TÜİK’in “İş ve Aile Yaşamının Uyumu 2025” araştırması, bakım sorumluluğunun yalnızca aile içinde çözülmesi gereken ve kadınlar üzerinden ele alınabilecek bir mesele olmadığını ortaya koydu. 18-74 yaş grubundaki nüfusun yüzde 43,1’i bakım sorumluluğu taşırken, çalışanların yüzde 38,4’ü uzun çalışma saatlerini en önemli engel olarak gösterdi. Feyza Narlı, yüzde 78’e ulaşan yetenek açığına dikkat çekerek bakım sorumluluklarının şirketlerin iş gücü planlamasında dikkate alınması gerektiğini belirtti.
HER 10 KİŞİDEN 4’Ü BAKIM SORUMLULUĞU TAŞIYORÇalışma hayatında uzun yıllar ağırlıklı olarak kadın istihdamı ve çocuk bakımı üzerinden tartışılan bakım sorumluluğu, değişen aile yapısı ve farklılaşan ihtiyaçlarla daha geniş bir istihdam başlığına dönüşüyor. Çocukların yanı sıra yaşlı, hasta, engelli veya günlük yaşamında desteğe ihtiyaç duyan yakınların bakımı, milyonlarca çalışanın iş yaşamındaki tercihlerini ve günlük düzenini etkiliyor.
Türkiye İstatistik Kurumunun yayımladığı “İş ve Aile Yaşamının Uyumu 2025” araştırması, bu tablonun boyutunu rakamlarla ortaya koydu. Avrupa Birliği ülkeleriyle eş zamanlı yürütülen araştırmada bakım kavramı yalnızca çocuklarla sınırlandırılmadı. Aynı hanede veya başka bir hanede yaşayan hasta, engelli çocuk, eş ve bakıma ihtiyaç duyan yakınlarla düzenli olarak ilgilenmek de kapsama alındı. Araştırmaya göre 18-74 yaş grubundaki nüfusun yüzde 43,1’inin bakım sorumluluğu bulunuyor. Bakım sorumluluğu olanların iş gücüne katılım oranının yüzde 60,5 olması ise meselenin çalışma hayatıyla doğrudan bağlantısını gösteriyor. Milyonlarca kişi mesleki görevleri ile aile içindeki bakım yükümlülüklerini aynı anda yürütüyor.
Çalışanın mesaisinin tamamlanması, günlük sorumluluklarının sona erdiği anlamına gelmiyor. Çocuğun okul düzeninden yaşlı bir yakının ihtiyaçlarına, sağlık kontrollerinden hasta bir aile ferdinin günlük bakımına kadar birçok görev çalışma saatlerinin dışında devam ediyor. İşte geçirilen sürenin uzaması ise bakım için kullanılabilecek zamanı doğrudan azaltabiliyor. İnsan kaynakları alanında değerlendirmelerde bulunan Feyza Narlı, bakım sorumluluğunun artık yalnızca kadınlara ait bir başlık şeklinde değerlendirilemeyeceğini belirtiyor. Narlı’ya göre konu, çalışanı elde tutmaktan verimliliğe ve stratejik iş gücü planlamasına kadar iş dünyasının farklı alanlarını doğrudan ilgilendiriyor.
EN BÜYÜK ENGEL UZUN ÇALIŞMA SAATLERİAraştırmanın iş dünyası açısından dikkat çeken sonuçlarının başında çalışma süreleri geliyor. İstihdamda bulunan ve bakım sorumluluğu taşıyan 4 milyondan fazla kişinin yüzde 38,4’ü uzun çalışma saatlerini bakım görevlerini yerine getirmenin önündeki en önemli sorun olarak gösterdi. Zahmetli veya yorucu iş yüzde 26,9 ile ikinci sırada bulunurken, ev ile iş arasındaki ulaşımın uzun sürmesi yüzde 8,9 ile öne çıkan diğer engel oldu.
Bu üç veri birlikte değerlendirildiğinde, iş-aile dengesinin yalnızca resmi çalışma süresinden ibaret olmadığı görülüyor. İşin fiziksel ve zihinsel ağırlığı ile işe gidip gelirken harcanan zaman da çalışanın bakım sorumluluğunu yerine getirebilmek için sahip olduğu zamanı ve enerjiyi etkiliyor. Narlı, “Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından biri, istihdamda olup bakım sorumluluğu olan 4 milyondan fazla kişinin yüzde 38,4’ünün uzun çalışma saatlerini, yüzde 26,9’unun zahmetli ya da yorucu işi, yüzde 8,9’unun ise ev ile iş arasındaki ulaşımın uzun sürmesini en önemli sorun olarak göstermesi oldu” değerlendirmesinde bulundu.
Uzun çalışma saatleri nedeniyle güçlük yaşayan erkeklerin oranının yüzde 39,3, kadınların oranının yüzde 36,4 olması ise konunun yalnızca çalışan anneler üzerinden değerlendirilemeyeceğini gösteriyor. Erkek çalışanlar da çocuk, yaşlı, hasta veya diğer aile üyelerine yönelik bakım görevlerini çalışma hayatıyla birlikte yürütmek zorunda kalabiliyor.
KADINLARDA İŞ GÜCÜNE KATILIM YÜZDE 37,8Bakım sorumluluğu yalnızca kadınların meselesi olmasa da araştırmanın kadın istihdamına ilişkin sonuçları belirgin bir farkın sürdüğünü ortaya koyuyor. Bakım sorumluluğu bulunan kadınlarda iş gücüne katılım oranı yüzde 37,8 olarak ölçülürken erkeklerde yüzde 86’ya ulaşıyor. İki oran arasındaki 48,2 puanlık fark, bakım yükünün kadınların çalışma hayatındaki konumuyla ilişkisini gösteren önemli verilerden biri olarak öne çıkıyor.
Bu farkı yalnızca bireysel tercihlerle açıklamak mümkün değil. Aile içindeki görev paylaşımı, çocuk ve yaşlı bakım hizmetlerine erişim, bu hizmetlerin maliyeti, çalışma saatleri ve gelir düzeyi gibi birçok unsur birlikte etkili olabiliyor. Bakım hizmetinin maliyetinin yüksek olduğu veya hizmet saatlerinin çalışanın mesaisiyle uyuşmadığı durumlarda, aile içinde bir kişinin çalışma hayatından uzaklaşması gündeme gelebiliyor. Mevcut iş bölümü nedeniyle bunun kadınlar üzerindeki etkisi daha belirgin olabiliyor.
İş yaşamından uzak kalmanın sonuçları ise yalnızca o dönemde elde edilemeyen gelirle sınırlı değil. Mesleki deneyimde kesinti, kariyer ilerlemesinin yavaşlaması ve yeniden işe dönüşte yaşanan güçlükler uzun vadeli sonuçlar oluşturabiliyor. Bununla birlikte uzun çalışma saatleri nedeniyle sorun yaşayan erkeklerin oranının kadınlardan yüksek çıkması, çözümün yalnızca kadınlara yönelik düzenlemelerde aranamayacağını da gösteriyor..
BAKIM YÜKÜ İŞVERENİN DE SORUNUNA DÖNÜŞÜYORBakım sorumluluğunun iş dünyası açısından önemi yalnızca çalışanların günlük yaşamını kolaylaştırmakla sınırlı değil. İş koşullarıyla bakım yükümlülüklerini uzun süre bağdaştıramayan çalışanların iş değiştirmesi, çalışma süresini azaltması veya iş gücünden tamamen çekilmesi söz konusu olabiliyor. Bu durum, özellikle deneyimli ve nitelikli çalışan bulmakta zorlanan işverenler açısından bakım konusunu insan kaynağı planlamasının bir parçasına dönüştürüyor. Bakım ihtiyacı çalışanın kariyerinin farklı dönemlerinde ortaya çıkabiliyor. Bugün küçük çocuğunun bakımını üstlenen bir kişi ilerleyen yıllarda yaşlanan anne veya babasının desteğe ihtiyaç duymasıyla karşılaşabiliyor. Aile içinde gelişen kronik hastalık veya engellilik de daha önce bakım yükümlülüğü bulunmayan bir çalışanın yaşam düzenini değiştirebiliyor.
YÜZDE 78’LİK YETENEK AÇIĞI DENGEYİ DEĞİŞTİRİYORBakım sorumluluğunun iş dünyasının gündemine taşınmasının önemli nedenlerinden biri de nitelikli çalışan bulma güçlüğü. 2026 Küresel Yetenek Açığı Araştırması sonuçlarına göre Türkiye’deki işverenlerin yüzde 78’i ihtiyaç duyduğu nitelikli çalışanı bulmakta zorlanıyor. Türkiye’nin bu oranla küresel sıralamada 12’nci basamakta bulunduğu belirtiliyor.
Narlı’ya göre yetenek açığının bu seviyeye ulaştığı bir ortamda yalnızca yeni çalışan bulmak değil, mevcut çalışanların iş hayatında kalmasını sağlamak da önem kazanıyor. “Yetenek krizinin bu denli yüksek olduğu bir ortamda, mevcut çalışanlarımızı elde tutmak ve iş gücü verimliliğini korumak için iş-yaşam dengesini kağıt üstünde bir kavram olmaktan çıkarmalıyız” diyen Narlı, bakım sorumluluklarını gözeten çalışma düzenlerinin stratejik iş gücü planlamasına dahil edilmesi gerektiğini ifade ediyor. Deneyimli bir çalışanın işten ayrılması, işveren açısından yalnızca boşalan bir kadro anlamına gelmiyor. Yeni personelin bulunması, işe alınması, eğitilmesi ve görevine uyum sağlaması zaman ve kaynak gerektirirken, ayrılan kişinin yıllar içinde edindiği deneyimin kısa sürede yerine konulması da güç olabiliyor.
İŞ-YAŞAM DENGESİ KAĞIT ÜSTÜNDE KALMAMALIBakım sorumluluğunu dikkate alan çalışma düzeninde öne çıkan başlıklardan biri esneklik, diğeri ise öngörülebilirlik. Narlı, doğru vardiya ve mesai planlamasının, hibrit veya uzaktan çalışmaya uygun görevlerin yeniden düzenlenmesinin, ulaşım yükünü azaltan çözümlerin ve yöneticilerin bakım sorumluluklarını gözeten yaklaşımının önemine dikkat çekiyor. Ancak bir iş yerinde esnek çalışma imkanının yazılı olarak bulunması tek başına yeterli olmayabilir. Çalışan bu hakkı kullandığında kariyerinin zarar göreceğini veya yöneticisi tarafından daha az bağlı bir çalışan olarak değerlendirileceğini düşünüyorsa uygulama fiilen kullanılamaz hale gelebilir.
Bu nedenle yöneticilerin yaklaşımı da çalışma modeli kadar önem taşıyor. Bakım sorumluluğu nedeniyle belirli bir esnekliğe ihtiyaç duyan çalışanın daha az üretken olduğu yönündeki ön kabuller, iş-yaşam dengesine yönelik politikaların etkisini azaltabiliyor. Diğer taraftan üretimin veya hizmetin sürekliliğinin korunması gereken işlerde her esneklik talebinin karşılanması mümkün olmayabilir. Burada iş dünyası açısından temel mesele, yapılan işin gereklilikleri ile çalışanların bakım sorumlulukları arasında uygulanabilir bir denge kurulması.
BAKIM ARTIK AİLENİN ÖZEL ALANIYLA SINIRLI DEĞİLTÜİK araştırmasının ortaya koyduğu genel tablo, bakım sorumluluğuna ilişkin geleneksel yaklaşımın çalışma hayatındaki yeni gerçekliği açıklamakta yetersiz kaldığını gösteriyor. Nüfusun yüzde 43,1’inin bakım sorumluluğu taşıması ve bu kişilerin yüzde 60,5’inin iş gücüne katılması, bakım verenlerin önemli bölümünün aynı zamanda çalışma hayatında bulunduğunu ortaya koyuyor.
Kadın ve erkeklerin iş gücüne katılım oranları arasındaki 48,2 puanlık fark, bakım sorumluluğunun kadın istihdamı açısından önemli bir sorun olmayı sürdürdüğünü gösterirken; uzun çalışma saatlerinden kaynaklanan güçlüğün erkeklerde de yüksek olması meselenin bütün çalışanları ilgilendirdiğine işaret ediyor. Bu iki sonuç birlikte değerlendirildiğinde bakım konusunun hem kadınların iş gücüne katılımı hem de genel çalışma koşulları açısından ele alınması gerektiği görülüyor. Kadınların çalışma hayatında kalabilmesi için bakım yükünün daha dengeli paylaşılması gerekirken, kadın ve erkek çalışanların aile içindeki sorumluluklarına zaman ayırabilmesi için çalışma düzeninin de bu gerçekliği dikkate alması gerekiyor.
DMS Genel Başkanı Tuncay Cengiz, çalışan memurların emeklilik hakkını kazanmasına rağmen ekonomik kaygılar nedeniyle görevlerinden ayrılamadığını belirterek, seyyanen zammın emekli maaşlarına yansıtılması çağrısında bulundu. Cengiz, mevcut sistemin memurları emeklilikten korkuttuğunu savundu.
Devlet Memurları Sendikası (DMS) Genel Başkanı Tuncay Cengiz, memurların emeklilik sürecinde yaşadığı ekonomik sorunlara dikkat çekti. Çalışan memurların emeklilik hakkını elde etmelerine rağmen gelir kaybı endişesi nedeniyle dilekçe veremediğini ifade eden Cengiz, emekliliğin dinlenme ve güvence dönemi olmaktan çıktığını söyledi.
Çalışan memurlara verilen seyyanen zammın emekli aylıklarına yansımadığını belirten Cengiz, bu durumun emeklilik sonrası gelirlerde ciddi düşüşe neden olduğunu kaydetti. Yıllarca devlete hizmet eden memurların emeklilik döneminde ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya kaldığını vurgulayan Cengiz, “Çalışırsan geçinirsin, emekli olursan düşünürsün anlayışı kabul edilemez” dedi.
Emeklilikte yaşanan gelir kaybının kamu kurumlarında da olumsuz sonuçlar doğurduğunu dile getiren Cengiz, emekli olmak isteyen birçok memurun görevde kalmak zorunda kaldığını, bunun da kadroların yenilenmesini ve gençlerin istihdamını zorlaştırdığını ifade etti.
Emeklilerin geçim mücadelesi verdiğini belirten Cengiz, seyyanen zammın taban aylığa dahil edilerek emekli maaşlarına eksiksiz yansıtılması gerektiğini söyledi. Sosyal devlet anlayışının çalışanları emeklilikten korkutan değil, emekliliği güvence altına alan bir yapıyı gerektirdiğini vurgulayan Cengiz, “Bir ömür devlete hizmet etmenin karşılığı emeklilikte yoksullaşmak olmamalıdır” ifadelerini kullandı.
Kaynak: Haber Merkezi
Toplantıya HAK-İŞ Genel Başkanı Mahmut Arslan başkanlık ederken, Genel Başkan Yardımcıları Devlet Sert, Mehmet Ali Kayabaşı, Genel Sekreter Yardımcısı Hamdi Abdullah Koçoğlu ve çok sayıda uluslararası sendikal temsilci ile basın mensubu da hazır bulundu.
“HAK-İŞ, dünya sendikal hareketinin etkin bir aktörüdür”Toplantının açılış konuşmasını yapan Genel Başkan Mahmut Arslan, HAK-İŞ’in yalnızca Türkiye’de değil, dünya sendikal hareketinde de etkin bir güç olduğuna dikkat çekti. Arslan, “ITUC Başkan Yardımcılığı görevimizi sürdürürken, ETUC ve ITUC-AP gibi yapılar içinde de aktif roller üstleniyoruz. HAK-İŞ, küresel sendikal ailenin saygın ve güçlü bir üyesidir” dedi.
“Mazlumların yanında, zalimlerin karşısındayız”HAK-İŞ’in tarihsel misyonuna değinen Arslan, konfederasyonun her zaman mazlum ve mağdurların yanında olduğunu vurguladı:
“Hem Türkiye’de hem de dünyada olup bitenlere sessiz kalmıyoruz. Ülkemizin, bölgemizin ve insanlığın tüm mağdur halklarıyla dayanışma içindeyiz. Kimliği, ülkesi veya statüsü ne olursa olsun zalimlere karşı dik duruşumuzu her yerde olduğu gibi Filistin’de de kararlılıkla ortaya koyuyoruz.”
Arslan, Filistin halkına yönelik desteğin yalnızca politik değil, insani ve vicdani bir sorumluluk olduğunu da belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Başkenti Kudüs olan özgür ve bağımsız bir Filistin Devleti kuruluncaya kadar bu mücadelemizi sürdüreceğiz. Dün Bosna’da, Kosova’da nasıl mazlumların yanında olduysak; bugün de Filistin, Yemen, Suriye, Irak, Lübnan ve Libya’da aynı kararlılıktayız.”
“Filistin halkının yanında olmak insanlık görevidir”İsrail’in Gazze’de işlediği insanlık suçlarını sert sözlerle eleştiren Arslan, “Siyonist İsrail’in, dünyanın gözü önünde Filistin halkına yönelik yürüttüğü soykırım girişimi kabul edilemez. Filistinli kardeşlerimizin yanında olmak yalnızca bir dayanışma değil, insanlık görevidir” dedi.
Arslan, “Biz inanıyoruz ki haklı olanlar mutlaka kazanacaktır. Filistin halkı da bu haklı mücadelenin sonunda özgürlüğüne kavuşacaktır. Yeter ki bizler dayanışma ruhumuzu koruyalım, onların sesi olalım” diye konuştu.
Uluslararası sendikal dayanışma: “Bu mücadeleye güç veren herkese teşekkür”Konuşmasında, Filistin davasına destek veren uluslararası sendikal örgütlere teşekkür eden Arslan, “Bizimle dayanışma gösteren, kongrelerimize katılan ve mücadelemize katkı sunan tüm sendika liderlerine teşekkür ediyorum. HAK-İŞ, elindeki imkânları emek hareketinin geleceği için en verimli şekilde kullanmaya devam edecektir” ifadelerini kullandı.
Mezhoud: “Bu sadece bir çatışma değil, sömürgeci zihniyetin soykırım projesidir”Afrika Sendikalar Birliği Örgütü (OATUU) Genel Sekreteri Rezki Mezhoud, konuşmasında Filistin’de yaşananların bir “çatışma” olarak görülemeyeceğini vurguladı. Mezhoud, “Filistin halkının özgürlüğü ve bağımsızlığı için buradayız. Gazze’de yaşananlar, sömürgeci Siyonist zihniyetin sistematik bir soykırım projesidir” dedi.
Filistin halkının haklı mücadelesine tam destek verdiklerini belirten Mezhoud, “Uluslararası işçi dayanışması, adaletin sesinin susturulamayacağını gösterecektir. Kötü niyetli propagandaları durdurmalı ve bu suçların faillerinin yargılanması için hep birlikte mücadele etmeliyiz” ifadelerini kullandı.
Mezhoud, HAK-İŞ Genel Başkanı Mahmut Arslan’a cesur girişimlerinden dolayı teşekkür ederek, “Bu toplantı, sendikal dayanışmanın evrensel gücünü yeniden ortaya koymuştur” diye konuştu.
50. Yılda anlamlı mesaj: “Ankara Deklarasyonu” kabul edildiToplantının sonunda HAK-İŞ Konfederasyonu’nun 50. yılı dolayısıyla hazırlanan “Uluslararası Sendikal Hareket Filistin’in Yanında – Ankara Deklarasyonu” kamuoyuyla paylaşıldı.
Deklarasyonda, 22 ülkeden 45 sendikal temsilcinin imzasıyla, Filistin halkının adalet, özgürlük ve onur mücadelesine yönelik sarsılmaz destek bir kez daha vurgulandı.
Deklarasyondan öne çıkan başlıklar
“Filistin halkı 77 yıldır işgal ve abluka altında.”Siyonist İsrail’in Gazze’nin yüzde 85’ini yaşanmaz hale getirdiği belirtilen bildiride, 7 Ekim 2023’ten itibaren süregelen katliamların insanlık vicdanında derin yaralar açtığı ifade edildi.“Ateşkes umutları yeşertti.”9 Ekim 2025’te varılan insani ateşkesin kalıcı barışa dönüşmesi gerektiği vurgulanarak, taraflara anlaşmaya tam bağlılık çağrısı yapıldı.“Türkiye’nin diplomatik rolü takdirle karşılanıyor.”Bildiride, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın barışın tesisi için yürüttüğü kararlı diplomatik çabalar “belirleyici” olarak nitelendirildi. Mısır, Katar ve diğer garantör ülkelerin katkıları da takdirle anıldı.“Bağımsız Filistin Devleti derhal tanınmalı.”Başkenti Kudüs olan bağımsız ve coğrafi bütünlüğe sahip bir Filistin Devleti’nin kurulmasının hızla desteklenmesi çağrısında bulunuldu.“Gazze’ye yönelik abluka kaldırılsın.”Bildiride, kapsamlı insani yardım koridorlarının açılması, sağlık, eğitim, altyapı ve konut alanlarında uluslararası iş birliği mekanizmalarının kurulması gerektiği ifade edildi.“Savaş suçları cezasız kalmasın.”Filistin’de işlenen suçların Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı nezdinde yargılanması ve kararların uygulanmasının takip edilmesi istendi.“Filistinli emekçiler için küresel dayanışma”Deklarasyonda, Filistinli işçilerin insana yakışır iş, sosyal koruma ve yeniden inşa süreçlerine dahil edilmesinin önemine dikkat çekildi.
“Gazze halkının sesi olmak, küresel sendikal hareketin ahlaki ve vicdani bir sorumluluğudur” denilerek, tüm dünya sendikalarına Filistinli emek örgütleriyle dayanışma çağrısı yapıldı.
“Barışın, adaletin ve insan onurunun hâkim olduğu bir dünya için”HAK-İŞ Konfederasyonu, yayımladığı bildirinin sonunda şu ifadeleri paylaştı:
“Bizler, başkenti Kudüs olan bağımsız Filistin Devleti’nin kurulması yönündeki her girişimi desteklemeye devam edeceğiz. Filistin halkının sesi olmayı sürdüreceğiz. Bu program, emek hareketinin küresel dayanışma ruhunu güçlendiren bir dönüm noktasıdır.”
Sonuç olarak, HAK-İŞ’in 50. yıl etkinliği, yalnızca sendikal bir buluşma değil, uluslararası vicdanın sesi haline gelen güçlü bir dayanışma mesajı olarak tarihe geçti. Ankara’dan yükselen bu ses, Filistin halkının özgürlük mücadelesine verilen desteği bir kez daha dünya kamuoyuna ilan etti:
“Filistin’in yanındayız, adaletin yanındayız.”
Sincan Belediyesi Zabıta Teşkilatının 199. kuruluş yıl dönümünü Kültür Evi’nde düzenlenen yemekle coşku ile kutladı. 1-7 Eylül arasında kutlanan Zabıta Haftası kapsamında Sincan Belediye Başkanı Murat Ercan ilçede görevli zabıta personelleriyle bir araya geldi.
Etkinlik öncesi konuşan Başkan Ercan zabıta teşkilatının belediye hizmetlerindeki önemli rolünü şu sözlerle ifade etti:
“Zabıtalık zor iş, Allah ayağınıza taş değdirmesin inşallah. Hem kamu düzenini sağlayacaksınız hem de bunu yaparken karşınızdakini de rencide etmeyeceksiniz. Bu herkesin yapabileceği bir iş değil. Biz de görevimiz boyunca sizin yanınızda olmaya devam edeceğiz. Hepinizin zabıta haftası kutlu olsun.” Dedi.
Program sonunda ise Başkan Ercan zabıta personellerine özverili çalışmalarından dolayı teşekkür ederek çiçek takdim etti.
Kaynak: Haber Merkezi
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan ağustos ayı enflasyon verilerine göre, aylık enflasyon %2,04, yıllık enflasyon ise %32,95 olarak kaydedildi. Bu rakamlar, memur ve kamu çalışanlarının yaşam standartlarının giderek düştüğünü ve maaşlarının enflasyon karşısında eridiğini gösteriyor.
Devlet Memurları Konfederasyonu Genel Başkanı Osman Kaya, toplu sözleşmede verilen %11 + %7 zam oranının, son 12 ayda kira, gıda ve temel ihtiyaç fiyatlarındaki artış karşısında yetersiz kaldığını vurguladı. Kaya, açıklamasında şunları kaydetti:
“Bir memur ailesi için asgari kirayı ödemek artık büyük bir yük. Örneğin Ankara ve İstanbul’da ortalama bir kiralık daire aylık 15 bin TL’nin üzerinde. Buna karşılık memurun aldığı maaş, artan elektrik, doğalgaz, su ve ulaşım giderleriyle hızla eriyor. Marketlerde temel gıda ürünleri neredeyse her hafta zamlanıyor; ekmek, süt, peynir, et ve sebze-meyve fiyatları uçmuş durumda. Memur, maaşıyla ay sonunu getirmek için ciddi fedakârlık yapmak zorunda kalıyor.”
“Memur refahı artırılmalı”Kaya, memur maaşlarının sadece nominal olarak artırılmasının yeterli olmadığını, reel anlamda alım gücünün korunmasının hayati önem taşıdığını belirtti:
“Toplu sözleşmede belirlenen zam oranları, artan yaşam maliyetleri karşısında yok olmuş durumda. Memur, sadece maaş almak istemiyor; insanca yaşayabileceği bir gelir, ailesini rahatça geçindirebileceği bir refah talep ediyor. Kira, gıda, elektrik ve ulaşım masrafları sürekli artarken, memurun maaşı bu yükü karşılamıyor.”
“Devletin asli görevi memuru korumaktır”Kaya, devletin memur ve kamu çalışanlarının refahını artırmakla yükümlü olduğunu vurgulayarak, yetkililere çağrı yaptı:
“Memurlarımız yoksulluk sınırının altında çalışıyor. Bu durum hem ailelerini hem de toplumun huzurunu doğrudan etkiliyor. Gerçekçi maaş düzenlemeleri ve ek refah payları hayata geçirilmelidir. Kamu çalışanları emeğinin karşılığını almak, çocuklarını sağlıklı bir şekilde büyütmek ve temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek istiyor. Bizler de konfederasyon olarak, bu hakların korunması ve iyileştirilmesi için kararlılıkla mücadele edeceğiz.”
Devlet Memurları Konfederasyonu , memurların yaşadığı ekonomik zorlukları yakından takip etmeye devam edeceğini ve yetkililere çözüm çağrısını sürdürdüğünü açıkladı.
Kaynak: Haber Merkezi
Günümüzde pazarlama dünyası hızla değişiyor ve markalar, tüketici davranışlarını anlamak için artık yalnızca anket ya da odak grup çalışmalarına güvenmiyor. Bu noktada öne çıkan yeni disiplinlerden biri de nöropazarlama. Nörobilim ve pazarlamanın birleşiminden doğan bu alan, insanların bilinçdışı tepkilerini ölçerek markalara daha sağlam yol haritaları çizme fırsatı sunuyor. Nöropazarlama uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Selami Varol Ülker, nöropazarlamanın geleneksel yöntemlerin bıraktığı boşlukları doldurduğunu, maliyetleri azaltmaktan en doğru ürün tasarımını bulmaya kadar geniş bir kullanım alanına sahip olduğunu vurguladı. Ülker, “Bir ürün piyasaya çıkmadan önce hangi tasarımın daha etkili olacağını, bir rengin ya da ünlü kullanımının tüketici üzerinde nasıl bir etki bırakacağını ölçmek mümkün. Bu sayede şirketler büyük yatırımlar yapmadan önce doğru adımlar atabiliyor” dedi.
BİLİNÇDIŞI TEPKİLER ÖLÇÜLEREK STRATEJİ GELİŞTİRİLİYORNöropazarlamanın ne olduğunu ve tüketici davranışlarını anlamadaki rolünü açıklayan Dr. Öğr. Üyesi Selami Varol Ülker, "Nöropazarlama dediğimiz disiplin, nörobilim ve pazarlamanın bir araya geldiği, iki yapının stratejilerini kullanarak oluşan bir alan. Bu alanın sosyolojiden antropolojiye ve psikolojiye kadar geniş alt kırılımları da var. Nörobilim tekniklerini pazarlama stratejilerine uyarlayarak, fizyolojik cihazlar neticesinde tüketicilerin uyarıcılara vermiş olduğu yanıtları anlama disiplini diyebiliriz" dedi.
BEYİN DALGALARINDAN BİYOSENSÖRLERE UZANAN YÖNTEMLERNöropazarlama araştırmalarında kullanılan yöntemleri sıralayan Dr. Öğr. Üyesi Selami Varol Ülker, "Nöropazarlamanın çok geniş bir çerçevesi oluşmaya başladı. Artık deneklere ya da laboratuvara ihtiyaç duyulmaksızın yapay zekâ metotlarıyla çalışmalar yapılabiliyor. Ama bunun haricinde en çok ve en sık kullanılanlar EEG (beyin dalgaları ölçümü), GSR (deri iletkenliği), kalp ritmi, göz izleme ve yüz mikro ifadelerini takip etme gibi cihazlardır. Bu cihazları entegre olarak kullanabiliyoruz. Bu entegrasyonla birlikte ortaya 'biyosensör' dediğimiz yapı çıkıyor" diye konuştu.
BEYANA DAYALI YÖNTEMLERİN ÖTESİNE GEÇİŞNöropazarlamanın, geleneksel pazarlama yöntemlerinin eksik bıraktığı boşlukları nasıl doldurduğunu anlatan Dr. Öğr. Üyesi Selami Varol Ülker, "Pazarlama stratejilerinde genelde beyana dayalı anket çalışmaları kullanılır. Bu tür çalışmaların fizyolojik altyapısı eksiktir. Nöropazarlama, bir ürünü piyasaya çıkartmadan önce en doğru dizaynın hangisi olduğuna karar vermek, bir renk seçiminin tüketici üzerinde yarattığı etkiyi anlayabilmek ve maliyet hesaplarını yapabilme noktalarında muazzam etkilere sahiptir. Örneğin, bir reklamda ünlü bir ismi kullanmadan önce hedef kitle üzerindeki etkisini öncü testlerle ölçmek, maliyetlerde büyük bir düşüşe sebep olabiliyor. Bunun haricinde reklam sektöründe ya da reklam endüstrisi dediğimiz yapı içerisinde de benzer durumlarla karşılaşıyoruz. Şu an günümüzde influencerların kullanıldığı reklam örnekleri var. Bu tür yatırımları yapmadan önce hedef kitledeki yapıyı algılayabilmek adına öncü testler yapmak bu anlamda maliyet hesaplamalarında büyük bir düşüşe sebep olabiliyor” ifadesinde bulundu.
NÖROPAZARLAMADA ETİK TARTIŞMALAR VE VERİ GÜVENLİĞİTüketicinin bilinçdışını hedef alması nedeniyle nöropazarlamanın etik boyutunun sıkça sorgulandığını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Selami Varol Ülker, "Nöropazarlamada etik konusu gerçekten daha havada kalan bir yapı. Üzerine çok çalışılmamış. Ancak biz, KVKK kapsamında gönüllü onam formu alarak verileri topluyor ve saklıyoruz. Piyasa çalışmalarında, bu yapıların kontrol edilebilmesi adına ileri vadede bazı mekanizmaların devreye sokulması etik ihlallerin önüne geçebilir. Bizim temel amacımız; tüketicinin manipüle edilmesi değil, mevcut manipülasyonda tüketicinin davranışlarına olan etkilerini görebilmek ve bu anlamda akademik, bilimsel çalışmalar yapmaktır."
TÜKETİCİYİ BİLİNÇLENDİRMEK VE YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA NÖROPAZARLAMATüketicinin seçim özgürlüğünü korumak adına alınması gereken önlemler konusuna da değinen Dr. Öğr. Üyesi Selami Varol Ülker, "Hepimiz hem üreticiyiz hem tüketiciyiz. Tüketiciyi korumaya yönelik değil ama bilinçlendirmeye yönelik sosyal projeler oluşturularak kitleler bilinçlendirilebilir. Belki ileri vadede daha halka açık bir çalışma planlayabiliriz. Tüketicinin satın alma davranışının manipüle edilmesi ve hazza bağlı satın almaların neye bağlı olduğunu aktarmak, bu anlamda öncü bir durum teşkil edebilir. Üretim faaliyetleri kapsamını arttırdığı takdirde bununla ilgili tüketicide büyük bir bilinçlenme olacaktır diye düşünüyorum. Artık nöropazarlamayı daha geniş bir çerçevede düşünmemiz gerekiyor. Çünkü bizim yapmış olduğumuz araştırmalardan çok daha hızlı sonuçlar üreten yapay zeka dediğimiz bir durumla karşı karşıyayız. Her gün yeni bir teknik, her gün yeni bir strateji geliştiriliyor” şeklinde sözlerini tamamladı.
Sanayinin Kalbinde Güçlü Vizyon ORSİAD Başkanı Levent Çamur, genel kurulda yaptığı konuşmada birlik ve üretim vurgusu yaptı: “Ankara sanayicisi sadece üretmiyor; aynı zamanda istihdam yaratıyor, ihracatı büyütüyor ve ülkemizin geleceğine yön veriyor.”
Başta savunma sanayi olmak üzere medikal cihazlar, makine üretimi ve otomotiv gibi stratejik sektörlerde etkin rol oynayan OSTİM, İvedik ve Sincan OSB’leri, yerel gücü ulusal büyümeye dönüştürmeye hazırlanıyor.
Global Etki: Yerelden Dünyaya Açılan KapılarOSTİM’den çıkan parçalar dünya pazarlarında yer buluyor.İvedik’te geliştirilen teknolojiler, Türkiye’nin dijital dönüşümünü destekliyor.Sincan’daki tesisler ise istihdam ve üretim kapasitesiyle dikkat çekiyor.Yeni Dönemde Sürdürülebilirlik ve Sosyal Sorumluluk Öne Çıkıyor
ORSİAD, dijitalleşme, yeşil dönüşüm ve sürdürülebilirlik gibi çağın ana başlıklarını ajandasına aldı. Bu kapsamda üyeler adına Orman Genel Müdürlüğü’ne kişi başı bir fidan bağışı yapıldı.
Yeni Yönetim Kadrosu Açıklandı Yönetim Kurulu’nda Başkanlık görevini sürdüren Levent Çamur’a, Bilal Güneş ve Mehmet Duman başkan yardımcısı olarak eşlik edecek. Görev dağılımında Muhammet Salih Beriş genel sekreter, Ahmet Uğur Erzurum sayman olarak yer aldı.
Denetim ve Danışma Kurullarında Güçlü İsimler Denetim Kurulu’na Hamza Akca, İsmail Aydın ve Yaşar Akan seçilirken; Danışma ve Disiplin Kurulu’nda Birol Duygu, Nedret Yener, Musa Ertunç gibi isimler görev aldı.
Mesaj Net: “Daha Güçlü Bir ORSİAD İçin El Birliğiyle Çalışacağız”
Levent Çamur, “Yeni dönem hepimiz için hayırlı olsun. ORSİAD artık sadece sanayicilerin değil, toplumun da geleceğine yön veren bir yapı olacak,” sözleriyle yeni vizyonu özetledi.
Adli Bilimciler Derneği Başkanı Prof. Dr. İ. Hamit Hancı ile Derneğin Adli Yöneylem Komisyonu Başkanı Av. Alp Aslan, Türkiye’nin yangınla mücadele ve afet müdahale altyapısında uzun süredir kangren haline gelen bir soruna dikkat çekti: İtfaiye hizmetlerinin merkezi bir otoriteye bağlanmaması ve dağınık yapıda yürütülmesi. Yetkililer, İtfaiye teşkilatlarının belediyelerle sınırlı kalmasının kamu güvenliği ve afet yönetimi açısından ciddi riskler doğurduğunu vurgulayarak, “İtfaiye Genel Müdürlüğü”nün acilen kurulması gerektiğini yineledi.
KBRN ALANINDA İTFAİYELERİN ÖNE ÇIKMASI DİKKAT ÇEKTİAFAD tarafından düzenlenen Uluslararası KBRN (Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik ve Nükleer) Kongresine katıldıklarını belirten Hancı ve Aslan, bazı ülkelerdeki itfaiye teşkilatlarının, KBRN müdahale kapasitesinde polis ve arama kurtarma birimlerinden bile daha donanımlı olduğunu vurgulayarak Türkiye’deki eksikliklere dikkat çekti.
“İtfaiye teşkilatlarımız yalnızca yangın söndürme göreviyle sınırlı düşünülmemelidir. Bugün afetlerde, kimyasal tehlikelerde, arama kurtarma operasyonlarında ve halkın eğitilmesinde de başrol üstlenmektedirler. Ancak bu yük, dağınık yapıda hizmet veren teşkilatların kapasitesini aşmaktadır.”
BELEDİYELERE BAĞLILIK SORUNLARA YOL AÇIYORİtfaiye teşkilatlarının hukuki dayanağı 5393 Sayılı Belediye Kanunu ve Belediye İtfaiye Yönetmeliği’ne dayanıyor. Türkiye’deki itfaiye teşkilatları “merkezi olmayan” bir sistemle hizmet veriyor ve büyükşehirler dahil olmak üzere belediyelere bağlı olarak çalışıyor. Bu model, kurumsal dağınıklığa, personel yetersizliğine, standart eksikliğine ve finansal zorluklara neden oluyor.
Hancı ve Aslan, bu dağınıklığın altını çizerek şunları kaydetti:
“İtfaiyecilik hizmetlerinin finansmanı yetersiz, personel alım ve eğitiminde standardizasyon yok, kurumlar arası koordinasyon ise çok zayıf. Belediyeler için itfaiye birimi bir ‘kar merkezi’ değil, aksine bir ‘gider kalemi’ olarak görülüyor. Bu zihniyetle ilerleyemeyiz.”
İTFAİYE, YANGIN SÖNDÜRMENİN ÖTESİNDE BİR HİZMETTİRGünümüzde itfaiye teşkilatları sadece yangın söndürme ile sınırlı kalmayıp; doğal afetler, su baskınları, KBRN saldırıları, kayıp aramalar, su altı kurtarma, halkın eğitimi, tehlike önleme gibi geniş bir görev yelpazesi üstleniyor. Buna rağmen, mevcut mevzuatın yetersizliği ve merkezi bir otoritenin eksikliği, bu görevlerin etkinliğini sınırlandırıyor.
Yetkililer, AFAD ve itfaiye arasında görev çakışmaları olduğuna da dikkat çekerek, kaynakların verimsiz kullanıldığını vurguladı.
“AFAD ve belediye itfaiyeleri aynı görevlere sahip gibi görünse de aralarında etkin bir koordinasyon yok. Bu durum hem müdahale hızını azaltıyor hem de kaynak israfına yol açıyor.”
PERSONEL VE EĞİTİMDE STANDART EKSİKLİĞİYetkililer şunları belirtti:
“İtfaiye teşkilatlarında görev alanların eğitimi ve atanma kriterleri konusunda net bir düzenleme bulunmaması, yetkililerin en çok eleştirdiği konular arasında. Oysa ki Türkiye’de çok sayıda ‘İtfaiyecilik ve Yangın Güvenliği’ bölümü olan meslek yüksekokulu ile ‘Acil Yardım ve Afet Yönetimi’ gibi bölümler, bu alanda yetişmiş kalifiye personel sunuyor. Ancak, mezunların bu teşkilatlara yerleştirilmesinde bir zorunluluk bulunmuyor.
YENİ BİR “İTFAİYE KANUNU” ŞARTAdli Bilimciler Derneği yetkililerine göre Türkiye'de özel bir "İtfaiye Kanunu" bulunmaması, itfaiyecilik mesleğini tanımsız bırakıyor ve teşkilatın görevlerini karmaşık hale getiriyor. Hancı ve Aslan, bu yüzden yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğunu belirterek çözüm önerilerini sıraladı:
İçişleri Bakanlığı bünyesinde ya da AFAD’a bağlı “İtfaiye Genel Müdürlüğü” kurulmalı.İtfaiye Akademisi hayata geçirilmeli ve personel bu akademiden yetiştirilmeli.Sadece ilgili bölümlerden mezun olanlar teşkilata alınmalı.Gönüllü itfaiyecilik yasal zemine oturtulmalı ve teşvik edilmeli.Finansman modeli merkezi bütçeye bağlanmalı.
TARİHİ ARKA PLAN: 300 YILLIK GELENEK, MODERNLEŞEMİYORTürkiye’de itfaiyeciliğin tarihi 1714 yılına, Osmanlı’daki “Tulumbacılar”a dayandığını ifade eden Hancı, “1826’da yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla yerini ‘Yangıncı Taburu’ almış, Cumhuriyet döneminde ise belediyeler eliyle yaygınlaştırılmıştı. Ancak yaklaşık üç asırlık geçmişine rağmen, bugünün modern ihtiyaçlarını karşılayacak merkezi bir organizasyona hâlâ geçilmiş değil.” dedi.
ULUSAL İTFAİYE REFORMU ARTIK KAÇINILMAZAdli Bilimciler Derneği, yaptığı çağrıyla belediyelere bağlı, eşit olmayan kaynaklara sahip, standart dışı bir yapının Türkiye’ye artık yetmediğini vurguladı:
“İtfaiye teşkilatı sadece yangın söndürmez; hayat kurtarır, risk yönetir, toplumu bilinçlendirir. Bu yüzden sadece yerel değil, ulusal bir güvenlik ve hizmet organizasyonunun parçası olmalıdır. Türkiye, itfaiyecilikte de merkezi yapılanmaya geçmelidir.”
Genç Sağlık Sendikası, 2024-2025 döneminde en çok büyüyen sendika olarak dikkatleri üzerine çekti. Sendika, farklı kurumlardaki kamu çalışanlarını bünyesine katarak etkisini artırdı.
ÜYELİK ARTIŞINDA ZİRVENİN YENİ SAHİBİ58 sendika arasında en fazla büyüyen sendika Genç Sağlık Sendikası oldu. Sağlık Bakanlığı bünyesinde 50.000 barajı aşılırken, üniversiteler ve diğer kurumlarla toplam üye sayısı 60 bine dayandı.
2024-2025 dönemi, Genç Sağlık Sendikası için tarihi bir başarıya sahne oldu. Türkiye genelinde faaliyet gösteren 58 sendika arasında üyelik sayısını en çok artıran sendika unvanını kazanan Genç Sağlık Sendikası, örgütlenme çalışmalarındaki kararlılığı ve sahadaki gücüyle dikkatleri üzerine çekti.
SAĞLIK BAKANLIĞI KADROLARINDA TARİHİ YÜKSELİŞGeçtiğimiz yıl yalnızca Sağlık Bakanlığı kadrolarında 43.701 olan sendika üye sayısı, bu yıl 48.417’ye ulaştı. Bu artışla birlikte sendika, 50.000 üye barajını aşarak tarihi bir eşiği geride bıraktı.
Genç Sağlık Sendikası’nın bu başarısı, yalnızca niceliksel bir büyüme değil; aynı zamanda sağlık emekçilerinin sendikaya duyduğu güvenin ve inancın somut bir yansıması olarak değerlendiriliyor.
TOPLAM ÜYE SAYISI 60 BİNE YAKLAŞTIGenç Sağlık Sendikası, sadece Sağlık Bakanlığı ile sınırlı kalmayarak üniversite hastaneleri ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı başta olmak üzere farklı kurumlardaki kamu çalışanlarını da bünyesine kattı. Bu doğrultuda, sendikanın toplam üye sayısı 60 bine yaklaşarak sendikal alanda güçlü bir konuma ulaştı.
BAŞKAN OSMAN KAYA’DAN GENÇLİK VURGUSUGenç Sağlık Sendikası Genel Başkanı Osman Kaya, rekor büyümeye ilişkin yaptığı açıklamada şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bu büyüme, sadece sayısal bir artış değil; gençlerin iradesinin, sahadaki emeğin ve kararlılığın bir sonucudur. Türkiye genelinde gençlerin sendikal alanda yetkiyi alacağından en küçük bir şüphemiz yok. Genç Sağlık Sendikası olarak yalnızca bugünün değil, geleceğin sendikasıyız.”
GENÇLİĞİN GÜCÜYLE GELECEĞE YÜRÜYORLARKısa sürede ulaşılan bu başarı; vizyoner liderlik, teşkilat bilinci ve gençliğin enerjisiyle harmanlanmış bir sendikal modelin sonucu olarak görülüyor. Genç Sağlık Sendikası, gelecekte yetkiyi devralma yolunda emin adımlarla ilerliyor.