evvel (üsteğmen) Şehzâde Ömer Fâruk Efendi (Son halîfe Abdülmecid Efendi'nin oğlu) Mülâzım-ı sânî (Teğmen) Şehzâde Şerâfeddin Efendi (Sultan Abdülmecit'in torunu, Şehzâde Süleyman Efendi'nin oğlu) Süvâri Mülâzım-ı evvel (üsteğmen) Şehzâde Ahmet Nûreddin Efendi (Sultan 2. Abdülhamid'in oğlu)

3 Mart 1924 Hilafetin kaldırılışının 102. yılı: Ümmet otoritesiz bırakıldı

Bugün sorulan soru net:
Tüm bu feryat, gözyaşı ve akan kanların sebebi nedir?
İttihadımız yok!
Himaye merkezimiz yok!
Âlem-i İslam’ın otorite merkezi yok!
3 Mart 1924’te, 102 yıl önce bugün koparılan başımız yok!

Hilafet, asırlar boyunca ümmetin siyasi çatısı ve kalkanı olarak görülüyordu. 3 Mart 1924’te alınan kararla bu çatı ortadan kaldırıldı. Bu tarih, sadece bir idari değişiklik değil; İslam dünyasının merkezî otoritesiz kaldığı bir dönemin başlangıcı olarak değerlendiriliyor.

Aradan geçen 102 yılda İslam coğrafyasına bakıldığında tablo ağır: Filistin’de işgal ve kan, Kırım’da siyasi kriz, Doğu Türkistan’da baskılar, Irak ve Suriye’de savaşın izleri, Keşmir’de bitmeyen gerilim, Türkiye ve Mısır başta olmak üzere birçok ülkede ekonomik krizler, yoksulluk ve siyasi çalkantılar…

Hilafetin kaldırılması, bu sorunların doğrudan sebebi olarak görülmese de; ümmetin ortak bir siyasi iradeden ve merkezi güçten mahrum kalmasının sonuçlarının bugün daha net hissedildiği görülüyor. Kapitalist laik düzenin hâkim olduğu İslam beldelerinde kaos, sömürü, yaygın yolsuzluk ve dış müdahaleler sıkça dile getiriliyor.

3 Mart 1924, bu bakış açısına göre bir takvim yaprağından ibaret değil. O gün, ümmetin başsız bırakıldığı gün olarak görülüyor. 102 yıl sonra hâlâ aynı soru soruluyor: Birlik olmadan, ortak bir otorite olmadan bu feryat nasıl dinecek?

HALİFELİK NEDİR?

Hilafet veya halifelik,Hz. Muhammed'in ölümünün ardından oluşturulan siyasi bir makamdı. Bu siyasi makamın başındaki kişilere halife, "sonra gelen, yerine geçen, ardından gelen") denirdi.

Halifenin nasıl seçileceği İslam'da kesin kurallara bağlı olmamakla birlikte ilk dört halifenin sahabenin önde gelenlerinin seçimi ve biat alma, sonraki halifelerin ise babadan oğla veraset yoluyla intikal ettiği görülmektedir. Makam başlangıçta siyasi bir yönetim erkini tanımlarken sonradan siyasi-manevi bir otoriteye dönüşüp Sünnilerin temsilciliğini üstlendi.

HALİFELİĞİN KALDIRILMASI

Halifeliğin kaldırılması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 3 Mart 1924 günü çıkardığı kanunla halifelik makamının kaldırılmasıdır.

Devletin laikleştirilmesi yolunda yapılmış siyasi bir devrimdir. Bu karar ile 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı padişahlarının taşıdığı; son Osmanlı padişahı Vahdettin'in ülkeyi terk etmesinden sonra TBMM tarafından Abdülmecid Efendi'ye verilmiş olan halifelik unvanı ortadan kalkmıştır. Yasanın gerekçesi, birinci maddede "halifeliğin hükûmet, Cumhuriyet, yani TBMM'nin anlam ve kavramı içinde zaten saklı olduğu" ifadesi ile açıklanmıştır.

Hilafetin kaldırılmasına giden süreç

Vahdettin'in Türkiye'den ayrılışı ve yeni halifenin seçimi 19 Kasım'da basın yoluyla halka duyurulmuştu.

Saltanatın kaldırılmasından sonra bu saltanatın başka bir adla aynı sülalede devam etmesini önlemek için halifeliğin yetkisiz bir unvan olarak bırakılmasında hükûmet büyük titizlik gösterdi.

Sade bir biat töreni düzenlenmesini isteyen Ankara hükûmetinin bütün çabalara karşın Abdülmecid Efendi gösterişli bir törenle halifeliği üstlendi.

Meclis'teki gelenekselci hilafet taraftarları, hilafete siyasal bir otorite kazandırmak istiyorlardı. Muhalifler bu yoldaki düşünce ve isteklerini 15 Ocak 1923'te dağıttıkları bir risale ile ortaya koydular.

Afyon milletvekili İsmail Şükrü'nün imzasını taşıyan "Hilâfet-i İslâm ve Büyük Millet Meclisi" başlıklı risalede saltanatın kaldırılmasının uygun görüldüğü, ancak hilâfetin asla kaldırılamayacağı, halifenin sadece ruhanî sorumluluklarının değil dünyevî görevlerinin de bulunduğu ve içinde yaşanan olağanüstü şartların normale dönmesiyle halifenin bunları yerine getireceği belirtiliyor ve İslam âlemine sabırla beklemesi tavsiye ediliyordu.

O sırada yurt gezisi nedeniyle Ankara dışında bulunan Mustafa Kemal'e çok ilgi gören bu risalenin haberi İzmit'te iken ulaşmış verdiği nutuklarda Hilafete yönelik tavırlarını net bir şekilde göstermesine olanak sağlamıştı.

17 Ocak 1923'te yaptığı ünlü basın toplantısında bir soru üzerine halifelerin, aleyhine bir hareketleri olduğu takdirde milletin onları başından defedebileceğini söyledi.

Yeni Türk devletinin kurucu meclisi olan birinci meclis 15 Nisan 1923'te son oturumunu yapmış; yeni meclis 11 Ağustos 1923'teki ilk oturumunda Lozan Barış Antlaşması'nı onaylamıştı. İkinci meclisin 25. toplantısında hilafete ayrılan bütçe konusunda şikayetler gündeme geldi.

Konu, bu meselenin genel bütçe içinde değil tek başına incelenmek üzere 1924 bütçesine bırakılması ile kapandı.

Yeni meclis 29 Ekim 1923'te cumhuriyeti ilan etti. Mustafa Kemal Paşa'nın cumhurbaşkanlığına getirilmesi ile bazı vekillerin Halife'yi devletin başına getirerek çözmek istedikleri devlet başkanlığı meselesi çözülmüş oldu.

24 Kasım 1923 tarihinde, Seyid Amir Ali ve III. Ağa Han, Hindistan Hilafet Hareketi adına İsmet Paşa'ya bir mektup gönderdi.[8] Türkiye'nin yeni milliyetçi hükûmetince bu bir dış müdahale olarak yorumlandı; her türlü dış müdahale, Türk egemenliğine hakaret ve daha da kötüsü devlet güvenliğine tehdit olarak nitelendirildi.

Mustafa Kemal Paşa derhal şansını yakaladı. Dahası, Ocak 1924'te Halife Abdülmecid Efendi'nin hilâfet ödeneğinin artırılması ve İstanbul'a gelen resmî heyetlerin kendisini de ziyaret etmeleri yolundaki istekleri halifeliğin kaldırılması sürecini hızlandırdı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, halifenin yabancı devlet temsilcileriyle görüşme isteğini Türkiye Cumhuriyeti'nin istikbaline açık bir tecavüz olarak nitelendirdi ve halifeyi saltanat hülyası içinde olmaması için uyardı. 25 Şubat 1924'te bütçe görüşmeleri sırasında Meclis'te halifenin ve hanedanın ödeneği konusu tartışıldı.

"Postmodern darbe"nin üzerinden 29 yıl geçti

Refah Partisi (RP) ve Doğru Yol Partisince (DYP) kurulan 54. Hükümet, 28 Haziran 1996'da ülke yönetimini devraldı.

Merhum Necmettin Erbakan'ın Başbakan, DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'in ise Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak görev yaptığı hükümet, "rejimi tehdit ettiği" iddiasıyla tartışmaların odağı oldu.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Erbakan'ın, 24 Ocak 1997'de Kayseri'ye yaptığı gezi sırasında, tek tip elbise giyip bere takan il örgütü görevlileriyle ilgili partiye uyarıda bulundu. Söz konusu durumun "Siyasi Partiler Yasasına aykırı olduğunu" belirten başsavcılık, RP Kayseri İl Yönetim Kurulunun 30 gün içinde görevden el çektirilmesini istedi.

Başsavcılık, "fesih işleminin yapılmaması halinde, RP hakkında kapatma istemiyle dava açılacağını" da partiye bildirdi.

RP'li Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız'ın 31 Ocak 1997'de düzenlediği "Kudüs Gecesi"nde İran'ın Ankara Büyükelçisi Muhammed Rıza Bagheri'nin de katılarak bir konuşma yapması ve sergilenen gösteriler, "rejim tartışmalarının" daha da alevlenmesine neden oldu.

Başbakan Erbakan, 1 Şubat 1997'de itirazlara ve DYP'li bazı bakanların "imza atmayız" tepkisine rağmen "üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakan" kararnameyi, Bakanlar Kurulunda imzaya açtı.

  • "Kudüs Gecesi"ne soruşturma

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Başsavcılığı, tepkilere yol açan "Kudüs Gecesi"ni düzenleyen RP'li Belediye Başkanı Yıldız hakkında 2 Şubat 1997'de ayrı ayrı soruşturma başlattı.

Bu gecede konuşan İran'ın Ankara Büyükelçisi Bagheri, 3 Şubat 1997'de Dışişleri Bakanlığına çağrılarak protesto edildi.

Bu arada, 28 Şubat sürecinde hafızalara kazanan "Sincan'dan tankların geçmesi" olayı yaşandı. Sincan'da 4 Şubat 1997'de 15 tank ve 20 kariyer, ilçeden geçerek Yenikent'teki tatbikat alanına gitti.

"Askerin uyarısı" olarak değerlendirilen bu gelişme, Sincanlılar tarafından "darbe oluyor" şeklinde algılanarak, şaşkınlığa yol açtı.

28 Şubat-2

  • "Koalisyon ortakları arasında sorun"

Yaşanan gelişmeler üzerine harekete geçen dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener, Sincan'dan tankların geçtiği gün Belediye Başkanı Yıldız'ı görevden uzaklaştırdı.

Ankara DGM'deki sorgusunun ardından Terörle Mücadele Şubesince gözaltına alınan Yıldız, beraberindeki 9 kişiyle "yasa dışı silahlı çeteye yardım, halkı kin ve düşmanlığa tahrik" iddiasıyla tutuklandı.

Yaşananlar, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in de dahil olduğu ciddi siyasi tartışmalara neden oldu.

Dönemin Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller'in yaşanan süreçten duyduğu rahatsızlığı Başbakan Erbakan'a iletmesi ve sonrasındaki gelişmeler, koalisyon ortakları arasında sorunlara yol açtı.

  • "Demokrasiye balans ayarı"

Siyasiler arasında yaşanan gerginlik, kamuoyuna da yansıdı. Bu kapsamda, sivil toplum örgütlerinin kadın temsilcileri tarafından Ankara'da geniş katılımlı bir miting düzenlendi.

İran Büyükelçisi Bagheri ise Kudüs Gecesi'ndeki konuşmalarının ardından artan tepkiler üzerine ülkesine gitmek zorunda kaldı.

Kudüs Gecesi'nden 4 gün sonra İçişleri Bakanlığına bir yazı gönderen dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, "belediyelerdeki kökten dinci kadrolaşmanın derhal incelenmesini" istedi. Bunun üzerine İçişleri Bakanı Meral Akşener, valiliklere gönderdiği yazıda "Cumhurbaşkanına bilgi verilmek üzere" konunun araştırılması talimatını verdi.

Başbakan Erbakan, 21 Şubat 1997'de Cumhurbaşkanı Demirel ile yaptığı görüşme sonrasında "Türkiye'nin rejim meselesi yok." açıklaması yaptı.

Aynı gün, Washington'da Türk-ABD Konseyi kapanış balosunda konuşan dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir, yıllarca zihinlerden silinmeyecek "Sincan'da demokrasiye balans ayarı yaptık." ifadesini kullandı.

28 şubat

  • "MGK toplantısı 8 saat 45 dakika sürdü"

Tartışmaların en yoğun döneminde, Cumhurbaşkanı Demirel'in, 26 Şubat'ta Başbakan Erbakan'a "rejim konusunda endişelerini dile getiren bir mektup gönderdiği" ortaya çıktı.

Yaşanan tüm bu gelişmelerin ışığında, 28 Şubat 1997'de MGK, Cumhurbaşkanı Demirel'in başkanlığında toplandı.

MGK tarihinin en uzun toplantılarından biri olan, Türkiye'ye siyasal ve sosyal anlamda yeni bir istikamet çizen bu toplantı, 8 saat 45 dakika sürdü. Çankaya Köşkü'nde saat 15.10'da başlayan toplantı, saat 23.55'te sona erdi.

MGK toplantısına Başbakan Necmettin Erbakan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller, Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan, İçişleri Bakanı Meral Akşener, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hikmet Köksal, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ahmet Çörekçi, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman ve MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç da katıldı.

Toplantıda, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Onur Öymen, Emniyet Genel Müdürü Alaaddin Yüksel, Olağanüstü Hal Bölge Valisi Necati Bilican ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Necdet Seçkinöz, Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral Çetin Taner ile MGK Genel Sekreter Başyardımcısı Korgeneral Necdet Timur da hazır bulundu.

  • Bildiride "taviz verilemez" vurgusu

Toplantı sonrasında yayımlanan 4 maddelik MGK bildirisinde özetle "Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı yıkıcı ve bölücü grupların, laik ve anti-laik ayrımı ile demokratik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendiklerinin müşahede edildiği" belirtilerek, "Anayasa ve Cumhuriyet yasalarının uygulanmasından asla taviz verilmeyeceği" vurgulandı.

Bildirinin en dikkati çeken ifadeleri ise şunlar oldu:

"Toplantıda bilhassa Anayasa ile Atatürk milliyetçiliğine bağlı demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olarak belirlenen Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne karşı çağ dışı bir kisve altında zemin oluşturmaya yönelik rejim aleyhtarı faaliyetler de gözden geçirilmiş, Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığını, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş medeniyet yolunda, demokratik sistem içerisinde ilerlemesini teminat altına alan Anayasa ve Cumhuriyet yasalarının uygulanmasından asla taviz verilmemesi gerektiği, Anayasanın tanımladığı Cumhuriyet'in demokratik, laik ve sosyal hukuk devlet ilkelerinin sağlıklı bir şekilde düzenlenmesine imkan sağlayacak güvenlik, huzur ve toplumsal barışın önem ve öncelik taşıdığı, Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı yıkıcı ve bölücü grupların laik ve anti-laik ayrımı ile demokratik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendikleri, Türkiye'de laikliğin sadece rejimin değil, aynı zamanda demokrasinin ve toplumun huzurunun da teminatı ve bir yaşam tarzı olduğu, devletin yapısal özünü oluşturan sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri anlayışından vazgeçilemeyeceği, yasalarla belirlenmiş kuralların göz ardı edilerek yapılan çağ dışı uygulamaların da hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacağı, Türkiye'nin 1997 yılı içinde AB'ye tam üye olacak ülkeler listesine girmeyi öncelikli bir hedef alarak sürdürdüğü, böyle bir dönemde resmi ve sivil kurum ve kuruluşların bu sürece katkıda bulunmasının gerekli olduğu, bu sebeple demokrasimiz hakkında kuşkulara yol açacak, Türkiye'nin yurt dışındaki imajını ve itibarını zedeleyecek her türlü spekülasyona son vermek gerektiği, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik, demokratik insan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk devleti olduğu yolundaki temel ilkelerinin Anayasamızın ve devletimizin teminatı altında olduğu, rejimin, kendisine ve geleceğine yönelik tartışmaların, içinde bulunduğumuz ortamda Türkiye'ye yarardan çok zarar verdiği, açıklanan bu esaslar aksine davranışların, toplumumuzda huzur ve güveni bozarak yeni gerginliklere ve yaptırımlara neden olacağı değerlendirilmiş, bu konularda alınacak ve alınması gereken tedbirlerin Bakanlar Kuruluna bildirilmesine karar verilmiştir."

Bin Yıl Sürecek 28 Şubat

  • "Çiller, Erbakan'ı iknaya çalıştı"

MGK bildirisinin yayımlanmasının ardından, 1 Mart 1997'de askerlerin MGK toplantısına getirerek, hükümetten yapılmasını istediği 20 madde ortaya çıktı. Bu taleplerin arasında, "Temel eğitimin 8 yıla çıkması, imam hatip okullarının meslek okullarına dönüştürülmesi, irticai faaliyetlere karıştıkları için TSK'daki görevlerine son verilen askerlerin belediyelerde istihdam edilmesinin önüne geçilmesi" de vardı.

Erbakan, bu 20 maddedeki bazı ifadeleri kabul etmeyerek, kararları imzalamadı. 3 Mart'ta DYP'nin bazı önde gelen isimleri, hükümetten çekilme çağrısında bulundu.

Çiller, Başbakanlık'ta bir araya geldiği Erbakan'ı "MGK kararlarını imzalaması" konusunda iknaya çalıştı.

Bu süreçte bir basın toplantısı düzenleyen Erbakan, yeni hükümet arayışlarına tepki göstererek, "Hükümet TBMM'de kurulur, MGK'da kurulmaz." dedi.

Bazı sivil toplum kuruluşları da açıklamalar yaparak, MGK kararlarına tam destek verdiklerini ifade etti.

  • "Tartışmalar yol ayrımını hızlandırdı"

Çiller, Erbakan'dan Temmuz 1997'de Başbakanlık görevini kendisine devretmesini istedi. Bu isteği reddeden Erbakan, 5 Mart 1997'de MGK kararlarını imzaladı. Çiller, Başkanlık Divanı toplantısında MGK kararları ve uygulanması konusunda TBMM'de genel görüşme açılması için Erbakan ile anlaştıklarını, genel görüşme önergesini hafta başında Meclise sunacaklarını açıkladı. Ancak diğer partilerin sert tepki göstermesi üzerine, bu plan uygulanamadı.

Cumhurbaşkanı Demirel, MGK'nin anayasal ve kendine özgü bir kuruluş olduğunu vurgulayarak, "MGK kararlarının uygulanmaması halinde devletin yürümeyeceğini, uygulamayanların sorumlu olacağını" kaydetti.

Bunun üzerine Erbakan, MGK kararları için RP'li bakanlar Fehim Adak ve Şevket Kazan ile DYP'li Nevzat Ercan'dan oluşan bir "uygulama komitesi" kurdu.

Bundan sonraki süreçte, başta 8 yıllık kesintisiz eğitim olmak üzere MGK kararlarının uygulanmasında ortaya çıkan tartışmalar, DYP ve RP arasındaki yol ayrımını hızlandırdı.

  • RP'ye kapatma istemiyle dava

Başbakan Yardımcısı Çiller, DYP Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, MGK kararlarına direnilmemesini istedi. Bundan sonra DYP'de "hükümetten çekilelim" sesleri yükselmeye başladı.

Anayasa Mahkemesinin kuruluş yıl dönümünde konuşan Cumhurbaşkanı Demirel, "Kimse laik Cumhuriyet'e alternatif aramaya kalkışmasın" sözlerini sarf etti. Demirel, 22 Nisan'daki bir başka konuşmasında ise Türkiye'nin içinde bulunduğu krizden çıkış yolunu "seçim" olarak gösterdi.

MGK, 26 Nisan'da toplandı ve 28 Şubat'ta alınan kararların ne kadar uygulandığını belirleyebilmek için "İzleme Komitesi" kurulmasını kararlaştırdı. Bu komite, her ay MGK'ye bir de rapor sunacaktı.

Dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, 21 Mayıs 1997'de, "Anayasanın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği açıklıkla anlaşıldığı" gerekçesiyle, RP'nin sürekli kapatılması istemiyle dava açtı.

  • Demirel, hükümeti kurma görevini Mesut Yılmaz'a verdi

Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde 11 Haziran'da irticaya karşı "Batı Çalışma Grubu" oluşturuldu.

Haziranın 18'inde Başbakan Necmettin Erbakan ile yardımcısı Tansu Çiller, "giderek artan toplumsal gerginlik nedeniyle hükümetin nasıl devam edeceği" konusundaki görüşmelerinde uzlaştılar. Başbakanlığı Çiller devralacak, BBP hükümete girecek ve erken seçim yapılacaktı. Bu anlaşmadan sonra Erbakan aynı gün hükümetin istifasını Cumhurbaşkanı Demirel'e sundu.

Erbakan, Demirel ile görüşmesinde RP, DYP ve BBP'nin anlaştığını, Bakanlar Kurulu ve hükümet programının hazır olduğunu bildirdi ve hükümeti kurma görevinin Çiller'e verilmesini istedi.

Cumhurbaşkanı Demirel ertesi gün muhalefet lideri Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit, Deniz Baykal ve Hüsamettin Cindoruk ile görüştü, ardından da hükümeti kurma görevini ANAP Genel Başkanı Yılmaz'a verdi. Yılmaz'ın görevlendirilmesine RP, DYP ve BBP liderleri tepki göstererek, Demirel'i eleştirdi.

  • "RP'nin 14 yıl süren siyasi yaşamı sona erdi"

Demirel başkanlığında 25 Haziran'da gerçekleşen MGK toplantısı, Erbakan'ın katıldığı son MGK toplantısı oldu. 30 Haziran'da 55. Cumhuriyet Hükümeti, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ın başbakanlığında kuruldu.

ANAP-DSP ve DTP ortaklığıyla kurulan hükümette DSP lideri Bülent Ecevit Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı.

MGK kararlarından en çok tartışılan 8 yıllık kesintisiz eğitim ile ilgili yasa tasarısı, 16 Ağustos 1997'de, TBMM'de 242'ye karşı 277 oyla kabul edildi. 8 yıllık kesintisiz eğitim uygulaması, 1997-1998 eğitim-öğretim yılının açıldığı 15 Eylül'den itibaren uygulanmaya başlandı.

Bu arada, Anayasa Mahkemesi, RP'yi, 16 Ocak 1998'de "demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı davranarak, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve millet egemenliği ilkelerini çiğnediği ve irticai faaliyetlerin odağı olduğu" gerekçesiyle kapattı. Genel Başkan Necmettin Erbakan ile Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan, İbrahim Halil Çelik'in milletvekillikleri düşürüldü ve 5 yıl siyaset yasağı konuldu.

Kararın, 22 Şubat 1998'de, Resmi Gazetede yayımlanmasıyla RP'nin 14 yıl süren siyasi yaşamı sona erdi.

Şükran Günü'nün anlatılmayan kanlı tarihi! Katliam yapan koloni askerleri...

Geleneksel anlatı, ilk Şükran Günü’nün 1621’de Hacılar ve Wampanoag halkı arasında gerçekleştiğini söylese de tarihçiler bu iddiayı çoktan çürüttü.

1565’te Florida’da İspanyol yerleşimciler ve Seloy halkı, 1619’da Virginia’daki İngiliz kolonisi benzer şükran törenleri düzenlemişti.

Modern Şükran Günü’nün temeli ise Abraham Lincoln’ün iç savaş döneminde ulusal birliği sağlamak için ilan ettiği tatil gününe dayanıyor.

Dostluk hikâyesinin ardındaki gerilim

Plymouth’a ulaşan Hacılar ile Massasoit liderliğindeki Wampanoag halkı başlangıçta ittifak kurdu.

Ancak Avrupalı hastalıkları Wampanoag nüfusunun yaklaşık %90’ını yok etti, İngiliz göçü arttıkça yerli toprakları üzerindeki baskı da büyüdü.

Massasoit’in ölümünden sonra yerine geçen oğlu Metacomet (Kral Philip) döneminde ilişkiler koptu.

1675’te patlak veren Kral Philip Savaşı, Yeni İngiltere tarihinin en yıkıcı çatışmalarından biri oldu. Bazı tahminlere göre yerli halkın yarısı, İngiliz nüfusunun ise üçte biri hayatını kaybetti.

Yerli halk için şükran günü bir yas günü

Bugün birçok Yerli Amerikalı, Şükran Günü’nü bir kutlama değil, “Ulusal Yas Günü” olarak anıyor.

Her yıl Plymouth’da toplanan gruplar, kolonizasyon sonucu öldürülen milyonlarca yerliyi anarken, aynı zamanda Amerika’daki yapısal ırkçılık ve baskıya dikkat çekiyor.

Bazı aktivistler, tatilin adını “Takesgiving” veya “Thanksgiving Massacre” olarak anarak tarihsel gerçekliğin çarpıtıldığı görüşünü savunuyor.

Tartışma büyüyor: Şükran Günü nasıl anılmalı?

Irksal adalet tartışmalarının güçlendiği son yıllarda, akademisyenler ve yerli topluluklar Şükran Günü’nün anlamını yeniden sorguluyor.

Kimi Amerikalılar için bu gün aile ve birlik geleneği; kimileri için ise unutulan bir soykırımın simgesi.

Tartışmalar sürerken, Şükran Günü’nün ardındaki çok katmanlı tarih giderek daha fazla görünür hâle geliyor.

❌